“Osmanlı İmparatorluğu’nun her bakımdan gerçek kurucusu Fatih Sultan Mehmet’tir.” Prof. Dr. Halil İnalcık

Dünyayı değiştiren insanlar serimizin 11. bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümde Türk tarihinin en önemli karakterlerinden birini, bir çağı kapatıp başka bir çağı açan büyük bir komutanı, Osmanlı Devleti’ni Osmanlı İmparatorluğu’na dönüştüren önemli bir hükümdarı ağırlıyoruz. Fatih Sultan Mehmet Han.

Tarihte kendine dünya fatihi diyebilecek çok az insan yaşadı. 7. Osmanlı padişahı olan II. Mehmet kesinlikle bunlardan biriydi. Çünkü onun fetihleri pek çok bakımdan dünya tarihini değiştirdi. O, Konstantinopolis’i fethederek 1123 yıllık Doğu Roma İmparatorluğuna son verdi ve fetihten sonra “Fatih” yani zafer kazanan, fetheden, “Ebû’l Feth” yani fethin babası, “Sultanü’l-Berreyn ve Hakanü’l-Bahreyn” yani iki karanın ve iki denizin hükümdarı ünvanlarıyla anılmaya başlandı. Batı’daysa kendisine “Grand Turko” yani Büyük Türk dendi. Daha sonraki dönemlerde ise “Çağ Açan Hükümdar” ünvanı bunlara eklendi. İstanbul’un fethi gerçekten de pek çok tarihçi tarafından Orta Çağ’ın sonu ve Yeni Çağ’ın başlangıcı olarak kabul edildi.

Mehmet, Büyük İskender ve Büyük Konstantin gibi olmak, hatta onları aşmak istiyordu. Fakat sadece bir Osmanlı ve Türk imparatorluğu değil, çok daha büyük ve kapsamlı bir şey inşa etmek niyetindeydi. Fatih’in amacı çok dinli ve çok etnik kimlikli bir dünya imparatorluğu kurmaktı. İstanbul’u fethettikten sonra o artık Roma İmparatorluğu’nun tek varisi, bir başka deyişle Romalıların da hükümdarıydı. Zaten bu yüzden kendisini “Kayser-i Rûm” ilan etmişti.

O dönemde Konstantinopolis çok önemli bir kentti. Dünyanın kalbiydi. Konstantinopolis’i imparatorluk hanedanları için anahtar konumuna koyan ve kapılarına onca orduyu getiren şey; ticaret, savunma ve barınma yönünden sunduğu olanaklardı. Ayrıca bu şehirde yaşayan insanlar Roma İmparatorluğu’nun mirasçısı olarak görülüyordu ve onlar da kendilerinden Romalı olarak söz ediyordu. Yani Roma İmparatorluğu’nun tahtı Konstantinopolis’ti ve kim Romalıların imparatoruysa aynı zamanda tüm dünyanın imparatoru sayılıyordu. İşte Mehmet’i o kadim şehri almaya zorlayan da bu bakış açısıydı. Tüm dünyanın imparatoru olmak.

Bu videoda yerli ve yabancı kaynaklardan derlenmiş bilgilerle olabildiğince objektif bir anlatım izleyeceksiniz. Fatih Sultan Mehmet’in hayatını detaylı bir şekilde, sade bir dille, kronolojik olarak sıralanmış büyük bir resim halinde ele alacağız. Ama sadece bir Fatih biyografisi izlemeyeceksiniz. Anadolu’nun küçük bir kısmındaki sıradan bir beyliğin Osmanlı İmparatorluğu’na dönüşmesinin hikayesini de öğreneceksiniz.

İlk önce Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna, Fatih’in babası II. Murat döneminde yaşananlara ve Fatih’in erken dönemlerine kısaca bir değineceğiz. Ardından Fatih’in eğitim sürecine ve çocuk yaştaki ilk saltanatına gireceğiz. Daha sonra ise İstanbul’un fethini bütün çıplaklığı ve çarpıcılığıyla en ince ayrıntılarına kadar inceleyeceğiz. Ardından Fatih’in İstanbul’u aldıktan sonra bir cihan imparatoru olmak yolunda giriştiği bütün fetihleri izleyeceksiniz. Ve son olarak ölümüyle ilgili ihtilaflı meseleleri ele alacağız.

Hazırsanız başlıyoruz.

İçindekiler

1- Fatih Sultan Mehmet Öncesi Dönem

Fatih’i anlatmaya başlamadan, onun öncesi dönemde İstanbul’un başına neler gelmiş biraz bakalım. Böylece İstanbul’un fethine giden sürecin nasıl geliştiğini daha iyi anlayabiliriz.

1.1- Osmanlı Devleti Öncesi Bizans’ın Durumu

Binlerce yıllık geçmişe sahip kadim şehir İstanbul tarih boyunca onlarca kez kuşatma altına alındı. Türklerin Konstantinopolis’i kuşatmaya başlamalarından çok önce Arap kuşatmaları kentte derin izler bırakmıştı. Rumlar, o zaman anıldıkları adıyla Sarazenler’de küçümsenemeyecek bir karşı güç, öteki düşmanlardan niteliksel olarak ayrılan bir yan görmüştü. Ve 11. yüzyılın sonuna doğru Büyük Selçuklu İmparatorluğu’yla beraber İslamiyet’ten Bizans’ın üstüne bir darbe daha indi. 1071’deki Malazgirt Savaşı yok edici bir Müslüman zaferiydi. Anadolu’nun kapısı Türklere ve Müslümanlara açılmıştı. Bu öylesine ani gelmişti ki, o zaman kimse önemini tam olarak kavrayamadı. Birkaç yüzyılda İslam dünyası Orta Asya’dan Mısır’a kadar neredeyse tamamen Türklerin hakimiyetine geçmişti.

Militan İslam ruhu Türk savaşçı ruhuna kusursuz uyuyordu, ganimete duyulan istek Allah’a dönük dindar hizmet tarafından meşru kılınıyordu. Türk etkisi altında İslamiyet, erken dönem Arap fetihlerinin şevkini yeniden kazandı ve kutsal savaş Hristiyan hasımlara karşı dikkate değer bir ölçekte yeniden açıldı.

Malazgirt yenilgisinin etkileri her ne kadar Konstantinopolis’in kendisinde hemen kavranamadıysa da, zaman içinde Hristiyanlar için felaket düzeyine vardı. Türkler hiçbir engelleme girişimiyle karşılaşmaksızın Anadolu’ya aktı. Daha önceleri akınlar yapıp çekildikleri topraklarda şimdi kalıyor ve batıya, Ege Denizi’ne doğru baskı yapıyorlardı. Küçük Asya’nın fethi öylesine kolay oldu ve o kadar az bir direnişle karşılaşıldı ki, 1176 yılında Miryokefalon Savaşı’nda Bizans ordusu yeniden yenildiğinde Türkleri Anadolu’dan sürüp çıkartma olasılığı dönülmez şekilde yitirilmişti. Bu savaşla Anadolu’da Türk hakimiyeti kabul edildi. Anadolu’nun tapusu artık Türklerin elindeydi. Bizans gıda ve insan gücü kaynağını geri alınamayacak şekilde yitirmişti. Ve sadece birkaç on yıl sonra bununla eşdeğer bir felaket Bizans’ı daha az beklenen bir yerden vuracaktı. Bizans’a saldıran bu sefer din kardeşleri olacaktı.

1.2- Konstantinopolis’in Haçlılar Tarafından İşgali (1204)

Katolik ve Ortodoks Hristiyanlık mezhepleri arasındaki karşılıklı şüphe ve şiddet tarihçesi dönüp dolaşıp 1204 yılında Bizans Yunanlarını vurdu. Hristiyan tarihinin en garip ve çarpık olaylarından biri olan bu hadise Konstantinopolis’in başına gelmiş en kötü olaylardan biriydi.

Olay, Venedik gemileriyle resmi olarak Mısır’a gitmek üzere başlatılan Dördüncü Haçlı Seferi’yle başladı. Papa III. Innocentius, Kudüs’ü kurtarmak maksadıyla; tüm Avrupa’yı sefere davet etti ve bu sefer 1202’de Venedik’ten başladı. Başlangıçta seferin hedefi önce Mısır’ı ele geçirmek ve oradan Kudüs’e gidip orayı da zapt etmekti. Fakat Venedikliler ve yaşlı Venedik Doçu Enrico Dandolo bu seferin hedefini değiştirmeyi başardı. Gemilerin hedefi Konstantinopolis’e saldırmak üzere değiştirildi.

Devasa filo 1204 yılında Bizans İmparatorluğu tahtına uygun bir kukla yerleştirmek üzere Marmara sularına girdi. Surlar aşıldı ve Haçlılar, Konstantinopolis’i kuşatıp zapt ettiler. Hayret verici bir kıyım yaptılar ve kentin büyük sanat mirasına barbarca saldırdılar. Klasik ve Orta Çağ’ın kültür hazineleriyle dolu olan şehri yakıp yıktılar. Ayasofya’ya büyük hürmetsizlik ettiler ve yağmadan geçirdiler. Ardından 1204’te kendi Orta Çağ ve Katolik inançlarına uyan Latin İmparatorluğu’nu kurdular. Kukla imparator Aleksius’a alelacele taç giydirdiler.

Böylece kent varlığını yaklaşık 60 yıl boyunca Flander kontları ve onların soyundan gelenler tarafından hükmedilen “Konstantinopolis Latin İmparatorluğu” olarak sürdürdü. Bizanslılar günümüzde İznik olarak bildiğimiz Niceae’de bir sürgün krallık oluşturdular ve gelen Türk akınlarına karşı koymakta göreceli başarı sağladılar. 1261 yılında Konstantinopolis’i tekrar geri aldılar. Fakat kentin altyapısını harabeye yakın, sömürgelerini dağılmaya yüz tutmuş parçacıklar halinde buldular. Zenginliklerini geri toplamaya çalışan ve o arada Batı’dan gelecek yeni tehlikelerle yüzleşmeye hazırlanan Bizans, böylece sırtını bir kez daha Müslüman Anadolu’ya döndü. Yakında daha büyük bedeller ödeyecekti.

1.3- Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu (1299)

Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Türk beylikleri arasında biri vardı ki Avrupa ve Asya’nın bir köprü gibi birbirine bağlandığı bu noktada yüzyıllarca hüküm sürecekti. Osmanlı Beyliği. Bu Türk Beyliği’nin gerçek kökenini tam olarak bilmiyoruz. Sadece Oğuz Türklerinin Kayı boyundan geldiğini biliyoruz.

Osmanlı Beyliği’nin ilk yıllarında burada yaşayan insanlar, çadırlarda yaşayan, atları üstünden hükmeden, başparmak iziyle imza veren ve tarihleri sonradan imparatorluk söylenceleriyle yeniden şekillenecek olan eğitimsiz savaşçılardı. Başlarında ise Beyliğin Kurucusu Osman vardı. Kabilesini kahramanlık dolu edimlere hazırlayan Osman, gazi esvabını giyinmişti. Şansı ve yeteneğiyle ülkesini küçücük bir beylikten düşlerdeki dünya gücüne dönüştürecekti.

Osman Gazi kendisine prestij ve daha fazla asker sağlayacak ilk zaferini Bizans karşısında 1302 yılında Bafeus Muharebesiyle kazandı. İmparatorluğun ufalanan savunmasını öteleyerek Prusa (Bursa) kentini yalıtılmış konumda bırakmayı başardı. Ancak kuşatma teknolojisine sahip olmadığından kentin oğlu Orhan tarafından alınması ve 1326’da küçük beyliğin başkenti konumuna getirilmesi yıllar süren sabırlı bir ablukayı gerektirdi.

Orhan Gazi de babası gibi iyi bir savaşçıydı. 1329 yılında İmparator III. Andronikos’u Pelekanon Muharebesinde yenilgiye uğrattı. Bizans’ın geri kalan Anadolu kentlerine destek verme girişimleri böylece sona ermişti. Kentler hızla birbiri ardından düşmeye başladı. Türkler artık Boğaz’ın ötesinden Avrupa’ya bakabiliyordu. Karşı uçta Konstantinopolis’in çizgi halinde uzanan deniz surlarını, burçlarda dalgalanan imparatorluk flamalarını, saraylarını ve Ayasofya’nın devasa kubbesini seçebiliyorlardı. Bu olay İslam dini için yeni bir sayfa demekti ve militan İslamiyet’in nabzının hızlanmasına neden olmuştu. Hava, kehanetler ve kahramanlık hikayeleriyle doluydu. İnsanlar Konstantinopolis’in fethine dair hadisi ve Kızılelma efsanesini anımsıyordu.

Papa 1336’da bir bülten yayımlayarak Müslümanlara karşı Haçlı Seferi ilan etti. Sonraki 50 yıl kendisini en çok tehlikede gören Macarların yönetimi altında yapılacak olan üç Haçlı Seferi’ne tanık olacaktı. Ama bu seferler birleşik Hristiyanlık için ağır yenilgilerle sonuçlandı. Avrupa iç savaşlarla bölündü, yoksulluğa büründü, dinsel çekişmelerle perişan hale düştü. Kara Ölüm denen vebayla daha da zayıfladı.

