Sizce Dünya mı Güneş’in etrafında dönüyor yoksa Güneş mi Dünya’nın etrafında? Bu ne biçim soru tabii ki Dünya Güneş’in etrafında dönüyor demeyin. Eğer Yeni Çağ Avrupası’nda yaşasaydınız çok büyük ihtimalle siz de Güneş’in Dünya etrafında döndüğüne inanacaktınız. Galileo Galilei gibi bunun tersine inananlardan olsaydınız bile bunu açıkça dile getiremezdiniz zaten. Kâfirlikle suçlanırdınız ve cezanız ölüm bile olabilirdi.

Galileo Galilei

Bilim tarihinde cesur insanların ölümü bile göze alarak hakikati aradığını ve bu yolda zekâ dolu yepyeni keşifler ve icatlar yaptığını görüyoruz. İşte dünyayı değiştiren insanlar serimizin 7.bölümünde bu insanlardan birinin hayat hikâyesine bakacağız arkadaşlar. Galileo Galilei’nin hikâyesine…

Günümüzle Yeni Çağ Avrupası’nın Farkı

Bugün aramızdan biri çıkıp da: “Dünya, Güneş’in etrafında dönmüyor, sabit bir şekilde duruyor ve o evrenin merkezidir” dese ne olur?

Herhalde deli olduğumuzu düşünürler değil mi?

Peki, bunu ülkece tanınan bir bilim insanı, bir filozof söylese ne olur? İnfial uyandırır.

Şimdi bir de 17.yüzyıla bakalım isterseniz.

O dönemde ise tam tersi bir durum söz konusuydu. Katolik dünyasında çoğu eğitimli insan ya Aristoteles’in Dünya merkezli görüşünü ya da Tycho’nun Güneş ve Dünya merkezli teorilerinin karışımı olan görüşleri kabul ediyordu. Anlayacağınız evrenin merkezi Dünya’ydı ve Dünya dönmüyordu. Aksine Güneş dahil, her şey onun etrafında dönüyordu. Çünkü görünürde bunun aksine bir kanıt yoktu.

Yermerkezcilik. 17. hatta 18. yüzyıla kadar insanların çoğu Dünya’nın evrenin merkezi olduğuna inanıyordu.

İşte tam bu yüzyılda bir adam çıktı ve dedi ki: “Dünya dönüyor. Sabit falan değil.” Bu cümle Yeni Çağ Avrupası’nda söylenebilecek son sözlerden biriydi ve bunu söylemek yürek istiyordu.

Büyük bilim insanları arasında, hayatı Galileo’nunkinden daha ilginç ve zorlu geçen biri daha yoktur sanırım arkadaşlar. O, sabırlı bir araştırmacı ve muhteşem bir kâşifti. Rönesans’ın bilimsel devrimine büyük katkıda bulundu.

O zaman gelin bu videoda bu büyük bilim insanını yakından tanıyalım.

Erken Dönemleri

Doğumu

15 Şubat 1564’te Pisa, İtalya’da doğan Galileo Galilei, Floransalı bir soylu olan Vincenzo Galilei’nin en büyük oğluydu. Arno Nehri’nin kıyısında bulunan Pisa, eski ve muhteşem bir kentti. Galileo doğduğunda, kentin katedrali 500 yıllıktı. Pisa’nın en ünlü simgesi ise hemen katedralin yanında dikiliydi. Pisa Kulesi.

Pisa Kulesi ve Katedrali. Pisa, İtalya

Galileo, Rönesans olarak bilinen heyecan verici bir çağda doğmuştu. Avrupa, güzel sanatlar ve bilime yenilenen bir ilgiyle yaklaşıyordu. Bu dönemde; Shakespeare, Michelangelo, Kopernik, Leonardo da Vinci, Descartes ve Montaigne gibi isimler Galileo’yla birlikte Rönesans’ın dehaları olarak isimlerini tarihe yazdırmıştı.

Çocukluğu ve Ailesi

Galileo, ailesinin ilk çocuğuydu. Annesi ve babası soylu İtalyan ailelerine mensuptu. Ancak bu durum çiftin varlıklı olduğu anlamına gelmiyordu. Galileo’nun müzisyen babası çok çalışıyordu. Şarkı söylüyor, lavta çalıyor, beste yapıyor ve dersler veriyordu.

Vincenzo müzik teorisiyle ilgili kitaplar da yazıyordu. Ancak bazı kitapları sorun yaratmıştı. Bestecilerden bestelerini yaparken bazı katı kurallara uymaları beklenirdi. Vincenzo bu kuralları sorgulamış hatta nota dizilerinin altına notlar bile eklemişti.

Oğluna bu konuyla ilgili şöyle söyledi:

“Gerçeğe ulaşmak için özgürce sorgulama yapmamın kabul edilmesini isterim.”

Genç Galileo babasını dikkatle dinlemiş olacak ki yıllar sonra kendisi de babası gibi gözü pek ve lafını sakınmayan biri olacaktı arkadaşlar.

Galileo çocukluğunda bile yetenekliydi. Merakının sınırları yoktu. Nasıl çalıştıklarını anlamak için makineleri söker, parçalarını incelerdi. Sonra da bu parçaları kullanarak zekice tasarlanmış küçük oyuncaklar ve hareketli cihazlar yapardı.

Bunun dışında Galileo özel dersler alarak perspektif kullanmayı, yani objeleri üç boyutluymuş gibi çizmeyi de öğrenmişti. Bu yeteneği yıllar sonra çok işine yarayacaktı. Müzikle ilgilenmek ve resim yapmak da Galileo’nun diğer yetenekleri arasındaydı. Babası ona lavta çalmayı öğretmişti. O dönemde bu müzik aleti günümüzün gitarı kadar popülerdi. Galileo için lavta çalmak hayat boyu süren bir tutku oldu.

Genç adam 8 yaşındayken ailesi Toskana bölgesinin başkenti olan Floransa’ya taşındı. Babası kraliyet sarayında müzisyen olarak iyi bir iş bulmuştu. Özel dersleri için bir süre Pisa’da kalan Galileo daha sonra ailesine katıldı.

Floransa’da yaşamanın heyecan verici olduğu bir dönemdi. Kent Rönesans döneminde bilim ve güzel sanatların merkeziydi. Ayrıca Vincenzo’nun saraydaki işi, Galilei ailesinin düklerle ve prenslerle birlikte olmasını sağlıyordu.

İlköğrenimi

Galileo 11 yaşına geldiğinde, okula başlaması için bir manastıra gönderildi. Manastırdaki keşişler, ona 1500’lü yıllarda eğitimli bir insanın bilmesi gereken her şeyi öğrettiler. Galileo, Yunan ve Latin dillerinin yanı sıra antik bir konu olan mantık bilimi üzerine de dersler aldı. Bu sayede karmaşık problemleri belli bir yöntemle parçalara ayırarak çözmeyi öğrendi.

Anlayacağınız üzere Galileo burada dini konularda da eğitim aldı. Hatta bu konu öylesine ilgisini çekti ki keşiş olmaya karar verdi. Fakat bu karar Galileo’nun babasının hiç hoşuna gitmedi. Ailedeki erkek çocukların en büyüğü olarak bir gün ailesini geçindirmesi gerekeceğini ve bir keşişin bunu yapamayacağını söyledi. Böylece Galileo’yu manastırdan alarak evlerinin yakınındaki bir okula gönderdi.

Galileo 17 yaşına geldiğinde artık üniversite için hazırdı. O günlerde pek az delikanlının üniversiteye gitme şansı olurdu. Üniversite eğitimine zengin veya soylu ailelerin gücü yeterdi. Buna rağmen Vincenzo, zeki oğlunun en iyi eğitimi almasını istiyordu.

Üniversite Hayatı

1581 yılında Galileo, Pisa Üniversitesi’ne kaydoldu. O dönemde doktorlara saygı büyüktü ve aldığı ücretler de gayet iyiydi. O yüzden Galileo’nun babası oğlunun tıp okumasını istedi.

Galileo çok geçmeden üniversitede kendini gösterdi. Kavramlar hakkında tartışmayı severdi. Öğrenmeye meraklıydı ve her şeyi sorgulardı. Hatta bu yüzden bazı öğretmenleri Galileo’yu sevmemişlerdi. Çünkü bilgilerinin sorgulanmasına alışkın değillerdi. Fakat bazıları da tam tersi bu ince zekâdan keyif almışlardı. Okul arkadaşları ise Galileo’yu samimi, sadık ve cömert olarak tanımlıyorlardı. Bu özellikleri gelecekte güçlü arkadaşlıklar kurmasını sağlayacaktı.

Galileo üniversitede, doğanın belirli bir düzen içerisinde işlediğini ve belirli kanunlara tabi olduğunu fark etti. İlerleyen zamanlarda bu kanunların kendine has bir dille yazıldığını söyleyerek şöyle diyecekti:

“İnsan, dilini ve yazıldığı harfleri tanımaya çalışmazsa bu evreni anlayamaz. Evren matematik dilinde yazılmıştır ve harfleri üçgen, daire ve diğer geometrik figürlerden ibarettir. Bunlar olmaksızın bir kelime bile anlayamayız.”

Bu sözlerinden de anlayabileceğiniz üzere Galileo matematik çalışmalarından çok keyif alıyordu arkadaşlar. Diğer insanların aklına bile gelmeyen şeyler hakkında kafa yoruyordu. Mesela bir gün katedraldeyken, tavandan sarkan devasa avizeye gözü takıldı. Avize tamir ediliyordu ve tamirci işini bitirip zinciri bırakınca sallanmaya başlamıştı.

Avizenin belirli bir düzene göre sallandığını fark eden Galileo, nabzını tutarak avizenin sallanma süresini belirledi. Evet, her salınımda avizenin çizdiği yay küçülüyordu ama geçen süre aynıydı. Zamanlamayı değiştiren tek unsur, zinciri uzatmak ya da kısaltmaktı.