Osmanlıların Avrupa’daki ilerleyişiyse bu karmaşa ortamında engel görmeden devam ediyordu. 1362’de Rumca adı Adrianople olan Edirne’yi alınca Konstantinopolis’i neredeyse tamamen çevirmiş oldular ve başkentlerini Avrupa’ya taşıdılar. 14. yüzyılın sonuna gelindiğinde egemenlik alanları artık Tuna Nehrinden Fırat Nehrine kadar genişlemişti ve Haçlı ordularının onları durdurması giderek daha zorlu hale geliyordu.

Haçlı orduları Osmanlının iyi organize olmuş, ortak amaç çevresinde kenetlenmiş ordusuyla kıyaslandığında hantal, birbiriyle kavgalı ve disiplinsizdi. Üstelik yetkin olmayan taktiklerle yönetiliyordu. Onları yakından izleme fırsatı bulan birkaç Avrupalı “Osmanlı düzenine” duyduğu örtülü hayranlığı itiraf etmeden yapamamıştı. Fransız gezgini Bertrandon de la Broquiere 1430’larda gözlemlerini şöyle anlatmıştı:

“Çalışkan, erken kalkmayı seven, azla kanaat eden insanlardır. Nerede uyuduklarına aldırış etmez, genellikle yere uzanıverirler. Atları hastır, masrafsızdır, dörtnala iyi kalkar, uzun süre koşar. Askerlerin üstlerine itaatleri sınırsızdır. Bir işaret verildiğinde ilerleyişe önderlik edecek olanlar usulca harekete geçer, diğerleri onu aynı sessizlikle izler. 10 bin Türk öyle bir harekatta Hristiyan ordularındaki 100 adamdan daha az gürültü çıkartır. Çeşitli deneyimlerime dayanarak Türkleri her zaman açık sözlü ve sadık, cesaret gösterme gereği doğduğunda bunda asla geri kalmayan insanlar olarak gördüğümü söylemem gerek.”

15. yüzyılın başlangıcındaki bu geri plan Konstantinopolis açısından fazla iç açıcı görünmüyordu. Osmanlılar tarafından kuşatılmak yaşamın durmadan tekrar eden bir unsuru haline gelmişti. İmparator II. Manuil 1391’de vasallık yeminini bozunca, Sultan I. Bayezid (namıdiğer Yıldırım Bayezid) kenti kuşatmaya karar verdi. Bizans’a gözdağı vermek için yapılan ve 7 ay süren kuşatma sonunda kent alınamadı ama Bizanslılardan bazı imtiyazlar elde edildi. Ardından Bayezid, hükümdarlığı boyunca kenti üç defa daha kuşattı ama yine başarılı olamadı. Bu fetih girişimlerinin sonuncusu başka bir Müslüman devletten, Timurlular’dan gelen tehdit yüzünden durdurulmuştu.

1.4- I. Mehmet Dönemi (1413 – 1421)

I. Bayezid 1402’de Ankara Savaşında Timurlenk karşısında ağır bir yenilgi aldı. Savaşta esir düştü ve intihar etti. Bunun ardından Osmanlı’da “Fetret Devri” yani bunalım dönemi başladı ve devlet 11 yıl padişahsız kaldı. Tüm bu olanlara rağmen Fatih Sultan Mehmet’in dedesi olan I. Mehmet fetret devrini bitirip, 1413’te Osmanlı Devleti tahtına çıkmayı başardı. Mehmet, devleti eski gücüne ve prestijine kavuşturacaktı. Çünkü arkasında iki büyük gücün desteği vardı: Birincisi babası Bayezid’in düşman ettiği, fakat Timur’un ona tekrar kazandırdığı Anadolu beylerinin desteği, ikincisi ise yeniçerilerin desteği. Böylece merkezi otorite tekrar kuruldu ve Osmanlı Devleti I. Mehmet’in etrafında birleşti. Mehmet ileride Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu olarak da anılacaktı.

Sadece sekiz yıl tahtta oturan I. Mehmet’in uzağı gören devlet adamlığı sayesinde Osmanlı Devleti tekrar sağlam temellere oturmuştu. Birliğine ve eski gücüne kavuşmuştu. Devletin yıkılmasına kaçınılmaz gözüyle bakan Hristiyan aleminin umutları boşa çıkmış, devlet adeta yeniden hayat bulmuştu. Bizans İmparatorluğu durdurulamaz şekilde gerilemeye devam ediyordu ve imparatorluktan geriye kadim başkent Konstantinopolis’le şehrin gerisindeki küçük bir bölge dışında pek bir şey kalmamıştı. İmparatorluk her taraftan Osmanlı tehdidi altındaydı. Paleologosların yani Bizans Hanedanı’nın kukla hükümdarlığının daha ne kadar süreceği tamamen Osmanlıların keyfine bağlıydı. Artık bölünmüşlükten kurtulan Osmanlı Hanedanı, üstün çaplı hükümdarların ortaya çıkmasıyla sağlığına kavuşmuş ve canlanmıştı. Bu kuşak Osmanlı fatihlerinin en büyüğü II. Mehmet’i dünya sahnesine çıkaracaktı.

1.5- II. Murat Dönemi (1421 – 1451)

15. yüzyılın ortalarına gelinirken, Osmanlı sultanları artık savaş kollarını at üstünden yöneten ümmi kabile şefleri değildi. Monarşinin törensellik içeren Bizanslılardan alınma mekanizmasını geliştiriyorlardı. Şehzadeleri yüksek memuriyetlere getirmek üzere resmiyet içinde yetiştiriyorlardı. Sarayları yüksek duvarlıydı. Sultana erişim özenle kurallara bağlanmıştı. Zehir, entrika ve suikast korkusu hükümdarla tebaası arasına bir mesafe koyulmasına neden olmuştu ki bu süreç I. Murat’ın 1389’da yapılan I. Kosova Savaşı ertesinde bir Sırp elçisi tarafından suikaste uğramasıyla başlamıştı.

Fakat Mehmet’in babası olan II. Murat farklı bir padişahtı. Azametli “sultan” ünvanından çok hala “bey” tanımını kullanıyordu ve halkı içinde popülerdi. Macar keşişi Birader Giyorgi, onun, çevresinde törensel bir tarz oluşturarak yaşamıyor olmasına şaşırmış ve notlarına şöyle yazmıştı:

“Sultanın giysilerinde ya da atında ayırt edici herhangi bir özel işaret yoktu. Onu annesinin cenazesinde gördüm ve birileri işaret etmese kim olduğunu anlayamazdım.”

Murat, 1421’de Bursa’da Osmanlı tahtına çıktığında 18’ine yeni basmıştı. 30 yıllık saltanatı süresince şeref ve adalet anlayışı, içtenliği, sadeliği ve güvenilirliğiyle Osmanlı ulusunun sevgisini ve saygısını kazanmış aydın bir hükümdardı. Yalnızca civar ülkelerdeki değil, daha uzak Hristiyan ülkelerdeki son gelişmeleri de yakından takip eden genç sultan, iyi bir devlet adamıydı ve çağın siyasi durumunu çok iyi kavramıştı.

II. Murat esas olarak bir barış adamıydı. Halkına yaklaşımı yardımsever ve korumacıydı. Sıradan giysiler giyip gizlice halkın arasında dolaşırdı. Kibarlığı, cana yakınlığı, hoşgörüsü ve olgun kararlarıyla tanınırdı. Fakat Avrupa ve Asya’daki düşmanları savaş tehditlerini yağmur gibi tepesine indiriyordu. Bu düşmanlar Murat’ın içindeki gizli savaşçı ruhunu ve askeri dehayı canlandırdılar.

Murat’ın ana hedefi, ülkede hala yer yer süregelen dinsel ve toplumsal huzursuzluğu dindirip iç düzeni sağlamak ve 1402 felaketinden sonra yaşanan kargaşanın yaralarını sarmaktı. Barış pazarlığında ve anlaşmalara uyulmasında adil ve dürüst davranırdı. Barışı sadece halkı için değil aynı zamanda kendisi için de istiyor, yalnız bedenin değil, aklın ve ruhun zevklerini yaşamak için boş zamanı ve huzuru özlüyordu. Doğasının bu yanı uğruna tahtını genç oğluna terk edecek ama yerine dönmek zorunda kalacaktı.

1.6- II. Murat’ın İstanbul Kuşatması ve Küçük Mustafa İsyanı (1422 – 1423)

Konstantinopol’ü ilk kuşatan Müslüman hükümdar Fatih Sultan Mehmet değildi. Ondan önce bu kadim şehir onlarca kez Müslümanlar tarafından kuşatma altına alınmış ama bir türlü ele geçirilememişti. Fatih’in babası Murat da bu konuda bir girişimde bulundu. Tahta geçtikten bir yıl sonra, 1422’de, Konstantinopol’ü kuşatmaya aldı. Şehrin surlarına saldırmak için ilk kez toplar ve hareket edebilir kuleler kullandı. Fakat sur içindeki Rumlar, şehri başarılı bir şekilde savundular. Bizans İmparatorluğu’nun başkenti, asla ele geçirilemeyecek, aşılmaz bir kale gibiydi. Ayrıca II. Murat’ın kardeşi olan Şehzade Küçük Mustafa ayaklanmıştı ve bu sorun Konstantinopol’ün fethinden daha mühimdi.

Karamanoğulları ve Germiyanoğulları beylerinin kuvvetlerini arkasına alan 13 yaşındaki Küçük Mustafa önce Bursa’yı kuşattı ardından da İznik’i ele geçirdi. Burada İbrahim Paşa Sarayı’na yerleşip padişahlığını ilan ettirdi. Bunun üzerine Murat, 6 Eylül 1422’de Konstantinopolis kuşatmasını kaldırıp Anadolu yakasına geçti. Şubat 1423’te Küçük Mustafa hamamda yıkandığı bir sırada yakalandı ve boğulup idam edildi. Böylece Murat önemli bir iç karışıklıktan kurtulmuştu.

Aslında Şehzade Mustafa’nın isyanı, azgın vasal “Büyük Karaman”ın eseriydi. Karamanoğlu İbrahim Bey bundan sonra iki kez daha ayaklandı ve Murat onu iki kez daha yenmeyi başardı. Fakat her seferinde Murat’la yaptığı bir anlaşmaya göre vasal statüsünü korudu. Yani toprakları Osmanlı Devleti’ne katılmadı.

Vasallık kendinden siyasi ve askeri anlamda daha güçlü olan komşusuna haraç adı altında dönemsel vergi veren ya da değerli hediye gönderen devlet anlamına geliyordu. Böylece Osmanlı, zayıf olan devletleri haraç vermeye zorlamakla bir anlamda caydırıcılık uygulayıp maliyesine hiçbir gider olmadan katkıda bulunurken, bir anlamda da bu ülkeye yapabileceği askerî harekâtın masraflarından kaçınmış oluyordu. Öte yandan, bu zayıf devletler de bağımlılığı kabul etmekle birlikte, gerek felaketle sonuçlanacak bir savaşın yıkımından kendini korumuş oluyor, gerekse Osmanlı’dan yapılan tacizlerden bağışık kalıyor, ayrıca siyasi bütünlüğünü ve bağımsızlığını korumaya da devam etmiş oluyordu. Bu uygulama ilerleyen yüzyıllarda da devam edecek ve Osmanlı’nın birçok vasalı olacaktı.

1.7- Selanik’in Fethi (1430)

Yıl 1425’e geldiğinde Bizans İmparatoru II. Manuil’in ölmesi üzerine Murat yeni imparator VIII. İoannis’le bir anlaşma imzaladı. Buna göre İstanbul kuşatması erteleniyor, fakat Bizans İmparatorluğu’nun boynuna geçirilen ip biraz daha sıkılıyor, imparatorluğun elinde şehir surlarının dışında pek az toprak kalıyordu. Bu Osmanlı için fena bir anlaşma sayılmazdı. Bir başka güzel haber ise bundan üç yıl sonra geldi. 1428’de erkek çocuğu olmayan Germiyanoğulları Beyliği hükümdarı II. Yakup Bey ölmüştü. Vasiyetinde memleketinin Osmanlı mülküne katılmasını istemişti. İstek yerine getirildi ve böylece Osmanlı toprakları biraz daha genişledi.

1430’da ise Avrupa’daki iki güç, Macaristan’la Venedik, Bizans İmparatorluğu’nun parçalarını sahiplenmek için yarışmaya başladılar. Macarlar, Konstantinopolis’i de kapsayacak bir Pan-Slav İmparatorluğu’nun hayalini kuruyorlar, Venedikliler de denize hâkimiyetlerini perçinlemek istiyorlardı. İmparator İoannis, uzun süredir Osmanlılarla Rumlar arasında kavga konusu olan önemli Selanik limanını Venedik Cumhuriyeti’ne satınca Murat harekete geçmek zorunda kaldı. 1430’da şehre saldırdı ve zapt etti. Dört günlük kuşatmadan sonra fethedilen Selanik böylece Osmanlı Devleti’ne katıldı. Bu işte Venediklilerin kaybı müthişti. Ama yine de Murat, askerlerinin şehir halkını katletmesini önlediği gibi, bir barış antlaşmasıyla Venediklilere ülkede serbestçe dolaşmak ve sahip olduğu bütün beldelerde deniz ticaretini ellerinde bulundurmak haklarını tanımıştı.