Herkes aynı avizeye bakıyordu ama Galileo farklı bir şey görmüştü. Daha 19 yaşındayken bir matematik kanununu keşfetmişti bile.

Sarkaç kanunu.

Galileo bu kanunu kendi evinde de test etti. Tahminlerinin doğruluğundan emin olmak istedi. Doğru çıktı. Hem de her seferinde. Böylece bu prensibi kullanarak modern saatlerin temelini attı ve hekimler tarafından hastaların nabızlarını kontrol etmelerini sağlayan bir araç geliştirmiş oldu.

Matematiğe duyduğu ilgi, Galileo’nun tıp derslerinde geri kalmasına yol açıyordu arkadaşlar. Zaten tıbba hiçbir zaman merak duymamıştı. Böylece 1585’te Pisa’da geçirdiği dört yılın ardından, herhangi bir alanda diploma sahibi olmadan üniversiteden ayrıldı.

Galileo’nun İlk İcatları ve İlk Kitabı

Evine dönen Galileo, hem özel hem de herkese açık matematik dersleri vermeye başlamıştı. Bir yandan da araştırmalarına devam ediyordu. Doğayla ilgili yeni gerçekleri ortaya çıkardıkça, bunları kullanabileceği yeni yollar aramaya başlamıştı. Bir anda o çocukluğundaki icatlar yapan genç adam haline geri dönmüştü.

Mesela aylarca suyun doğası üzerine çalışmalar yaparak kendine şu soruları sordu:

Suyun üzerine konan cisimlerin batmasına sebep olan şey neydi?

Şelalelerin aşağı doğru yönelmeye başladığı an neresiydi?

Araştırmaları, Galileo’nun bir pompa sistemi keşfetmesini sağladı. Bu sistem, çiftçilerin nehirden su almalarına ve ürünlerini sulamalarına yardımcı olacaktı.

Bir sonraki icadı ise suyun kaldırma kuvvetini kullanan bir çeşit teraziydi. Terazinin bir yanında içi su dolu bir kap bulunuyordu. Böylece metallerin yoğunluğuna göre bir hesap yapılabiliyordu. Kuyumcular bu teraziye bayılmışlardı. Karışık metalin içinde ne kadar gümüş veya altın olduğunu tam olarak bulabiliyorlardı. Bu keşfi sayesinde Galileo ilk kitabını yazmış oldu: “Küçük terazi”

Sorgulayan Öğretmen

Olağanüstü icatlarına dair haberler tüm İtalya’ya yayılınca, Pisa Üniversitesi 1589 yılında matematik dersleri vermesi için Galileo’ya teklifte bulundu arkadaşlar. Bu onun için büyük bir fırsattı. 4 yıl önce diploma almadan üniversiteyi bırakan Galileo şimdi profesör olarak geri dönüyordu.

Üniversitede Galileo’nun, o bilim insanına has sorgulamacı karakteri iyice açığa çıkmaya başlamıştı. Mesela öğretmenlerin giydiği cübbeyi giymeyi reddediyordu. Galileo’ya göre bu bir onur değil, saçma ve rahatsız edici bir şeydi. Cübbelerle dalga geçince üniversite yönetimi maaşını kesti.

O dönemde Avrupa’daki birçok üniversitenin yaptığı gibi Pisa Üniversitesi de eğitimlerinde Antik Yunan filozof Aristoteles’in çalışmalarını esas alıyordu. Aristo; mantık, fizik, biyoloji, zooloji, astronomi, etik, metafizik, psikoloji, dilbilim, ekonomi, siyaset ve retorik gibi birçok konuda eserler vermişti. Modern bilimin gelişimine kadar Avrupa ve İslam coğrafyasındaki bilimsel faaliyetlerin temelini onun çalışmaları oluşturuyordu. Anlayacağınız arkadaşlar, o dönemde evrendeki her sorunun cevabı Aristo’nun çalışmalarında aranıyordu.

Galileo’nun da sınıfında, Aristoteles’in fikirlerini öğretmesi gerekiyordu. Fakat Galileo, Aristoteles’in bazı öğretilerini sorgulayacak cesareti gösterebilmişti.

Örneğin Aristo, ağır nesnelerin hafif olanlara oranla çok daha hızlı düştüğünü söylemişti. Neredeyse 2 bin yıl boyunca bundan şüphe eden tek bir kişi bile olmadı. Bir çekicin bir tüye göre daha hızlı düşmesi insanların aklına yatıyordu. Fakat Galileo, aynı anda yere çarpan farklı boyutlarda dolu taneleri olduğunu görünce tüm nesnelerin aynı hızla düştüğü sonucuna vardı.

Diğer bilim insanları Galileo’nun bu görüşüyle alay ettiler. O kim oluyordu da Aristoteles gibi birinin görüşlerini sorgulayabiliyordu?

Galileo’nun Deneyi

Galileo hipotezini doğrulamak için bir deney yapmaya karar verdi. Birkaç profesörle birlikte Pisa’nın eğik kulesinin en tepesine çıktı. Yanında 5 kiloluk bir gülle ve 500 gramlık bir bilye vardı. Eğer Aristo haklıysa gülle bilyeye kıyasla yere 10 kat daha hızlı düşmeliydi. Fakat ikisini aynı anda yere bırakınca bırakın 10 kat hızlı düşmesini, iki cisim neredeyse aynı anda yere çarpmıştı. Galileo bu deneyle hipotezini doğrulamış oldu.

Biz bugün artık biliyoruz ki arkadaşlar hava sürtünmesinin olmadığı bir ortamda kütleleri ne olursa olsun iki cisim aynı anda yere çarpar. Bu deney 1971 yılında Apollo 15 göreviyle yeniden doğrulandı. Hava sürtünmesinin olmadığı bu ortamda, Astronot David Scott, bir çekici ve tüyü aynı anda Ay yüzeyine doğru bıraktı. Galileo’nun öngördüğü gibi iki cisim de aynı anda yüzeye çarptı.

Galileo bunun gibi deneylerle bazı otoritelere göre sorun yaratan adam imajı çizmiş olsa da öğrencileri tarafından çok seviliyordu. Hatta dersleri o kadar kalabalık oluyordu ki bazı öğrenciler ayakta dinlemek zorunda kalıyordu.

Padua Üniversitesi

1591 yılında Galileo ile üniversite arasındaki 3 yıllık sözleşmenin sonuna gelindi. Sözleşmenin yenilenmeyeceğini anlayan Galileo istifa etti. Çok kötü bir dönemde işsiz kalmıştı. Babasını yeni kaybetmişti. Bu yüzden ailesini geçindirebileceği bir iş bulmalıydı. Neyse ki kısa süre içinde kendisine Padua Üniversitesi tarafından yeni bir teklif yapıldı. Böylece matematik öğretmeni olarak eski işindeki maaşının iki katıyla öğretmenliğe yeniden başlayacaktı. Fakat Galileo o dönemde o kadar parasız kalmıştı ki arkadaşlar, yeni üniversitesine atla yolculuk edemedi. 160 km’lik yolu yürümek zorunda kaldı.

Galileo Padua’ya vardığında 28 yaşındaydı. Padua Üniversitesi özgür düşünceye önem veriyordu. Burası tam kendisine göreydi. İlerleyen yıllarda Padua’da geçirdiği yılları hayatının en mutlu yılları olarak değerlendirecekti. Burada kısa zamanda matematik bölümünün başına geçti ve 18 yıl boyunca bu makamda kaldı.

Genç asilzadeler, eğitim almak için Avrupa’nın her yanından Padua Üniversitesi’ne akın ediyorlardı. Bu kişiler ülkelerine, Galileo’nun düşüncelerini de götürüyorlardı. Böylece Galileo’nun şöhreti tüm Avrupa’da yayılmaya başlamıştı.

Yeni Hayatı ve İlk Aşkı

Şimdi gelin Galileo’nun en mutlu yıllarım dediği bu dönemde biraz da aşk hayatından bahsedeyim size arkadaşlar.

Galileo Padua’da profesörlük yaparken tatil için sık sık Venedik’e giderdi. Burası insanı büyüleyen kanalların olduğu bir şehirdi ve bu kanallarda kayıklarla dolaşılırdı. Şehrin sarayı ise harika sanat eserlerine ev sahipliği yapıyordu.

İşte bu harika şehirdeki tatillerinden birinde Galileo, Marina Gamba isminde bir kadına aşık oldu. Fakat Marina, Galileo’ya nazaran daha aşağı bir toplumsal tabakadan olduğu için evlenmeleri zordu. Üstelik o dönemde bir profesörden beklenen kendisini tamamen çalışmalarına adamasıydı.

Bütün bunlara rağmen Galileo ve Marina arasında uzun süren bir ilişki yaşandı. Hatta çocuk sahibi bile oldular. İki kızları ve bir oğulları oldu. Galileo ailesinden hiçbir şeyi esirgemedi. Yıllar sonra Padua’dan ayrıldıktan sonra ise Marina’yla ayrılacaklar ve Marina başkasıyla evlenecekti. Buna rağmen Galileo ömrünün geri kalanında Marina’yla dostluğunu sürdürdü.

Bir gün başına gelense Galileo’nun hayatını tepetaklak edecekti. Sıcak bir öğle saatinde iki arkadaşıyla biraz kestirmek için bodrum katındaki bir odayı tercih etmişlerdi. Yakınlardaki mağaradan çıkan zehirli gazlar bir yolunu bulup odaya sızmıştı. Üç arkadaş gazdan zehirlendiler. İkisi hayatını kaybetti ama Galileo hayatta kalmıştı.

Kalmıştı kalmasına fakat haftalarca yataktan çıkamadı. Bu zehirlenme hayatının sonuna dek sağlık sorunları yaşamasına sebep oldu. Ayrıca artık geçindirmesi gereken iki ailesi olduğundan maddi sıkıntılar yaşamaya başlamıştı. Neyse ki buluşları ona biraz para kazandırıyordu.