1.8- Arnavutluk İsyanları (1432 – 1436)

Osmanlıların Selanik’i fethetmesinden sonraki iki yıl barış içinde geçse de takip eden yıllarda Arnavutluk isyanları başladı. Osmanlı akıncıları Arnavutluk’a ve yerel Arnavut beylerine karşı bir dizi hücum gerçekleştirdi. Yuvan Kastrioti adlı Arnavut beyi ancak II. Murat’ın egemenliğini kabul etmek suretiyle bu akınların önüne geçebildi. Hatta dört oğlunu Edirne’deki Osmanlı sarayına rehin bırakmak zorunda kaldı. Oğulları burada eğitim alacak, Osmanlı kültürüne göre yetiştirilecek ve Müslüman olacaklardı. Bu çocuklardan en küçüğü olan Gjergj Kastrioti’ye Osmanlılar tarafından İskender Bey adı verilmişti. Sonradan göreceğimiz gibi İskender Bey’in içerisindeki milli duygular zamanla canlanacak ve onu Osmanlı Devleti’nin başına bela olmuş en büyük karakterlerden biri yapacaktı.

2- Fatih’in Erken Dönemleri

Fatih Sultan Mehmet’in yetişkin hayatını ve sultanlığını iyi anlamamız için önce çocukluğunu, eğitim yıllarını ve tahtın nasıl ona kaldığını anlamamız lazım. Bu yüzden gelin size cihan fatihinin ilk yıllarını biraz anlatayım.

2.1- Şehzade Mehmet’in Doğumu (30 Mart 1432)

Selanik’in fethinden sonraki dönemde Sultan Murat zamanını başkent Edirne’deki sarayında geçiriyordu. Orada, 30 Mart 1432 Pazar gününün şafağında üçüncü oğlu Şehzade Mehmet doğdu. Daha çok dadısı tarafından büyütülen Şehzade Mehmet sıkıntılı bir dönemde, iki amcasının hayatına mâl olan bir hastalık salgını sırasında dünyaya gelmişti. Çocuğa verilen ve Muhammed’in Türkçeleşmiş versiyonu olan Mehmet adı Murat’ın babasından geliyordu.

Murat bu çocuğun iki kez tahta çıkacağını ve Orta Çağın en güçlü figürlerinden biri olacağını aklından bile geçirmemişti. Onu hiçbir zaman tahtın varisi olarak düşünmedi. Çünkü Mehmet’in ayrı anadan olma iki abisi vardı. Alaaddin Ali ve Ahmet. İkisinin de anneleri saygın ailelerdendi oysa Mehmet’inki belirsiz, büyük bir olasılıkla da Hristiyan kökenli bir köle kadındı. Dolayısıyla yeni doğan çocuk babasının en sevdiği oğlu değildi. Yani Murat’a göre Mehmet’in sultan olma şansı epey zayıftı.

Mehmet’in annesinin kim olduğu hala kesin olarak bilinemiyor. Günümüze bazı kısımları kalmış bir vakfiyede, ondan “Hatun binti Abdullah” yani “Abdullah’ın kızı” olarak söz ediliyor o kadar. Yerli ve yabancı önemli tarihçiler arasında Fatih’in annesinin gayrimüslim olduğu konusunda ittifak var. Önemli Türk tarihçi Halil İnalcık’a göre Fatih’in annesi bir cariyeydi ve Hristiyan’dı. Babasının ismi bilinmediği için vakfiyede kendisine “Hatun binti Abdullah” denmişti. Bu ibare onun mühtedi yani İslamiyet’i sonradan kabul eden olduğunu gösteriyor. Zira o dönemde İslamiyet’i sonradan kabul edenler asıl babalarıyla değil jenerik isim olarak Allah’ın kulu anlamına gelen Abdullah’la isimlendirilirdi.

Fatih’in annesi Türk olmadığına göre Rum, Slav belki de İtalyan’dı. Bunu bilmiyoruz fakat her halükarda Hristiyan kökenli olduğundan eminiz. Mezarı bugün Bursa’daki Hatuniye Türbesinde bulunuyor. Bu türbenin 1449 tarihli kitabesinde isim belirtilmemiş ama yapının II. Mehmet tarafından annesi için yaptırıldığı yazıyor. Bursa’daki bir mahkeme kaydında ise Fatih’in annesinin ismi Hüma Hatun olarak geçiyor. Hüma ismi kendisine Acem efsanelerindeki cennet kuşu “hüma”dan esinlenilerek verilmiş.

Mehmet’in annesinin kimliğini bilmediğimizden anne tarafından atalarını da inceleyemiyoruz. Bu talihsiz bir durum çünkü Mehmet’in temel kişilik özelliklerinin önemli bir kısmını anne tarafından aldığı açık. Hem Osmanlı hem de Bizans kaynaklarına göre, Mehmet’in kişiliği babasından da dedesinden de çok farklıydı.

2.2- Çocukluk Döneminde Yaşananlar

Mehmet hayatının ilk yıllarını Doğu geleneğine uygun şekilde Edirne sarayındaki haremde geçirdi. Sonra 1434 yazında muhtemelen annesi ve sütninesiyle birlikte Anadolu’nun doğusuna, Amasya’ya gönderildi. Küçük şehzade Mehmet Amasya’ya geldiği sırada, o şehirde doğmuş olan abisi Şehzade Ahmet oranın sancakbeyiydi.

O zamanlarda sultanların oğullarını ve muhtemel varislerini eğitilmeleri için Anadolu’nun içlerine göndermeleri adettendi. Bu ayrıca halk ve asker ayaklanmaları çıkması olasılığına karşı da tedbir olarak uygulanan bir yöntemdi. Gönderilen kişiler genellikle yüksek mevkili güvenilir şahısların gözetimi altında yerel valilik yapardı. Sarayda, rekabetten kaynaklanan husumetleri önleyen bu barışçıl yönteme ilk son veren kişi kardeş katli yasasını çıkaran II. Mehmet olacaktı.

Fakat Mehmet’in abileri erken öleceklerdi. 1437’de Şehzade Ahmet daha yirmisine gelmeden Amasya’da ansızın öldü. Ölüm sebebi asla netliğe kavuşmadı. Sancakbeyliği 5 yaşındaki Şehzade Mehmet’e geçti. Önemli kararları çocuk yaştaki Mehmet değil, babasının ona atadığı danışmanları veriyordu. Bu arada Mehmet’in diğer abisi Alâaddin Ali ise Manisa’ya sancakbeyi olarak atanmıştı.

Haziran 1439’da II. Murat, başkent Edirne’deki devlet personelinde önemli değişiklikler yapma ihtiyacı duydu. Muhtemelen Rum kökenli bir mühtedi olan Sadrazam İshak Paşa’yı, yıllarca kendisinin gözdesi olmuşken ansızın görevinden aldı. Onun yerine, fertleri imparatorlukta nesiller boyu üst düzey mevkilere gelmiş, şanlı bir Türk sülalesinden olan Çandarlıoğlu Halil Paşa’yı getirdi. İshak Paşa ikinci vezir oldu. Üçüncü vezirliğeyse Arnavut kökenli olan Zağanos Paşa’yı uygun gördü.

Çandarlıoğlu gibi köklü ve soylu Türk aileleri İshak ve Zağanos gibi Türk olmayan devlet adamlarına hoşnutsuzluk ve şüpheyle bakıyorlardı. Özellikle II. Murat’ın devşirmeleri yüksek mevkilere getirdiği 1438 dolaylarında iki kamp arasındaki düşmanlık iyice artmıştı. Dolayısıyla bu yeni düzenlemede soylu Türklerin baskısı etkili olmuş olabilir. Bu düşmanlık Murat’ın 30 yıllık saltanatı boyunca devletin kaderini belirleyen kritik bir etken olacaktı.

1439 güzünün sonunda yönetimdeki değişiklikten hemen sonra Edirne’de iki şehzadenin, Alâaddin Ali ve Mehmet’in sünnet törenleri yapıldı. Kutlamalar sona erdikten sonra sultan, Anadolu’daki sancakbeylerinin yerlerini değiştirmeye, Alaaddin Ali’yi Amasya’ya, Mehmet’i ise Manisa’ya göndermeye karar verdi. Nedenlerini tam olarak bilemediğimiz bu kararda, Şehzade Ahmet’in trajik ölümü etkili olmuş olabilir.

2.3- Sırbistan’ın İlhakı (1439)

Başkentte bir yandan bu gelişmeler yaşanırken, bir yandan da aynı yıl Sultan Murat önemli bir sefere çıkacaktı. Kutsal Roma İmparatoru Sigismund’un 1437’de vâris bırakmadan, dolayısıyla da hanedanına son vererek ölümü Balkanlar’da Macarların saldırganlık ruhunu uyandırmıştı. Bu olayın üzerine Tuna’nın güneyindeki bölge üzerinde egemenlik kurmanın, böylece Osmanlıların Sırbistan üzerindeki kontrolünü pekiştirmenin gerekli olduğunu anlayan Murat harekete geçti. Üç aylık bir kuşatmadan sonra Ağustos 1439’da, Sırbistan’ın Semendire şehrini ele geçirdi. Böylece Osmanlılar Sırbistan’ın neredeyse tamamının hâkimi olmuştu. Artık Türklere Bosna yolu açılmıştı. Türk akıncıları, civarı önceden işgal edilmiş olan Saraybosna’dan Yayça yakınlarına kadar, neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan, geçtikleri yerleri yağmalayarak ilerledi. Kuzeyde Macaristan’ı Osmanlı istilasından koruyan tek şey ise Belgrad engeli oldu.

2.4- Belgrad Kuşatması (1440)

Murat’ın sıradaki hedefi Belgrad’tı. Bu güçlü kale bir takasta Macaristan’a verilmişti. Sava’yla Tuna Nehirlerinin kesiştiği yerde bulunduğundan, insan yapımı surlarının yanı sıra doğa tarafından da korunan bu önemli kale, 1440’ın Nisan ayında Türk kuvvetleri tarafından kara ve nehirden kuşatıldı. Fakat şehir alınamadı. Murat geri çekilme emri verdi. Hristiyan aleminin sınırlarını koruyan bu kale görevini en azından şimdilik yerine getirmişti.

Murat birkaç aylık kuşatmadan sonra Belgrad’ı ele geçirmeyi başaramamıştı. Fakat Sigismund’un ölümünden yararlanarak Eflak üzerinde otorite sağladı ve Tuna’nın üzerinden Macaristan içlerine akınlarını sürdürdü. Aynı zamanlarda bir hükümdar arayışı yüzünden çalkantı içinde olan Macaristan, Lehistan’ın hükmü altına girme yolunu seçti. Leh hükümdarı III. Ladislas şimdi her iki ülkeyi yönetiyordu. O sıralarda ona destek olacak olan Hünyadi Yanoş adında bir Macar ulusal kahraman ortaya çıktı. Hünyadi bundan sonra 20 yıl boyunca Türklerin başına bela olacaktı.

2.5- Hünyadi Yanoş’un Zaferi (1441 – 1442)

Hünyadi, Eflak kökenli soylu bir ailenin üyesiydi. Ona müteşekkir olan Kral Ladislas adına Erdel’in büyük bir bölümünü, zaman içinde de Macaristan’ı yönetmeye başlamıştı. Macarlarla Sırplar için Doğu Hristiyanlığının umudu olan, bu toprakları onların deyimiyle kâfir Türklerden kurtarmayı ve birliğini sağlamayı vaat eden romantik “Beyaz Şövalye” idi.

Güney Macaristan sınırının 350 kilometresini kontrol eden Erdel Voyvodası Hünyadi, 1441’de Belgrad’daki karargahından Türk taşra topraklarına akınlar düzenlemeye başladı. Semendire Kumandanı İshak Bey’i ağır bir yenilgiye uğrattı. Mezid Bey’i öldürdü ve Osmanlı akıncı birliklerini tamamen imha etti. Hünyadi’nin büyük zaferinin haberi kısa sürede çok uzaklara kadar yayıldı. Macaristan’ın müttefiki Durad Brankoviç’e ganimet yüklü bir at arabası gönderildi. 1442 yılının Eylül ayında Mezid Bey’in intikamını almak isteyen Şehabettin Paşa, Hünyadi’ye karşı koymak istedi. Fakat o da Vazag Muharebesi’nde aynı akıbete uğrayıp yenildi ve büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kaldı.