Diğer İcatları

Mesela 1597’de, geometrik ve askeri pergel adı verilen yeni bir alet daha icat etmişti. Kullanan kişi pergeli hafifçe kaydırarak zor matematik problemlerini çözebiliyordu. Gemi yapımcıları pergeli, gemi yapımına başlamadan önce tasarımların ölçeklerini maketler üzerinde test etmek için kullanabiliyor, cephedeki generaller ise ordularını savaş meydanına yerleştirmek ve değişik boyutlarda toplara konulacak barut miktarını belirlemek için kullanıyorlardı.

Galileo’nun pergeli

Bir başka buluşu ise termometrenin ilk örneklerinden biri olmuştu. Bu aletle insanlar ilk defa hava sıcaklığını ölçebildiler.

Galileo’nun bütün çalışmaları sadece icatları üzerine değildi arkadaşlar. Fizik alanında da önemli araştırmalar yapmaya devam etti. Yine aklında, düşen cisimler vardı. Tüm cisimlerin düşüş sırasında hız kazandıklarının farkındaydı fakat tam olarak ne kadarlık bir hız söz konusuydu?

Galileo işte bunu belirleyen matematik kuralını bulmakta kararlıydı.

Önce cisimlerin düşüşünü yavaşlatmak için tahtadan bir rampa yaptı. Rampanın üzerine eşit aralıklarla konulmuş ve uçlarında ziller bulunan ipler bağladı. Sonra metal bir topu rampadan aşağı bıraktı. Top ipleri geçtikçe, çalan ziller, önceden hesaplanmış bir mesafede topun ne kadar ivme kazandığının hesaplamasını sağlıyordu.

Tüm bu çalışmaların ardından Galileo, harekete dair yeni bir yasayı daha keşfetmişti. Düşen toplar; bir, üç, beş ve yedi oranıyla ivme kazanıyorlardı. Yani kat edilen mesafe geçen sürenin karesiyle orantılıydı. Galileo buna tek sayılar yasası adını verdi. Rampayı biraz daha dikleştirerek yasayı üst üste teste tabi tuttuğunda her seferinde aynı sonucu bulmuştu.

Keskin zekâsı, dünyaya, o güne kadar yaşamış birçok bilim insanından daha fazla katkı sağlamaya başlamıştı. Ama henüz asıl büyük icadını yapmamıştı. Onu yaptığında dünya tarihi bir daha eskisi gibi olmayacaktı.

Galileo’nun Teleskobu

1608 yılında Hans Lipperhey adında Hollandalı bir mercek yapımcısı bir tüpün içine, biri dışbükey diğeri içbükey olacak şekilde iki mercek yerleştirdiğinde bunun uzakları yakın gösteren bir alete dönüştüğünü fark etmişti.

Küçük dürbün adı verilen bu tüp ilk çıktığında sadece oyuncak olarak satılıyordu. Fakat Galileo bu haberi öğrendiğinde aletin önemini hemen kavradı. Venedik donanması uzaktaki düşman gemilerini tespit etmek için bu aleti kullanabilirdi. Bir liman kenti olan Venedik, Avrupa’daki en büyük donanmaya sahipti ve bu icat sayesinde en iyi donanmaya da sahip olabilirdi.

Galileo’nun ilk teleskobu

Galileo hemen kendi dürbününü yapmak için çalışmalara başladı. İlk önce mercek taşlamayı ve cilalamayı öğrendi. Kısa bir süre sonra en az Lipperhey’inki kadar kaliteli bir dürbün yapmayı başardı. Hatta bununla da yetinmedi objeleri 10 kat büyük gösteren daha iyi bir alet yaptı. Buna daha sonra teleskop adı verilecekti. Artık bilimsel ve askeri amaçlarla kullanılmaya hazırdı.

Galileo kentin yöneticilerine yaptığı teleskobunu göstermek için hemen Venedik’e gitti. Yöneticiler sırayla denize baktılar ve teleskop sayesinde çıplak gözle görülenden üç saat önce bile gemileri tespit edebileceklerini fark ettiler. Şaşkına dönmüşlerdi. Galileo bu icadı karşılığında maaşına zam ve Padua Üniversitesi’nde ömür boyu çalışma garantisi aldı.

Gözlemsel Astronominin Başlangıcı

Evine döndüğünde mercek parçalarını tekrar tekrar şekillendirerek teleskobunu geliştirmeye devam etti. İnsan gözünden 30 kat daha büyük gösteren bir alet haline gelmişti. Galileo artık teleskobunu gökyüzüne çevirebilirdi.

Önce Ay’a çevirdi teleskobunu…

Onun Aristo’nun söylediği gibi, pürüzsüz, kristal bir küre olmadığını aynı Dünya gibi vadilerden, dağlardan, kraterlerden oluştuğunu gördü.

Sonra Orion Kuşağı’na baktığında çıplak gözle gördüğünden çok daha fazla yıldız olduğunu fark etti…

Ama asıl heyecanı gözünü Jüpiter’e çevirdiğinde yaşadı. O an dünyanın değişmesine neden oldu…

Jüpiter’in çevresinde yıldızlar vardı. Hem de üç tane. Dedi ki: “Bu büyük bir rastlantı olmalı.” Sonraki gece tekrar baktığında yıldızların hareket ettiğini fark etti. Bir hafta sonra ise bu yıldızlara bir dördüncüsü eklenmişti. En sonunda Galileo bunların Jüpiter’in etrafında dönen dört uydusu olduğunu anladı. Yıldız değillerdi.