Osmanlı kuvvetlerine karşı birkaç zafer kazanan ve onları büyük kayıplara uğratan Hünyadi Yanoş’un keyfi yerindeydi. Sultan Murat şimdilik savunmada kalan Macarların kısa süre sonra büyük çaplı bir saldırıya geçeceklerini anlamıştı. Dağılmış Macaristan orduları kazandığı başarılarla moral bularak tekrar birleşmeye başladı. Herkes din düşmanı Müslümanlarla savaşıp onları Avrupa’dan kovmaktan söz ediyordu. Hünyadi Yanoş ulusal bir kahraman ve kurtarıcı olarak görülüyordu. Ele geçirdiği Osmanlı bayraklarını ve yadigarlarını topraklarındaki kiliselere doldurup teşhir etmeye çok meraklıydı. Bu hareket Hristiyanların şevkini artırıyordu. Buralarda şükran duaları ediyor ve yapacakları büyük savaş için cesaret topluyorlardı.

Hünyadi’nin zaferinin haberi Macar sınırlarının çok ötesine kadar yayılmıştı. Görünüşe göre tüm Batı Dünyası Müslümanlarla savaşmayı giderek daha çok istiyordu. Fakat Batılı hükümdarların çoğu Papa’nın Kutsal Savaş çağrısını umursamadı. Haçlı seferine genel olarak kayıtsız kalınmasının önemli bir nedeni, Bizans imparatorlarına karşı duyulan derin nefretti. Bu seferden en çok onların çıkar sağlayacağı düşünülüyordu. Doğrudan destek verenler yalnızca tehdit altında olan ülkelerdi.

2.6- Karamanoğlu İbrahim Bey’in İsyanı (1443)

Bütün Balkan yarımadasına, Macaristan’a, hatta Almanya’ya kadar usta casuslarını yerleştirerek bir istihbarat ağı kurmuş olan Murat, kendisine ve devletine karşı düzenlenecek büyük seferin haberini almıştı. Karamanoğlu İbrahim Bey’in Anadolu’daki komşu Osmanlı vilayetleri üzerindeki emellerinden de aynı şekilde haberdardı. Bununla beraber İbrahim’le Macar kralları arasında Osmanlılara karşı ortak bir saldırı düzenlemek adına yapılmış bir anlaşma da söz konusuydu.

Günümüzde Budapeşte olarak birleşen iki şehirden biri olan Buda’da büyük bir haçlı seferinin hazırlıkları yapılırken, Karamanoğlu İbrahim Bey, 1443 baharında, Anadolu’da saldırıya geçti. İbrahim aynı zamanda II. Murat’ın kız kardeşiyle evliydi. Yani Murat’ın eniştesiydi. Murat, eniştesine karşı düzenlediği seferi bizzat yönetti. Amasya’daki oğlu Şehzade Ali’ye haber gönderip hemen kendisine katılmasını istedi ve birlikte asiyi kısa sürede dize getirdiler. Alaaddin Ali, savaşta büyük bir cesaret ve feraset sergilemiş ve herkeste hayranlık uyandırmıştı. İbrahim Bey barış istedi ve bu istediğini elde etti. Bunda karısının, yani Murat’ın kız kardeşinin araya girmesinin payı büyüktü. Sultan daha sonra oğluyla birlikte Bursa’ya döndü ve orada ayrıldılar.

2.7- Şehzade Ali’nin Trajik Ölümü (1443)

Karamanoğlu’nun isyanından sonra tuhaf bir trajedi gerçekleşti ki sırrı asla çözülemedi. 18’indeki Şehzade Alaaddin Ali, Amasya’da, 6 ve 18 aylık olan iki oğluyla birlikte öldürüldü. Hanedanın tüm bir kolu tek gece içinde sönüp gitmişti.

Murat en gözde oğlu olan Şehzade Ali’nin ani ölümünün haberini alınca adeta yıkıldı. Böylece şimdi tek veliaht konumunda olan 11 yaşındaki Şehzade Mehmet, babası tarafından Manisa’dan Edirne’ye çağırıldı. Oğlunun eğitimsizliği Murat’ın üzerinde şok etkisi yaptı. Şehzade Mehmet’in fevri, dik kafalı bir mizacı vardı ve en ufak nasihate uymayı bile reddediyordu. Hocalarına karşı koyarak açıktan açığa meydan okuyordu. Yani eğitilmesi zor bir çocuktu.

Ama buna rağmen genç şehzade artık devlet işlerini öğrenmek için Edirne’de babasının yanında yaşamak istiyordu. Saraya çok kritik bir zamanda gelmişti. Babası Murat, Anadolu’dan Avrupa’ya henüz dönmüşken, 1443 yılının Temmuz ayında Hristiyan ordularının Buda’dan güneydoğuya doğru yola çıktığı haber alındı.

2.8- Osmanlı’ya Düzenlenen Haçlı Seferi (1443)

Tarihin bu evresinde Batı’dan istediği desteği bulamayan Hünyadi, genç kral Ladislas’la birlikte küçük ama etkileyici bir Haçlı ordusu kurmuştu. Deneyimli bir savaşçı olan Hünyadi, 25 bin atlı ve okçudan oluşan öncü birliğe, kardinal-vekil Julian Cesarini ve topraksız Sırp prensi Durad Brankoviç’le birlikte kumanda ediyordu. Ordu, hala Türklerin elinde olan Semendire’nin yakınından Tuna’yı geçip güneye doğru ilerlemeyi sürdürdü. Ciddi bir direnişle karşılaşmadılar. 25 binlik orduya, yolda 8 binden fazla atlı ve yaya Sırp katıldı. Bu birleşik ordu, bir Osmanlı kuvvetiyle ilk kez 3 Kasım 1443’te Bolvan Kalesi’yle Niş Şehri arasında karşılaştı. Burada Osmanlıları yenilgiye uğrattılar ve Niş’i ele geçirdiler. Ardından Despot Durad Brankoviç’i Sırbistan’daki topraklarının başına koydular.

Daha sonra Sofya’ya vardılar. Bulgarlar sevinçten deliye dönmüştü. Kardeşleri Slavları ve Lehleri coşkuyla karşıladılar. Artık Haçlılar bir haftada Edirne’ye ulaşacaklarını düşünüyorlardı. Peşinde uzun bir yiyecek kervanıyla ilerleyen ordu hedefine yaklaştıkça Türklerin direnişi artıyordu. Dağ geçitlerinden geçen yollar çoğu kez Türkler tarafından düşürülen kayalarla tıkanmış oluyordu. Tüm olumsuzluklara rağmen bir noktaya kadar oldukça başarılı oldular. Ama sonunda Noel günündeki bir zaferlerinden sonra hava koşullarıyla bunun sonucu olan erzak ulaştırmadaki güçlükler ve giderek artan Türk baskısına yenik düştüler. Hünyadi, Buda şehrine çekilmeleri emrini verdi. Soğuktan bitkin düşmüş ve açlıktan iskelete dönmüş Haçlı askerleri Hristiyan ilahileri okuyarak başlarında Kral Ladislas’la oraya vardılar. Tüm bu harekat onlara göre çok zor bir görevdi ve seferi önemli bir zafer saydılar. Osmanlıları Avrupa topraklarından önemli ölçüde püskürtmüşlerdi. Macar halkı Haçlı ordusunu zafer sevinciyle karşıladı. Sonra da hep beraber katedralin yolunu tutup Tanrı’ya şükrettiler.

2.9- Segedin Antlaşması (Haziran 1444)

Murat, Haçlı kuvvetlerini Tuna’nın ötesine kadar kovalamaktan vazgeçmişti. Zaten büyük bir askeri zayiat vermişti. Segedin’de 10 yıl süreyle geçerli olacak, Osmanlıların aleyhine olan bir barışın pazarlığını yaptı. Segedin Antlaşması’na göre, daha önce ilhak edilen Sırbistan’la Eflak Osmanlı Devleti’nin eyaleti olmaktan çıkıyor, Macarlar ise Tuna Nehrini aşmamayı ve Bulgaristan üzerinde hak iddia etmemeyi yükümleniyorlardı. Böylece II. Murat’ın 23 yıl süren hükümdarlığı sırasında Osmanlı Devleti’ne katmış olduğu toprakların büyük bir kısmı tekrar elden çıkmış oluyordu. Murat zaten bir barış adamıydı ve çok sevdiği oğlunun ölümünün depresyonu da onu iyice yormuştu. Bu şekilde en azından batıda barışı sağladığını düşünüyordu ve belki yakında bu dünya işlerinden bile uzaklaşabilirdi. Bu yüzden anlaşmaya bağlı kalacaklarına Ladislas İncil, Murat ise Kur’an üzerine yemin etti.

2.10- Devşirme Sistemi

Osmanlı Devleti’nde birliğin sağlandığı bu sıralarda Murat, güçlü bir merkeziyetçi hükümet kurmak için yapıcı adımlar atmaya girişti. Özellikle ordusuna çok düşkündü. Başlıca aracı olarak yeniçerilerin sayısını artırdı ve etki alanlarını genişletti. Ayrıca 1438’den sonra devşirme sistemini başlatan da oydu.

Devletin asker ve yönetici ihtiyacını karşılamak için Hristiyan ailelerin erkek çocuklarından sağlıklı, düzgün ve zeki olanlarının seçilerek başkente getirilmesi ve çok iyi bir eğitim döneminden sonra devlet hizmetlerinde istihdam edilmesine devşirme sistemi deniyor. Osmanlı’da birçok komutan ve devlet adamı devşirme kökenliydi. Daha önceki İslam devletlerinde görülmeyen bu işlem, önceleri askere duyulan ihtiyaç, daha sonra da nitelikli yönetici yetiştirmenin bir yolu olarak uygulandı.

Devşirme sisteminin gücü ve önemi, öncelikle ünvanların babadan oğula geçmeyişinden ileri geliyordu. Bu sistem eskisinden farklı olarak yerli bir aristokrasinin doğuşunu engelliyordu. Böylece saltanatın mutlak gücü rekabetlerden korunmuş oluyordu. Torpil, adam kayırma, memleketçilik gibi işler devşirme sistemi sayesinde engellenmiş oluyordu. Eğer diğer türlü olsaydı yani yönetici sınıfı Türk ve Müslüman kökenli seçilseydi bunlar sultanın kölesi olsalar bile kendi gruplarını oluşturabilir ve aşiretleşebilirlerdi. Köylüleri ezebilir, vergi ödemek istemeyebilir, yerel otoritelere başkaldırabilirlerdi. Halbuki Hristiyan kökenli devşirmelerin böyle şeyleri yapması olanaksızdı. Ne de olsa ailelerinden uzakta yaşıyor ve dinleri değiştiriliyordu. İslam dinine geçen bu kişiler birkaç yüzyıl boyunca Osmanlı askeri ve sivil hayatına damgalarını vuracaklardı.

Bu sistemin esas kaynağı sultanın saray duvarlarının arasındaki iç oğlanlarına mahsus Enderun Mektebiydi. Buranın amacı kalıtımsal bir sultanın egemenliğinde, kalıtımla geçmeyen, sadece değer ve liyakat ilkesine dayalı bir yönetici sınıfının seçimi ve geliştirilmesiydi. Böylece, Osmanlı Devleti için o devrin aristokrasi dünyasında eşi olmayan liyakata dayalı bir sınıf geliştirilmiş oluyordu. Mehmet sultan olduğunda babasından aldığı bu mirası koruyacak ve Enderun Mektebini daha da genişletip geliştirecekti. Böylece Enderun Mektebi, böylesi umut vaat eden mezunlarının arasından bundan sonraki beş sadrazamdan dördünü çıkaracaktı. Bu okul, Fatih Sultan Mehmet tarafından saptanmış ana çizgiler uyarınca 350 yıl boyunca Osmanlı tarihine önemli ve kalıcı katkılarda bulunacaktı. Devşirme sistemi Osmanlı İmparatorluğunun başarısının kilit taşı olacaktı.

Devşirme sisteminden çıkan yeniçeriler ise aslında “yeni” askerler değildi; bu piyade askerlerinin kökeni, Osmanlı tarihinin ilk yıllarına dayanıyordu fakat devleti korumalarını ve gerektiğinde saldırılarda liderlik etmelerini sağlayan katı eğitimi, askeri disiplini ve sıkı organizasyonu onlara kazandıran kişi II. Murat’tı.

Yeniçeriler için vatan, yuva ve aile sevgisinin yerini din, itaatkarlık ve ganimetlerle güzel kadınlara duyulan arzu almıştı. Ebeveynsiz ve akrabasız olan, memleketlerine ve anayurtlarına yabancılaşmış bu mühtediler hayatta savaşmaktan başka amaç ve üstlerine itaatten başka görev bilmiyorlardı. Ortak iradeleri yalnızca düşmanı değil, kendi sultanlarını bile korkudan titretiyordu. Osmanlı tarihinde pek çok hükümdarın kaderi tamamen onların arzusuna bağlı olmuştu. Sayılarının görece azlığını düşündüğümüzde etkililikleri hayret vericiydi. Yeniçeriler, başkentteki tek düzenli asker zümresi oldukları ve onlara karşı koyabilecek başka bir zümre olmadığı için sahip oldukları büyük gücü sık sık suistimal ediyorlardı.

Sefer sırasında her mangaya bir onbaşı kumanda ederdi ve her manganın kendi yük atı, çadırı ve hazinesi vardı. Yeniçeriler ordugahlarının tertipliliğiyle ünlüydü. Ahlaki açıdan kesinlikle bütün hasımlarından daha üstündüler. Küfretmeleri, kumar oynamaları ve tartışmaları kesinlikle yasaktı. Mutlak temizlik de görevleri arasındaydı. İnançları abdest almalarının yanı sıra ayık kalmalarını da sağlıyordu çünkü içki içmeleri yasaktı. İyi beslenirlerdi çünkü sultan onlara yiyecek ve cephane sağlamaya büyük özen gösterirdi. Yeniçeriler o dönemde Balkanlardaki en disiplinli, en yetenekli ve en korkulan askerlerdi. I. Murat’ın temelini atmış olduğu bu askeri birim II. Murat’ın geliştirdiği devşirme sistemiyle birlikte Osmanlı Hanedanının geleceğini sağlam temeller üzerine oturtuyordu.

2.11- Şehzade Mehmet’in Rumeli Eyaletlerinin Valisi Oluşu (Haziran 1444)

Murat Segedin Antlaşmasıyla resmi olarak arkasını sağlama aldıktan sonra tüm dikkatini kendisi için sürekli tehdit oluşturan Anadolu’daki Karamanoğlu İbrahim Bey’e yöneltebildi. İbrahim o sıralar Macaristan’la gizli bir anlaşma içerisindeydi. Edirne halkı olacakları korkuyla bekliyordu.

Anadolu’da durum son derece acildi. Sultan Murat, Rumeli’nin idaresini, sınırsız güvendiği sadrazamının yani Çandarlı Halil Paşa’nın gözetiminde 12 yaşındaki oğlu Mehmet’e bırakmaya karar verdi. Şehzade Mehmet Rumeli bölgesinin saltanat naibi olmuştu. Bu adım Halil’le diğer vezirler arasında kaygıya yol açtı. Çocuğun yaşına göre uyanık ve erken gelişmiş olmakla beraber, böylesi bir sorumluluğa henüz hazır olmadığını düşünüyorlardı.

Murat, 12 Temmuz 1444’te askerleriyle birlikte Boğaz’ı geçti ve Avrupa’ya neredeyse üç ay boyunca dönmedi. Bu süre içinde Rumeli’yi genç Şehzade Mehmet, sert öğretmeni Molla Hüsrev’in ve sadrazam Halil Paşa’nın danışmanlığıyla yönetecekti. Kazasker olan Molla Hüsrev, imparatorluğun her iki bölümünde en yüksek tüzel yetkiliydi. Dolayısıyla sadrazamdan sonraki en güçlü kişiydi.

2.12- Mehmet’in Hurufilik Mezhebine Duyduğu Sempati

Mehmet’in bu ilk hükümdarlık tecrübesi ilginç olaylara sebep oldu. Son derece gururlu ve yaşına göre çokbilmiş olan Mehmet çok geçmeden kendi bildiğini yapmaya başlamıştı. Babasının Edirne’den ayrılmasından kısa süre sonra ilginç bir dinsel hareketin başındaki İranlı bir din adamını desteklemeye başladı. Mehmet’in bu hareketi Murat’ın kurmayları arasında kaygı yarattı. Bu kişi, İslam’la Hristiyanlık arası ve genel inançlara aykırı görüşler savunan bir tarikatın, Hurufilerin lideriydi. İnsanlar sürüler halinde İslamiyet ve Hristiyanlık arasında uzlaşma vaat eden bu vaizin peşine takıldı. Mehmet de adamın öğretisine yakınlık duyarak onu sarayına davet etti. Ardından şehirdeki insanlar arasında yandaş aradı.

Genç şehzadenin bu tutumu, başında Müftü Fahreddin-i Acemi ile muhafazakâr bir Müslüman olan Sadrazam Halil Paşa’nın bulunduğu dinsel müessesenin telaşını ve öfkesini uyandırdı. Öğretilerini yaymakta olan İranlıyı yakalamak için harekete geçtiler. Adam kaçarak Mehmet’in yanına sığındı. Fakat genç naip Mehmet’in bu konuda yapabileceği pek bir şey yoktu. Sonunda konuğunu müftüye teslim etmek zorunda kaldı ve müftü de camisindeki minberden İranlıyı öylesine suçladı ki galeyana gelen kalabalık adamı kazığa çakarak yaktı. Ateşi canlandırmak için fazlaca yaklaşan müftünün bu arada sakalı tutuşmuştu. Sapkın fikirlinin müritleri de aynı şekilde yakıldılar.

Bu ilginç olay Mehmet’in içinde İranlılara ve karşıt görüşte olanlara ilişkin bir meyil yarattı. Zaten kendisinin araştırmacı ve sorgulamacı bir karakteri vardı. Fakat bu yaşananlar, genç şehzadenin Osmanlı’nın dinsel ve toplumsal kurumlarıyla olan ilişkileri açısından kötü bir başlangıçtı. Gururunun zedelenmesi Mehmet’te yoğun bir içerlemenin tohumlarını saçtı. Dolayısıyla Çandarlı Halil’i hiçbir zaman bağışlamayacaktı. Çocukluğundan beri içine kapanık olan Mehmet’in yaşadığı bu türden krizler, soğuk ve mesafeli mizacını daha da kuvvetlendirecekti.

2.13- Yeniçerilerin Ayaklanması

Aradan çok geçmeden genç Rumeli Valisi yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı. Yeniçeriler efendileri kabul ettikleri Murat’a sadık ve saygılı olmalarına karşın, sultanın deneyimsiz ve dik başlı oğlunu sevmemişlerdi. 12 yaşındaki şehzadeden emir almak zorlarına gitmişti. Bu yüzden ayaklanma çıkararak kendilerine yapılan ödemelerin artırılmasını istediler. Bu istekleri geri çevrilince, bütün Edirne’ye yayılan bir yangın çıkardılar. Büyük pazar semtini kül eden bu yangını yağmalar ve katliam izledi. Düşmanca duygularının hedefi Mehmet’in danışmanı olan hadım Şehabettin Paşa oldu. Paşa çaresiz saraya sığınmak zorunda kaldı. Yeniçerileri yatıştırmak için sonunda ulufelerin artırılmasına razı olundu.

Yeniçerilerin Şehabettin’e karşı ayaklanmasını, kendi gücünü kanıtlamak ve genç Mehmet’e bir ders vermek için Çandarlı Halil’in kışkırtmış olması mümkün. Çünkü Halil Paşa, Şehabettin gibi Hristiyan kökenli devşirmelerin devlette en yüksek görevlerde bulunmasını istemiyordu. Böyleleri yönetici Müslüman ailelerin zararına yükseliyorlardı. Bu olaydan sonra Halil Paşa’yla Mehmet arasındaki soğukluk daha da arttı.

2.14- Yeniden Haçlı Seferi (Ağustos 1444)

1444 yazında Osmanlı üzerine yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesi ihtimali her zamankinden yüksek görünüyordu. Ne de olsa Trakya’da neredeyse hiç asker kalmamış hepsi Murat’la beraber Anadolu’ya geçmişti. Saltanat naibi Mehmet’in elinde, Rumeli’ye dağılmış garnizonlar dışında, en fazla 7-8 bin asker vardı. Dahası, Edirne’de halkın çoğunu kargaşaya ve paniğe düşüren tuhaf olaylar oluyordu.

Murat’ın Asya’da olmasını fırsat bilen Papalık elçisi Kardinal Julian Cesarini, Ladislas’ı, bir kâfire verilen sözün geçerli olmadığı bahanesiyle affetti. Murat’ın Kur’an’a Ladislas’ın ise İncil’e el basarak imzaladıkları anlaşma, Kutsal Üçlü ve Bakire Meryem adına bozuldu ve Haçlıların “zafer ve kurtuluş yoluna devam” amaçları kutsandı. Böylece, Ladislas ve Hünyadi Osmanlılara karşı yeniden bir ordu topladı. Sultanın yokluğu ve ordusunun uzakta oluşu hepsinin içini zafer umuduyla doldurmuştu.

Yollarının üstündeki Türk garnizonlarıyla yaptıkları çetin çarpışmalar yüzünden Haçlı ordusu ağır ilerliyordu. Fakat yine de Papalık donanması tarafından korunan Konstantinopolis’e kıyı şeridini takip ederek rahatça ulaşmayı umuyorlardı.

Neyse ki Murat, askeri becerisi sayesinde, Karamanlılarla yaptığı savaşı beklediğinden çabuk kazandı. İbrahim Bey daha fazla direnmenin boşuna olduğunu bir kez daha anladı ve sultanla çabucak barış antlaşması imzaladı. Hatta sultana asker yardımında bulunmayı bile önerdi. Böylece sadrazam, Anadolu’daki ordugaha ulaklar göndererek, sultana genç oğlunun başkentteki olaylarla başa çıkmaktan da, işgalcilere direnmekten de aciz olduğunu bildirdi. Murat hemen ordularıyla kuzeybatıya yöneldi. Ekim başında Çanakkale Boğazına ulaştığında, boğazın Hristiyan donanması tarafından ablukaya alınmış olduğunu gördü. Murat’ın emrinde 40 bin kadar asker vardı. Batılılar ise korktuklarından ve birçok yanlış söylenti duyduklarından bu sayının en az 100 bin olduğunu tahmin ediyorlardı.

Sultan, Trakya ordusundan geri kalan kuvvetlerin yolda kendisine katılmalarıyla güçlenerek, hızla Edirne’ye doğru ilerledi. Bu sırada Ladislas Bizans imparatoru VIII. İoannis’ten, destek için asker istedi ama imparator bu yükümlülüğünden kaçınmayı başarıp kenara çekildi. Sultan Murat’ı kendine düşman etmek istemiyordu. Osmanlı tarihinin en çetin savaşlarından birisi az sonra başlayacaktı.

2.15- Varna Muharebesi (Kasım 1444)

Sultan başkentte oğluyla görüştü fakat orada fazla kalmadı. Askerlerine cebri yürüyüş yaptırarak kuzeye, Varna’ya doğru gitti ve yedinci günde o şehrin yakınında, Hristiyanlardan yalnızca birkaç km ötede ordugâh kurdu. Hristiyanların durumu son derece kritikti; geri çekilme yollarını Osmanlılar kesmişti, bu yüzden de arkalarında yalnızca Varna şehri ve Karadeniz vardı; donanma görünürlerde yoktu.

Hünyadi Yanoş meydan savaşı yapmaya karar verdi. Karşılarında son katılan askerlerle birlikte artık 80 bin kişilik düzenli Osmanlı Ordusu vardı. Osmanlıların sayısı Hristiyanlarınkinden üç kat fazlaydı. 10 Kasım 1444’te sabah 9 dolaylarında, akıncılar ile azaplar ilk saldırıyı başlattılar; ardından da kıyamet koptu.

Ortada neyin söz konusu olduğunu çok iyi bilen iki taraf da var gücüyle savaştı ve ağır kayıplar verdi. Sonunda Haçlı askerleri dağılmaya başladılar. Hünyadi’nin onları yeniden bir araya getirmesine fırsat kalmadan, Kral Ladislas’ın öldüğü haberi geldi. Kral atından düşürülünce, Moralı yeniçeri Hoca Hızır onun kafasını kesip sultana götürmüş, sultan da kelleyi sırığa geçirtip savaş meydanının her tarafında gezdirtmişti. Hristiyanlara ders olması için ikinci bir mızrağa da bozulmuş olan anlaşma geçirilmişti. Bu manzara sadece askerlerin değil, Hünyadi’nin bile paniğe kapılmasına yol açtı. İki taraf da savaş meydanını terk etti. Osmanlı ordusu ordugahına düzen içinde dönerken, Hristiyanlar panik halinde dört bir yana kaçıyordu. Bu çarpışmanın ilham kaynağı olan Kardinal Julian Cesarini de selameti kaçmakta buldu ama sonunda ölmekten kurtulamadı.

Hristiyan ordusundan geri kalanlar, günlerce Tuna’ya doğru yürüdü ve çok azı evlerine ulaşabildi. Ordunun çok uzaklara dek dağılmış askerleri, bu son Haçlı seferinin tamamen başarısız olduğu haberini yaydılar. Türkler gözlerini karartıp, terk edilmiş Wagenburg’a saldırdılar ve tepeleme yüklü olan 150 yük arabasını kolayca ele geçirdiler. Bunun üzerine Rumeli Beylerbeyi Davud Bey, Tuna’ya kadar olan bölgede iki gün iki gece boyunca arama yaptı ve yakaladığı her Haçlıyı öldürdü, sultanın ordugahına da ganimetlerle döndü. Murat, İslam alemindeki bütün hükümdarlara mektuplar göndererek Haçlılara karşı zafer kazandığını bildirdi.

Yalnızca Osmanlı tarihinin değil, tüm Batı tarihinin de en önemli olaylarından biri olan Varna Muharebesi böylece sona ermişti. Hristiyanların Osmanlıları Avrupa’dan kovma umuduna ağır bir darbe indirilmişti. Papa’nın nüfuzu azalmıştı. Bunu takip eden yıllarda, Avrupalı Hristiyan aleminin üstüne karamsarlık çöktü. Haçlı ordusunun yenilmesine Kral Ladislas’ın Segedin’de İncil üstüne ettiği yemini bozmasının yol açtığı, Tanrı’nın bu saygısızlığı cezalandırdığı söyleniyordu. Özellikle Osmanlı İmparatorluğuna komşu devletler korkudan felç olmuştu. Bizans İmparatoru VIII. İoannis ise felaketi haber alınca hemen komşusu olan sultanla arasını olabildiğince düzeltmeye girişerek, ona değerli hediyeler gönderdi.