Bu inanılmaz bir keşifti. 1500 yıldır ilk defa Güneş sistemiyle ilgili yeni bir keşif yapılıyordu. Yüzyıllardır süregelen Aristo öğretileri tamamıyla yanlıştı. Hani Dünya merkezdi. Her şey onun etrafında dönüyordu. O zaman Jüpiter’in etrafında dönen bu uydular neden Dünya’yı merkez almamıştı? Yoksa Dünya merkezde değil miydi?

Kısa bir süre sonra bu savını destekleyecek bir keşif daha yaptı. Teleskobuyla birkaç gece Venüs’ü gözlemlediğinde tıpkı Ay gibi evreleri olduğunu keşfetti. Gezegenin önce küçük bir dilimi, ardından kürenin yarısı ve son olarak da tamamı aydınlanıyordu. Galileo bu evrelerin tek bir açıklaması olabileceğini anladı. Venüs, Güneş’in yörüngesinde dönüyor ve onun ışığını yansıtıyordu.

Venüs’ün evreleri

Galileo tüm bu gerçekleri keşfettikten sonra Dünya’nın evrenin merkezi olmadığını anladı. Kopernik’in heliosentrik, yani Güneş merkezli sistemi kesinlikle doğru gibi görünüyordu. Ama o dönemde öyle insanlar vardı ki, bazıları gözleriyle görse bile Jüpiter’in uydularını inkâr etmekten geri durmadılar.

Sonra, Galileo’nun Jüpiter’i incelerken elde ettiği büyük başarı doğal olarak onu Satürn’e bakmaya itti. Ancak teleskobunun gücü Satürn’ü doğru yorumlamasına imkân vermedi. Satürn, Galileo’ya, bir büyük küre ve yanında da ona çok yakın iki küre olmak üzere üç cisimden oluşuyormuş gibi geldi.

Ay Sallantısı

Galileo’nun muhteşem keşiflerinin sonuncusu ise Ay sallantısıyla alakalıydı. Ve gerçekten 17.yüzyılda elinde bulunan ilkel teleskopla bu olgunun varlığını keşfetmesi, onun gözlem zekâsını, teleskopla ulaştığı diğer başarılardan çok daha fazla gözler önüne seriyor.

Ay sallantısı şu demek arkadaşlar:

Ay’ın sürekli aynı yüzünün Dünya’ya baktığını biliyoruz. Fakat Ay’ın yüzeyindeki lekelere ve işaretlere ilişkin dikkatli gözlemler yapıldığında görülüyor ki bir aylık periyot içerisinde kısa süreli bir değişim söz konusu. Bu değişim, Ay’ın yüzeyinin işte bu görselde gördüğümüz gibi yüzde 59’unu görmemizi sağlıyor.

Ay sallantısı (librasyon)

Galileo bu muhteşem keşiflerinin ardından hemen bir kitap yazmaya koyuldu. Böylece gezegenler, yıldızlar, Ay ve teleskop yapımı hakkında yaptığı çizimleri içeren kitap, Latince “Sidereus Nuncius”, Türkçesiyle “Yıldızlardan Gelen Haber” 1610’da basılmış oldu. Bu kitap astronomik gözlemlere dayalı olarak yayımlanan ilk bilimsel çalışmaydı. Bu kitap gözlemsel astronominin başlangıcıydı.

Galileo’nun Kiliseyle Ters Düşmesi

Galileo yaptığı tüm bu keşiflerden sonra kilisenin gözüne iyice batmaya başlamıştı arkadaşlar. Din adamları bu Güneş merkezli evren görüşünün İncil’e ters düştüğünü öne sürdüler. Bu apaçık kâfirlikti. Dönemin bazı âlimleri onun fikirlerini topa tutan kitaplar kaleme aldılar.

O dönemde Katolizmin ağır etkisi altındaki İtalya topraklarında, Papa her türlü yetkiye sahipti. 1600’lü yıllar hem büyük gerilimlerin yaşandığı hem de bilgi tohumlarının atıldığı bir dönemdi. Bir yanda evrenin kilise tarafından dayatılan ve o güne kadar kabul gören anlayışı, diğer yanda ise bilime ışık tutan yepyeni buluşlar vardı. İncil, Dünya’nın yaratıldıktan sonra sabitlendiğini ve sonsuza kadar sabit kalacağını söylüyordu ve Galileo dönemine kadar Aristo danışılacak tek kaynaktı.

Aristo’nun görüşlerine alternatif görüşler getiren ilk bilim insanı Dünya’nın değil Güneş’in merkezde olduğunu ileri süren Polonyalı astronom Nikolas Kopernik’ti. Ardından da Galileo gelip bunu kanıtladığını iddia ediyordu. Ama bu nasıl olabilirdi ki? Yani Dünya’nın kozmik evrendeki yeri önemsiz, alelâde bir yer miydi?