Murat Varna’dan dosdoğru Edirne’ye döndü. Kral Ladislas’ı öldürerek savaşın kaderini değiştiren yayabaşı Hızır’a Rumeli’de görkemli bir malikane verdi. Macar kralının bal dolu küçük bir fıçıda muhafaza edilen kellesini ise Bursa’ya gönderdi. Sevinç içindeki halk, o ürkütücü armağanı beklemek için şehir kapılarında toplandı. Nilüfer Çayında özenle yıkanan kafa, eski Osmanlı başkentinde, bir mızrağın tepesinde muzafferce gezdirildi.

Zağanos ve Şehabettin paşalar, genç yaşta Rumeli Eyaletleri valisi olan Mehmet’in otoritesini güçlendirmek için onu Varna Savaşı’na götürmek istemişlerdi. Ama Sadrazam Halil Paşa buna mâni olmuştu. Devşirme vezirlerle ittifak kurmuş olan Mehmet’in güçlenmesi işine gelmiyordu. Fakat yakında korktuğu başına gelecekti.

3- İlk Saltanatı ve Sonrasında Yaşananlar

3.1- II. Murad’ın Tahtı Kendi İsteğiyle Bırakması (1444)

1444 yılının sonunda, hayatının 40. Yılında olan Murat sebepleri muhtemelen asla öğrenilemeyecek bir şey yaptı: Durup dururken tahttan inmeye ve yerini oğlu Şehzade Mehmet’e bırakmaya karar verdi. Genç Mehmet artık yalnız Rumeli eyaletlerini vali olarak yönetmekle kalmayacak, bir padişahın bütün yetkilerine sahip olacaktı. Murat’ın neden böyle bir karar verdiğini bilmiyoruz. Çünkü oğlu geçen yaz saltanat naipliğini becerememişti. Daha bunu yapamayan bir çocuk koskoca devleti nasıl yönetecekti? Burada Murat’ın bu kararı şu iki sebepten dolayı almış olabileceğini düşünebiliriz:

Birincisi: Varna zaferi Murat’a, Tuna’ya kadar ki bütün bölgeler üzerindeki kontrolü tekrar kazandırmıştı. Batı sınırları artık güvendeydi. Doğuda da Karamanoğullarıyla bir barış yapmıştı. Dolayısıyla zaten kendisini yorgun hisseden ve en sevdiği oğlu Ali’nin ölümünün depresyonunu bir türlü üzerinden atamayan Murat artık emekliye ayrılabileceğini düşünmüş olabilir.

İkincisi ise: Hayatta kalan tek varisini, daha sağlığındayken tahta geçirip onun yerini sağlamlaştırmak istemiş olabilir. Böylece Mehmet erkenden hükümdar olmayı öğrenecek ve Osmanlı Devleti’nin bekası garanti altına alınacaktı.

Sebebi her ne olursa olsun vezirler bu durumdan hiç hoşlanmadı. Gencecik bir çocuğun devleti yönetmesi akıl işi değildi. Ama Murat, vezirlerinin, özellikle de sadrazam Çandarlı Halil Paşa’nın itirazlarına kulak asmadı. Aralarında ikinci veziri İshak Paşa’yla şarabdarı Hamza Bey’in de olduğu en güvendiği birkaç adamıyla birlikte başkentten ayrıldı ve Anadolu’ya geçti. Orada Menteşe, Saruhan ve Aydın bölgelerini kendine ayırdı. Saltanat sonrası hayatını, güzelliğiyle meşhur ve oğlunun kısa süreliğine sancak beyliği yaptığı Manisa’da geçirmeye karar vermişti.

Murat burada kendine çok hoş bir çevre yarattı, geniş bir vadiye bakan bahçelerle sarılı yeni bir saray inşa ettirdi. Hem bedensel zevklere hem de ruhani zevklere düşkün bir padişahtı. Gençliğini Amasya’nın yüksek kültür çevresinde geçirmiş olan Murat ilim ve edebiyata büyük değer veren ince ruhlu bir hükümdardı, şairliği ve hattatlığı vardı. Şairleri, sufileri, ilahiyatçıları ve edipleri etrafında toplayarak Gazi atalarının yaptıkları gibi dinsel bir topluluğun hayatını sürmeye, öğrenmeye, yazmaya, tefekkürle vakit geçirmeye ve dervişler gibi ibadet etmeye çalıştı. Türk dilinin Acemceyle Arapçadan ayrı bir kültürel ifade aracı olarak geliştirilmesi işine girişti. Türk tarihi incelemelerinde yeni bir hareketi teşvik etti. Osman Gazi’nin ünlü atalarının kahramanlıkları ve atalarının ait olduğu Oğuz aşiretinin kökenleri araştırılacaktı.

Murat oğluna özel danışmanlar olarak yine Sadrazam Halil Paşa’yla Kazasker Molla Hüsrev’i seçti. İtimat ettiği sadrazamı Halil Paşa’nın devlet idaresi konusundaki becerisine güveni tam olmasa böyle ciddi bir adım atmaya kalkışmazdı.

Genç Sultan Mehmet’in adını taşıyan ilk gümüş ve bakır paralar 1445’in ilk dört ayında Edirne, Ayasuluk, Amasya, Bursa ve Serez’de basıldı. Mehmet’in adına hutbe okundu. Sikke bastırma ve Cuma namazında adı okunma ayrıcalıkları, Müslüman hükümdarlara tanınmış başlıca iki imtiyazdı. Ocak 1445’te, imparatorluğun doğu ve güneyindeki Müslüman beylere gönderilen resmi mektuplarda genç sultanın tahta geçtiği bildiriliyor ve beylerin içini rahatlatmak için, sultanın onlara karşı iyi niyet beslediği söyleniyordu.

Bu beklenmedik hükümdar değişikliğinin Hristiyan alemindeki etkileri hakkında elimizde pek bir bilgi yok. Fakat durumu en gerçekçi değerlendirenin Venedik Cumhuriyeti olduğunu biliyoruz. Çünkü Mehmet’le anlaşmak için hemen harekete geçen ilk devlet o olmuştu.

Mehmet, bilge ve deneyimli danışmanlarının etkisiyle, Batılı güçlerle karlı bir anlaşma imzalamaya hazırlanırken, babası Manisa’da keyifli bir hayat sürüyordu. Fakat bu keyifli hayatı kısa sürdü çünkü görünüşe bakılırsa oğlu Mehmet kendisini acilen Edirne’ye çağırıyordu. Böylece Murat, 5 Mayıs 1446’da inzivaya çekildiği sarayından ayrılıp, 4 bin savaşçıyla birlikte Edirne’ye doğru yola çıkmak zorunda kaldı.

3.2- II. Murad’ın Yeniden Sultan Oluşu (1446)

“Eğer sizler padişah iseniz, hücum-u küffarı defetmek için gelmek vaciptir. Ve eğer biz padişah isek emrimize itaat ediniz, ordunun başına geçiniz.”

Bu sözler bilinenin aksine genç sultan Mehmet tarafından söylenmemişti. Aslında Murat’ı tahta çağıran, kaygıya kapılmış Halil Paşa’ydı. Mektup onun tarafından Mehmet’in ağzından çıkmış gibi yazılmıştı. Yoksa Mehmet’in tahtı terk etmek gibi bir niyeti hiç yoktu. Hatta tahtı bırakmak bir yana dursun daha o yaşlarda bile bütün dünyayı fethetme arzusuyla yanıp tutuşan asi bir gençti. Fakat Sadrazam Halil, genç sultanın imparatorluğu idare edemeyeceğini düşünmüştü. Ayrıca Osmanlı orduları hem Yunan hem de Arnavutluk sınırlarında operasyonlarla meşgulken genç şehzade, Konstantinopol’e saldırmak için hiç politik ve hiç de pratik olmayan bir plan yapıyordu. Bu, yöneticiler sınıfının içinde bir ayrılığa sebep oldu. Barış peşinde koşan Çandarlı Halil kendi gücünü zayıflatacağı düşüncesiyle bu saldırıya karşı geldi. Ayrıca Konstantinopolis’e yönelecek bir saldırının bütün Batı Hristiyan alemini birleştirmesinden derin korku duyuyordu. Haçlılar birleşip Osmanlı üzerine büyük bir akın düzenleyebilirlerdi. Mehmet’in yandaşları olan Zağanos ve Şehabettin ise Konstantinopol’ün fethini destekliyordu. Ama destekçi paşalar yeniçerilerin ve Murat’ın desteğine sahip olan Halil’in gücünü kırmayı başaramadılar.

Sadrazam Halil Paşa, bu hükümdar değişikliğini sadece devletin bekası için değil kendi gücü ve itibarı için de önemli görüyordu. Mehmet onun nüfuzunu son derece uygunsuz bir zamanda azaltmaya başlamışken, Halil Paşa eski gücünü ancak Murat’ın tekrar tahta geçmesiyle geri kazanabileceğini düşünüyordu. Bu yüzden Murat’ın Edirne’ye gelmesinin beklendiği gün, Halil Paşa genç Mehmet’i ava göndermişti. Böylece Murat, gelişini kutlayan yeniçerilerin arasından geçerek başkente girip, oğlu yokken tahtını geri aldı. Mehmet o akşam avdan döndüğünde iş çoktan olup bitmişti. Bu yüzden Halil Paşa’yı asla bağışlamadı. Bitmeyen kini, ikisi arasındaki bütün samimiyeti yok etti ve ileride Halil Paşa’nın canına mal olacaktı.

Bu olaylardan sonra Halil Paşa, Saruca Paşa ve İshak Paşa’nın vezirlik görevlerinde kalmalarına izin verildi. Zağanos Paşa, Anadolu’daki Balıkesir’e sürgüne gönderildi. Manisa’ya çekilme sırası şimdi Mehmet’teydi. Manisa’da, babasının beş yıl sonraki ölümüne kadar, yaptığı yanlışları ve engellenen planlarını düşünmek için bol bol vakti olacaktı. Ayrıca eğitimine de devam edecekti.

Halk Murat’ın dönüşünü sevinçle karşıladı. Genç Mehmet’e asla tam anlamıyla sevgi ve bağlılık duymamış olan yeniçeriler de coşkuluydu. Murat’ın inceliği ve iyi huyluluğu, oğlunun mağrur ve agresif tavırlarıyla taban tabana zıttı. Ordu, Mehmet’in bu tavırlarını hiç sevmemişti. İki yıllık bir aradan sonra tahtına isteksizce geri dönmüş olan Sultan Murat, Venediklilerle olan barış anlaşmasını onayladı. Yani oğlunun dokuz ay önce başlatmış olduğu dış politik tutumunu devam ettirdi.

Bu barış antlaşması sayesinde, Osmanlı devletinin batı sınırları artık eskisine göre daha da güvencedeydi. Murat’ın kayınpederinden yani Sırbistan’da eski gücüne kavuşmuş olan Durad Brankoviç’ten de ciddi bir tehdit beklenemezdi. Macaristan’dan gelen bir tehdit de yoktu. Bu yüzden sultan gözünü Yunanistan’la Arnavutluk’a çevirdi çünkü Avrupa’daki topraklarına ciddi bir tehdidin yalnızca buralardan gelmesini bekliyordu. Bu ülkelere, kendisine saldıracak kadar güçlenmelerinden önce, olabildiğince çabuk saldırmaya karar verdi.

3.3- Şehzade Mehmet’in Eğitimi (1446 – 1451)

Murat bir yandan bu planları yaparken bir yandan da tahttan indirdiği deneyimsiz oğlunun eğitimiyle ilgilenmeye karar vermişti. Onu yeniden Manisa’ya gönderince buradaki eğitimi için çeşitli öğretmenler görevlendirdi. Fakat ilk öğretmenlerinin Mehmet’e bir şeyler öğretebildikleri şüpheliydi. Bu öğretmenlerden biri Molla Ayas Efendi’ydi. Müstakbel sadrazam Mahmut Paşa’yla birlikte Türkiye’ye savaş esiri olarak gelmiş ve daha sonra Bursa’da öğretmenlik yapmaya başlamış bir Sırptı.

Ayas bu göreve uygun biri değildi. Kendini daha çok din yoluna adamıştı ve sonunda bir tekkeye çekildi. Genç Mehmet ders çalışmayı, iman ve Kur’an okuma derslerini reddedince, babası Kürt Bölgesi Şehrizor’dan meşhur Molla Ahmet Gürani’yi çağırttı. Gürani, Kahire’de fıkıh ve Kur’an eğitimi almış bir alimdi ve asi şehzadeyi yola getirecek kadar enerjik, otoriter bir adamdı.

Sultan Murat, uzun, boyalı sakallı, heybetli bir adam olan mollayı Manisa’ya yollamadan önce ona ince bir değnek vermiş ve oğlunun itaatsizlik yapması durumunda bunu kullanabileceğini söylemişti. Manisa’ya varan molla, Şehzade Mehmet’le ilk buluşmasında ona elindeki değneği göstererek şöyle söyledi:

“Baban beni, seni eğitmem için gönderdi ama sözümü dinlemezsen de seni yola getirmemi söyledi.”

Bu söz asi Şehzade üzerinde herhangi bir etki yapmadı. Hatta yeni hocasının sözüne güldü. Bunun üzerine Molla Gürani, Mehmet’e öyle bir dayak attı ki, Mehmet kalan hayatı boyunca Gürani’den hep çekindi.

Genç şehzade sonunda bu sert öğretmenden Kur’an’ı kısa sürede öğrendi. Başka öğretmenleri de vardı. Bunlardan felsefe, hadis, tefsir, fıkıh, kelam, tarih, coğrafya, geometri ve matematik alanlarında eğitimler aldı. Fikir ve düşünce bahsinde adamakıllı bilgilendirilmiş olarak yetişti. Özellikle tarihe, coğrafyaya, bilime, uygulamalı mühendisliğe ve edebiyata büyük ilgisi vardı. Olağanüstü bir kişilik şekillenmeye başlıyordu.

Manisa’da annesi ve öğretmenleriyle birlikte beş güzel yıl geçiren Mehmet, gecikmeli bir başlangıçtan sonra birinci sınıf bir eğitim almasını babasına borçluydu. Dik başlı olmasına rağmen aslında oldukça zeki bir çocuktu. Başarısından dolayı Murat tarafından cömertçe ödüllendirilen Gürani ise, sonradan Mehmet’in de saygı duyduğu bir karaktere dönüşecekti. Hatta zor öğrencisi ileride sultan olduğunda onu devlette yüksek bir mevkiye getirecekti. Ancak açık sözlülüğü ve sert tavırları yüzünden yine de sultanla sık sık tartışacaklardı.

Mehmet’in medrese kökenli yerli hocalarının yanı sıra, bilgi edindiği bazı Batılı şahsiyetler de vardı. Mesela İtalyan hümanisti Anconalı Ciriaco ve saraydaki başka İtalyanlar onun Avrupa tarihiyle Antik Yunan filozoflarının hayatları konusunda kitaplar okumasına önayak olmuşlardı. Bu durum Şehzade Mehmet’e çok kültürlülük kazandırdı. Topkapı Sarayı arşivinde bulunan II. Mehmet’in şehzadelik yıllarına ait olan karalama defterinde Latin harfleri, Arap harfleri, Roma büstlerini andıran insan çizimleri ve Osmanlı figürlerini görebiliyoruz. Bu çok kültürlü eğitim onun hayatı boyunca anadili dışında yedi dil öğrenmesini de sağladı. Anadili Türkçe’nin yanısıra; Yunanca, Arapça, Farsça, Latince, İtalyanca, Slavca ve İbranice biliyor ve bunların bir kısmını akıcı şekilde konuşabiliyordu. Ayrıca İslam ve Yunan edebiyatı hakkında da iyi bilgi sahibiydi.

Bütün kaynaklar, Klasik Antik Çağ dünyasının kahramanlarına ilgi duyduğu konusunda hemfikir. Özellikle Büyük İskender, Mehmet’in örnek aldığı ve boy ölçüşmeyi planladığı biriydi. Ahmedi’nin İskendername adlı kitabını çocukken bile okumuştu. Ayrıca İskender’in kahramanlıklarını Yunan/Latin literatüründen de öğrendiğini biliyoruz, çünkü Fatih’in İstanbul sarayındaki kitapları arasında Flavius Arrianus’un yazdığı Büyük İskender Tarihçesi de bulunuyor.

Doğuluların gözünde Büyük İskender yalnızca dünya fatihi ve şehirler kurucusu değil, aynı zamanda dünyanın en uç noktalarına kadar gitmiş bir kahramandı. Yaptıklarını fetih değil öğrenme arzusuyla yapmıştı. Bütün yolculuklarında yanından filozofları ayırmazdı. Özellikle doğanın harikalarına ve gizemlerine büyük ilgi duyardı. Bütün bunlar Mehmet’in karakterinin de bir parçasıydı.

3.4- Mora Seferi (Ekim – Aralık 1446)

Murat tekrar tahta geçince, önce o sırada Mora despotu olan ve daha sonra Doğu Roma İmparatoru olacak olan Konstantinos Paleologos’tan işgal ettiği bütün şehir ve vilayetleri hemen geri vermesini istedi. Konstantin bunu reddedince savaş kaçınılmaz oldu. Murat kış mevsiminin yaklaşmış olmasına bakmadan hemen Mora Yarımadasına bir sefer düzenlemeye karar verdi.

Osmanlı Ordusu Korint Kıstağı’na varınca karşısında Rum tahkimatlarını buldu. Osmanlılar 1446’da, dönemin korkunç silahı olan topu kullanmayı artık öyle iyi öğrenmişlerdi ki Rum şehir ve kalelerinin surları top atışlarına fazla dayanamadı. Rum özgürlüğünün bu son siperi, umutsuz bir savaştan sonra Türk ordusuna yenik düştü. Konstantinos ordusunu toparlamaya çabaladı fakat çabaları boşunaydı. Bazı Osmanlılar Rum ordugahını yağmalarken, diğerleri kaçan Rumların peşine düştü. Bütün Mora dehşet içindeydi.

Umutsuzluğa kapılan ve daha fazla direnmenin boşuna olduğuna kanaat getiren Konstantin saklandığı yerden barış istemek üzere elçi gönderdi. Ama Murat kuzeye doğru çekilmeye başlamıştı. Kıstaktaki tahkimatlardan geriye kalanlar da yerle bir edildi. Sayıları belki de 60 bini bulan köleler, değerli mallar ve gümüş levhalardan oluşan ganimetler öyle fazlaydı ki, yeniçeriler yanlarına yalnızca en kıymetlileri aldılar ve en güzel köle kızları yolda, her birini 300 akçe gibi absürt bir fiyattan sattılar.

Murat, İstefe’ye vardığında elçi kendisine yetişti. Konstantin baş vergisi ödemeyi kabul etmişti. Böylece Osmanlıların vasalı olarak Mora’yı elinde tutmayı başardı fakat bu güvencesiz bir ayrıcalıktı. Eskiden özgür olan Mora, artık Osmanlı sultanının boyunduruğuna girmişti. Konstantin şimdilik canını kurtarmıştı fakat yakında onu yeni felaketler bekliyordu.

3.5- Şehzade Bayezid’in Doğumu (Aralık 1447)

Aralık 1447’de, ortalık biraz olsun sakinken önemli bir gelişme yaşandı. Trakya’daki Dimetoka’da, Gülbahar adında Hristiyan bir köle kıza tutulan Şehzade Mehmet, 15 yaşında ilk kez bir çocuk sahibi oldu. Çocuk erkekti ve Bayezid adı verildi. Bayezid daha sonra 1481 yılında II. Bayezid olarak Osmanlı tahtına geçecekti. İleride Mehmed’in Bayezid dışında üç çocuğu daha (Mustafa ve Cem adında iki oğlu ve Gevherhan Hatun adında bir kızı) olacaktı.

Gülbahar ve Mehmet ilişkisi Mehmet’in sosyal konumuna uygun değildi. Sonradan Türk efsanelerinde Gülbahar bint Abdullah’ın “Fransa kralının kızı” olduğu söylenecek olsa da, o kız aslında Arnavut kökenli Hristiyan bir cariyeydi. Babasının adının Abdullah olarak yazılması aynen Şehzade Mehmet’in annesinin durumunda olduğu gibi o dönemde sonradan Müslüman olanlara has bir durumdu. Bu da cariye kökenli olduğunu kanıtlıyor. Fakat Gülbahar, hayatı boyunca Mehmet’ten özel bir ilgi gördü. Hep el üstünde tutuldu. Hatta oğlu Bayezid tahta çıktığında o dönemde Valide Sultan makamı olmamasına rağmen bu makamın eşdeğeri olan bir rolü üstlendi.

3.6- II. Kosova Muharebesi (Ekim 1448)

1446’dan beri, kralın naibi olarak Macaristan’ı yöneten Hünyadi Yanoş, Varna’daki acı yenilgiyi ve küçük düşmesini bir türlü unutamıyordu. Sürekli intikam planları kuruyor, her tarafta müttefik arıyordu. Fakat ne Sırp Despotu Durad Brankoviç ne Venedik ne de Napoli ve Sicilya Kralı V. Alfonso kendisine yardım etti. Hünyadi en son Papa’dan yardım istedi fakat o esnada Papa olan V. Nicolaus da savaştan çok bilim ve sanatla ilgilenen hümanist, ılımlı ve barışsever biriydi.

Böylece istediği desteği bulamamış olan Hünyadi Yanoş kendi göbeğini kendi kesmeye karar verdi. Ordusunun çoğunluğu Macarlardan oluşuyordu. Fakat Alman ve Bohemyalı destek kuvvetleri de vardı. Yeni atanmış Eflak Voyvodası Dan da, 8 bin kadar Eflaklı asker vermişti. Hünyadi’nin ordusu yine de etkileyiciydi ve yaklaşık 40 bin askerden oluşuyordu.

Hünyadi önce Sırbistan’ın içlerine doğru ilerledi ve burayı halletti. Sırbistan’a düşman ülke olarak davrandı. Ordu, yoluna çıkan bütün şehir ve köyleri yağmaladı ve yakıp yıktı. Sonunda 20 günlük bir ilerleyişten sonra Kosova Ovasına vardılar. Hünyadi 17 Ekim 1448’de burada, Osmanlıların görüş alanı içinde müstahkem bir ordugah kurdu.

Ordu Kosova Ovasına varmadan günler önce Arnavutluk’ta da karışıklık baş göstermişti. Burada da Hünyadi’ye benzer yeni bir direnişçi ortaya çıkmıştı. Gjergj Kastrioti adındaki Hristiyan vasal prens, Sultan Murat’ın sarayına rehine olarak gelmiş, Müslüman edilmiş, eğitim öğretim görmüş ve Osmanlı Ordusu’nda hizmet etmişti. Kendisine verilen İskender Bey adı ülkesinde Skanderbeg olarak tanınmasına yol açmıştı. Milliyetçi ve iradeli bir kişiliği vardı. Bu yüzden Türkleri terk ederek atalarının inancı ve ülkesi için savaşmaya gitti ve Hünyadi’nin direnişiyle aşağı yukarı eşzamanlı olarak yurttaşlarının başında Türklere karşı ayaklandı. İki liderin 1448’de iş birliği yapmasıyla Türklere karşı yürüyen ordu daha da güç kazanmıştı.

Macarların ilerlediğini haber alan sultan, genel seferberlik ilan etti ve Asya’yla Avrupa’da hazırda bulunan tüm askerleri çabucak topladı. Edirne’den yola çıkarak, 60 bin kişilik ordusunu Sofya’da birleştirdi. Daha sonra düşman kuvvetlerinin bulunduğu Kosova Ovasına doğru yola çıktılar. Şehzade Mehmet bu kez sultana eşlik etti. İlk kez bir savaşa katılacak ve bu onun için zorlu bir deneyim olacaktı.

17 Ekim’de öncü kuvvetler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı, ilk günün sonunda iki taraf da ciddi kayıplar verdi. Ertesi gün Haçlı ordusu kanatlardan saldırıya geçti. II. Murat ise, merkezde yer alan birliklerini sabit tutup kanatlardaki askerlerine geri çekilme emri verdi. Hünyadi’nin birlikleri Osmanlıların savaşı terk ettiğini düşünüp tüm güçleriyle merkeze saldırdılar. Bunun üzerine II. Murat merkez birliklerine de geri çekilme emri verdi. Fakat bu bir savaş hilesiydi. Murat sağ ve sol kanatlarda yer alan kuvvetlerine ani ve hızlı bir manevrayla yeniden hücuma geçmeleri emrini verince Haçlı ordusunu çembere almış oldular.

Zor durumda kalan Eflaklılar Murat’a elçi göndererek, taraf değiştirmek istediklerini söylediler. Sonunda Türklerin tarafına geçtiler. Bunun üzerine Hünyadi savaşı kaybedeceğini anladı. Kalan askerlerinin bir kısmını feda ederek ordusunun geri kalanıyla kaçtı. Kendisine düşman olan Sırbistan’dan savaşarak geçti ve tam Tuna’ya ulaşıp kurtulacakken Durad Brankoviç’in eline düştü.

Hünyadi’nin ordusu 17 bin adam kaybetmişti ki ölenlerin arasında Macar soyluları da vardı. Türklerin kaybı da çok fazlaydı ama savaşı kazanmışlardı. Varna ve Kosova yenilgileri, Hünyadi Yanoş’un askeri ününe gölge düşürdü. Oysa Arnavutluk’un vaat ettiği yardımı bekleseydi ve planlarını İskender Bey’e göre yapsaydı Kosova Muharebesini kazanma ihtimali vardı.