Bu düşünceyi benimseyen ilk gökbilimci aslında ne Kopernik’ti ne de Gelileo’ydu arkadaşlar. Aristocu kapalı evren görüşünden ilk sıyrılan, İtalyan filozof Giordano Bruno’ydu. Bruno Güneş’i, sistemimizin merkezi olarak kabul etmekle kalmamış aynı zamanda evrenin sonsuz ve eş dağılımlı olduğunu ve evrende Dünya’dan başka birçok gezegenin bulunduğunu söylemişti. İddialarında ısrarlı olunca engizisyon tarafından yargılanmış ve sapkın ilan edilip Roma’da canlı canlı yakılarak idam edilmişti.

Dünya Sabit Değildir

İncil’de yazanlarla bilimsel gerçeklerin çelişmemesi gerektiğine inanan Galileo, aslında son derece dindar bir adamdı. Kâfirlik suçlamasının ölümden bile beter olduğunu düşündü. Ama kilise, Dünya’nın sabit olduğu fikrinden vazgeçmiyordu. Dünyanın hareket halinde olması durumunda bunun fark edilebileceğini savunuyorlardı.

Galileo, Dünya’nın, biz fark etmesekte hareket halinde olabileceğini onlara anlatmaya çalıştı. Bizde bugün bunu çok kolay bir şekilde açıklayabiliyoruz arkadaşlar.

Şöyle düşünün; 100 km sabit hızla giden bir trenin içinde gözleriniz kapalı halde hareket etseydiniz o trenin hareket halinde mi yoksa duruyor mu olduğunu anlayamazdınız. Burada trenin sallanması ya da titreşimleri gibi etkenleri yok sayıyoruz tabii ki. İşte Dünya’da Güneş’in etrafında bu şekilde hareket etmesine rağmen çok düşük ivmelerle hareket ettiği için hareketini algılayamayız.

Zor Zamanlar

Galileo’nun kiliseyi ikna etmek için gösterdiği bütün bu çabalar boşa gitti. Kilise Galileo’ya Güneş merkezli teorisini terk etmesini emrederek yapılacak her türlü araştırmayı yasakladı. Eğer kurallara uymazsa onun hakkında suç duyurusunda bulunulacak ve Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanacaktı. Çaresiz kalan Galileo kilisenin taleplerini kabul etti ve 1616’da Kopernik Teorisi resmen yasaklandı. Ardından Kopernik’in kitabı yasaklı kitaplar listesinde yerini aldı. İlerdeki yedi boyunca Galileo tartışmalardan uzak bir yaşam sürdü. Başka konuları araştırmaya koyuldu. Uzaklara bakmak yerine mikroskobuyla minik canlıları inceledi.

1623’te Galileo’ya heyecan verici haberler ulaştı. Katolik kardinaller, 8.Urban’ı Papa olarak seçmişlerdi. 8.Urban Bilim konusunda daha ileri görüşlüydü ve Galileo’nun çalışmalarına hayrandı.

Galileo bir sonraki yıl kendisine bir ziyarette bulundu. Kopernik’in günmerkezli teorisi konusunda getirilen yasaklamanın kaldırılmasının mümkün olup olmadığını sordu. Urban bunu hemen yapamayacağını fakat Kopernik’in teorisinin tartışmaya açılmasının problem olmayacağını söyledi. Fakat Galileo’yu bir konuda uyardı:

“Söz konusu teoriyi kanıtlanmamış bir iddia şeklinde sunmaya özen göstermelisin.”

Evine dönen Galileo hevesle tüy kalemine sarıldı. Birbiriyle arkadaş olan üç karakter yarattı. Bu karakterler evrenin merkezinde Güneş’in mi yoksa Dünya’nın mı olduğu konusunda bir tartışma yapıyorlardı. Böylece Galileo’nun bir diğer kitabı “İki Büyük Dünya Sistemi Hakkında Diyalog” 1632’de Papa ve Engizisyon’un izniyle basıldı.

Basıldı basılmasına ancak Papa Galileo’dan günmerkezli evren modelini savunmamasını istemişti. Ama o isteneni yapmadığı için Papa’yı karşısına almış oldu. Böylece Katolik Kilisesi 1632’de Galileo’ya resmen dava açtı. Artık hayatı tehlikedeydi.

Galileo’nun Engizisyon Mahkemesi’nde Yargılanması

1633 yılında ilk kez Engizisyon Mahkemesi’nin huzuruna çıkan Galileo direk din düşmanlığı ile suçlanmadı. Ama teorisini savunmamak üzere 17 yıl önce emir verilmişti. Bu yüzden bütün deliller aleyhineydi.  Sorgulamanın ikinci gününde Galileo, kendisini savunmayı bıraktı ve af dilemeye başladı. Onu bekleyen büyük tehlikenin farkına varmıştı. Yaşlıydı, sağlığı kötüydü ve korkmuştu.

Mahkemenin üçüncü gününde kiliseye ve dine karşı suç işlemekten hüküm giydi. Yargıçlar Galileo’nun her türlü cezayı hak ettiğini söylediler. Sonuç gayet açıktı ya işkence görecekti ya da idam edilecekti.

Fakat yargıçlar Kopernik’in teorisinin hatalı olduğunu açıklaması halinde Galileo’nun en kötü cezalardan kurtulabileceğini söylediler.

Galileo çaresizlik içerisinde derin bir acı çekmeye başlamıştı. Mahkemenin dördüncü gününde kendisine imzalaması için bir itirafname verildi. Bu zor anda yüreği burkularak Dünya’nın Güneş etrafında dönmediğini belirten bu belgeyi herkesin huzurunda okumaya başladı. Bilimsel gerçekleri bir bir reddediyordu:

“Ben Floransalı, rahmetli Vincenzo Galilei’nin oğlu yetmiş yaşındaki Galileo. Güneş’in evrenin merkezinde bulunduğu ve Dünya’nın onun etrafında hareket ettiğini savunan bu hatalı görüşten tamamıyla vazgeçiyorum.”

Ertesi gün kilise kararını açıkladı. İbret olsun diye Galileo’yu yine de cezalandırdı. Ömrünün sonuna dek ev hapsine mahkûm edilmişti. Kitabının toplanıp yakılmasına karar verildi. Kitap yazması yasaklandı. Karar meydanlarda okundu. Üniversitelere gönderildi.

O günden sonra evi, hayatı boyunca Galileo’nun hücresi oldu ama suskun kalmaya niyetli değildi. Hareketin ve maddenin fiziği üzerine yazdığı son kitap, İtalya’dan gizlice çıkarıldı ve 1638 yılında Hollanda’da yayımlandı. “İki Yeni Bilim Üzerine Diyaloglar” adlı bu eser geleceğin bilim insanlarına ışık tutacaktı. Kendisi tutsak olsa da Galileo’nun fikirleri dünyanın dört bir köşesine yayılıyordu.

Ölümü ve Sonrası

Galileo Galilei 8 Ocak 1642’de ev hapsinin 9.yılında doğal sebeplerden hayata veda etti arkadaşlar. Fakat mirası yaşamaya devam etti. Bıraktığı eserler bilim dünyasına ışık oldu. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli bilim insanı Albert Einstein bile Galileo için şöyle demiş:

“Galileo modern fiziğin hatta tüm modern bilimlerin babasıdır.”

İşte Galileo bu kadar önemli bir bilim insanıydı.

1700’lü yıllarda Güneş merkezli sistem görüşü yavaş yavaş kabul görmeye başladı. 1835 yılında ise kilise, Galileo ve Kopernik’in çalışmalarının üstündeki yasakları kaldırdı. 1992’de Papa II. John Paul, Kilise’nin Galileo’ya karşı hatalı davranışı nedeniyle pişmanlık duyduğunu açıkladı.

Sonuç:

Ve geldik sonuç kısmına. Galileo yaptığı tüm bu çalışmalarıyla adını tarihe altın harflerle yazdırdı arkadaşlar. Ama yaptığı asıl önemli şey şu:

Bilimsel çalışmalar için üç aşamadan oluşan bir yöntem geliştirdi:

Analiz, matematiksel kanıtlama ve deney.

Bilimsel yöntem adı verilen yöntemi kullanan ilk bilim insanı oydu. Ayrıca bilimin temel sorusunu “niçin”den “nasıl”a çeviren de oydu:

Cisimler bırakıldığında nasıl düşer? Teleskop nasıl daha yakın gösterir?

Onun yaşadığı dönemde “nasıl”ı bulmak için de “niçin” sorusu soruluyordu. Fakat bu şekilde olgu veya olaylar arasında bağ kurmak çok zordu. Dolayısıyla bilimin ilerlemesi de yavaştı.

Kopernik, “Bilimsel Devrim” olarak adlandırılan süreci başlattı. Onun ardından gelen Brahe, Galileo, Kepler ve Newton’la da devrim devam etti. Galileo, gerçekten de bu devrimi devrim yapan, onun içini dolduran bilim insanlarından biriydi. Çünkü o sadece geçmişi derinlemesine incelemekle yetinmeyip, kendi dönemini ve geleceği bile kurgulayarak, Isaac Newton gibi kendinden sonra gelecek bilim insanlarına yol gösterdi. Onlar da bu devrimi devam ettirdi. Zaten Newton da Galileo’ya ve kendinden önceki birçok bilim insanına atıfta bulunarak şöyle demişti:

“Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.”

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Fikir Mimarları Dizisi – 18 “Galileo: Dünya’yı Döndüren Adam” – HÜSEYİN GAZİ TOPDEMİR

Büyük Gökbilimciler – ROBERT S. BALL

Bilim Tarihi – JOHN GRIBBIN

https://www.academia.edu/1017912/GALILEONUN_B%C4%B0L%C4%B0MSEL_%C3%87ALI%C5%9EMALARI_%C3%9CZER%C4%B0NE_DE%C4%9EERLEND%C4%B0RME

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen adınızı buraya girin