Hünyadi’ye ettikleri ihanet, Eflaklılara hiçbir şey kazandırmadı. Sultanın intikamından kurtulmak istemişlerdi. Çünkü yenilgi durumunda ilk kurban kendileri olacaklardı. Ama sonuç değişmedi. Murat onları saflarına kabul etti ve boyun eğmelerinin göstergesi olarak silahlarını aldı. Fakat ihtiyatlı olmayı acı tecrübelerle öğrenmiş olan sultan, bu taraf değiştirme meselesinin Hünyadi’nin kurduğu bir tuzak olduğunu düşündü. Askerlerine Eflaklıların etrafının sarılmasını emretti. Sonra da Eflaklıları son adamına dek öldürttü.

Murat’ın bu zaferiyle Balkanlar kesin olarak Türk yurdu oldu. Macaristan’ın askeri gücü felce uğradı. Sırpların Segedin Anlaşmasıyla elde ettikleri bağımsızlık sona erdi. Fakat yalnızca Arnavutluk’taki İskender Bey sorun olarak kalmaya devam edecekti. Ele geçirilemez Kruje Kalesi’nden tüm fetih girişimlerine etkin gerilla savaşlarıyla karşı koyacaktı. Türkler buraya Akçahisar Kalesi diyordu. II. Murat’ın kalan yaşamı süresince süren bu direniş II. Mehmet döneminde de 20 yıl daha devam edecekti.

Savaş meydanından yara almadan ayrılan Şehzade Mehmet, babasından önce hemen Edirne’ye gitti. Babası ise başkente daha sonra muzaffer bir edayla döndü. Muharebeden kısa süre sonra, 31 Ekim 1448’de, Bizans İmparatoru VIII. İoannis beklenmedik bir şekilde öldü. Çocuğu yoktu; bu yüzden sağ olan erkek kardeşlerinin en büyüğü yani Murat’ın yenilgiye uğrattığı Mora Despotu Konstantinos Paleologos, XI. Konstantin olarak tahta geçti. Yakında Murat’ın oğluyla destansı bir savaşa girişeceklerdi.

3.7- Şehzade Mehmet’in Sitti Hatunla Evlenmesi (1449)

Yorucu Kosova Muharebesi’nden sonra Murat, oğlu Mehmet’in kendisinden düşük statüdeki bir kadınla olan birlikteliğine son vermesi ve siyasi açıdan da faydalı olabilecek bir evlilik yapması gerektiğine kanaat getirmişti. Veliaht artık 17 yaşındaydı. Osmanlı hanedanında bu yaş evlilik yaşıydı. Murat, Doğu Anadolu’nun ortasındaki Malatya ve Elbistan’ı yöneten, Türkmen Dulkadir hanedanından Süleyman Bey’in zengin ve güzel kızlarını seçti. Süleyman Bey’in kız kardeşlerinden biri, Murat’ın babası I. Mehmet’le evlenmişti. Bir diğeri ise Kahire’de yaşayan ihtiyar Memluk sultanı Çakmak’la evliydi. İleride Süleyman’ın torunu Ayşe Hatun, II. Bayezid’le evlenecek ve Yavuz lakabıyla tanınan I. Selim’in annesi olacaktı. Süleyman Bey’in yiğit ve sadık Türkmenlerden oluşan büyük bir ordusu vardı, ayrıca oldukça zengindi. Bu iki koşul, Murat’ın oğlunu ve veliahtını bu saygın ve soylu ailenin bir ferdiyle evlendirmeye meyletmesi için yeterli oldu. Hem böylece Murat, küstah Karamanlara ve Türkmen Karakoyunluların lideri Cihan Şah’a karşı bir müttefik kazanmış olacaktı.

Mehmet için kızların en güzeli olan Sitti Hatun seçilmişti. Düğün üç ay süren görkemli bir kutlamayla yapıldı. Eğlenceler her türden halk şenlikleri ve şiir yarışmalarıyla renklendirildi. Eş seçimi konusunda fikri sorulmamış olan damat, kutlamadan hemen sonra eşiyle birlikte Manisa’ya döndü. Fakat bu çocuksuz evlilik pek mutlu geçmedi. Mehmet, Sitti Hatun’la evlenmekten hoşnut değildi. Kendisinin İstanbul’a yerleşmesinden çok sonra bile Sitti Hatun, Edirne’de kalmayı sürdürdü. Orada 1467 Nisanının sonuna dek yalnız ve terk edilmiş halde yaşadı. Aslında Gülbahar’dan başka hiçbir kadın II. Mehmet’in yaşamında önemli bir rol oynamadı.

3.8- Manisa’da Kendi Devletini Kuran Mehmet

Dünyevi meselelerden bezmiş olan Murat, 1449 yılının tamamı boyunca yeni bir askeri girişimde bulunmadı ve günlerini şehrin karmaşasından uzakta, Edirne’nin kuzeyindeki Tunca Adasında, alimler, şairler ve şeyhlerle geçirdi. Burası üç tarafı nehirle çevrili olduğu için bu isimle anılıyordu.

Manisa’daki Şehzade Mehmet ise Ege’deki Venediklilere saldırmak üzere adam göndermeyi sürdürdü. Türkler yalnızca İstendil ve Mikonos gibi adalara değil, anakaraya da saldırıyordu. Mart 1449’da Eğriboz Adası’ndan Venedik senatosuna gönderilen bir raporda, Türklerin “son üç yıldır aralıksız olarak” bu adaya saldırıp büyük zarar verdikleri, insanları ve hayvanları kaçırdıkları söyleniyordu. Ayrıca Şehzade Mehmet bu dönemde kendi bakır paralarını da bastırıyordu. Anlaşılan Manisa’da kendi devletini kurmuş ve hem karada hem de denizde başına buyruk hareket etmeye başlamıştı.

Ertesi yıl, yani 1450’de arası biraz açık olan babayla oğul yeniden yakınlaştılar. Mehmet 1450 baharında Manisa’dan Edirne’ye taşındı. Arnavutluk’ta işler Türkler için kötüye gittiğinden, oraya tekrar sefer düzenlenmesi planlanıyor ve şehzadenin sultana eşlik etmesi bekleniyordu. Bazı Türk komutanları Arnavutluk topraklarında yenilgiye uğrayınca, sultan Murat tehlikeli bir hal alan duruma bizzat müdahale etmek zorunda kaldı.

3.9- I. Akçahisar Kuşatması (1450)

1450 Nisanında, babayla oğul büyük bir orduyla Edirne’den yola çıktılar. 14 Mayıs’ta Kruje yani Akçahisar önlerine geldiler. Bu Mehmet’in katıldığı ilk Akçahisar Kuşatmasıydı. Kalenin yakınındaki bir dağda Arnavutluk lideri İskender Bey, 8 bin sadık adamıyla mevzilenmişti. Adamlarının arasında çok sayıda Slav, İtalyan, Fransız ve Alman vardı. Türkler yalnızca 1500 ila 2 bin adamın koruduğu, dağdaki Akçahisar Kalesini kuşattılar ama sonuç alamadılar. Bunun üzerine Murat, İskender Bey’e barış teklif etti. Tek istediği, onun her yıl yüklü bir haraç vermesiydi. Fakat İskender Bey teklifi kabul etmedi. Murat da askerlerinin yaklaşan çetin kışta perişan olmamaları için, beş aydır sürdürdüğü kuşatmayı 26 Ekim’de sona erdirip doğuya doğru geri çekilmekten başka bir çare bulamadı.

Bu geri çekilme üzerine Hünyadi’nin Kosova’da yenilmesiyle derinden sarsılmış olan Hristiyan alemi müthiş bir sevince kapıldı. Roma, Burgonya, Macaristan ve Napoli’den Arnavutluk’a tebrik etmek için elçiler, yiyecek ve tahıl gönderildi. Papa, Macar Kralı, Burgonya Dükü ve Napoli Kralı, İskender Bey’e büyük paralar gönderdiler. Batılı işçilerin yardımıyla da Akçahisar surları onarıldı. Hristiyan alemi yeni kahramanını bulmuştu ve bu İskender Bey’di. İskender Bey, Hünyadi Yanoş’un rolünü çok iyi oynamıştı ve bunu Mehmet’in iktidarında da başarıyla sürdürecekti.

Aynı yıl Mehmet’in ikinci oğlu Şehzade Mustafa doğdu. Mehmet’in en sevdiği evladı bu olacaktı. Şehzade Mustafa’nın annesi hakkında bildiğimiz tek şey, 1474’te oğlu öldüğünde hala hayattaydı. Dolayısıyla Sitti Hatun olamaz. Bayezid’in annesi Gülbahar ya da Mehmet’in bir başka karısı, Gülşah Hatun olabilir. Gülşah Hatun hakkında bildiğimiz tek şey Bursa civarında, kendi türbesinde gömülü olduğu.

3.10- II. Murad’ın Ölümü (Şubat 1451)

Sultan Murat ertesi yıl 1451’de tekrar Tunca’daki adaya çekildi. Dinlenerek, Akçahisar Kuşatmasının hayal kırıklığını üzerinden atmaya çalıştı. Ayrıca daha büyük bir saray yaptırmaya başladı. Fakat adada henüz bir ay kalmışken, içki içtiği bir sırada felç geçirdi. Murat, yemeye içmeye ve sefaya düşkün bir padişahtı. Dini meselelere önem veren bir padişah olmasına rağmen bu konuda kötü bir Müslüman’dı. Ayyaşlık derecesinde içtiğini, şarap ve saz meclislerinden çok keyif aldığını bütün kaynakların ağız birliği etmelerinden anlayabiliyoruz.

Murat geçirdiği felçten dört gün sonra, 3 Şubat 1451 Çarşamba günü öldü. Fakat bu süre içinde kendinde değildi. Cenazesi vasiyeti üzerine Bursa’daki oğlu Alaaddin Ali’nin yanına gömüldü. Yalnızca 47 yıl yaşamıştı. Barışçıl ve adil hükümdarlığı 30 yıl sürmüştü. Ölümünden sonra Bizanslı tarihçiler tarafından bile övüldü. Çünkü dürüst, açık sözlü, sözünü tutan, kanunları ve adaleti seven bir padişahtı. Sadece kendi halkına ve kendi dininden olanlara değil, herkese verdiği sözleri tutardı. Yendiği insanlar barış için elçiler gönderdiğinde onları dostça ağırlar, ricalarını dinler, savaşmayı bırakır ve barışı seçerdi. Hristiyanlarla yaptığı anlaşmaları asla ihlal etmedi. Ancak Hristiyanlar bu anlaşmalardan bazılarını bozdu.

Murat halkı tarafından da çok sevilirdi çünkü saltanatı sırasında ülkeye istikrar ve düzen hâkim olmuştu. İmparatorluğun çeşitli yerlerinde inşa edilmiş, yardım amaçlı ve dini çok sayıda kamu binası, Murat’ın halkının iyiliğini tıpkı bir baba gibi düşündüğünü gösteriyor. Barınma, beslenme, eğitim ve disiplin konularında büyük katkılarda bulunduğu ordusu, Murat’ın tüm saltanatı boyunca ona tamamen sadık kaldı. O dönemde yazılmış bir Osmanlı tarih kitabına göre, Akçahisar kuşatmasından sonra Murat’ın danışmanlarından biri ona kış seferi başlatmasını tavsiye etmişti. Murat buna itiraz ederek:

“Kış günü saldırırsam bir sürü adamım telef olacak. Öyle 50 tane kale fethedeceğimi bilsem yine de sefere çıkmam,” diye karşılık vermişti. Kullarının yaşamı ve ölümü üstünde mutlak söz sahibi olan bir 15. yüzyıl sultanının ağzından çıktığı düşünüldüğünde bu söz oldukça etkileyicidir.

3.11- Şehzade Mehmet’in Ölüm Haberini Alması

Murat öldüğü sırada 19 yaşındaki Mehmet Manisa’daydı. Babasının ölüm haberini Sadrazam Halil Paşa’nın özel ulakla Manisa’ya gönderdiği mektupla aldı. Şimdi kendisi için yeniden sultan olma fırsatı doğmuştu. Osmanlı hanedanında belirli bir tahta çıkma sırası olmadığı için bütün şehzadeler tahtta aynı oranda hak iddia etme hakkına sahipti. Taht erkek varisler arasındaki yarışmanın bir nevi ödülüydü. Hayattaki şehzadelerin hepsi taht için sultan ölene dek mücadele veriyordu. Sonuç Allah’ın takdiri olarak kabul ediliyordu. Başkenti ve hazineyi güvence altına alan, ordunun desteğini sağlayan yarışı kazanıyordu. Bu ya en güçlü olanın galip çıkacağı ya da iç savaşa yol açacak bir yöntemdi. Osmanlı devleti bu yöntemin sıkıntısını 1400’lerin başında çekmişti. Yıldırım Bayezid’in 1402’deki Ankara Savaşı’nda, Timur İmparatorluğu’nun kurucusu Timur’a yenilip esir düşmesi sonucu Fetret Devri denen kargaşa dönemi baş göstermişti. Bizans parmağının da olduğu Fetret Devri’nde Bayezid’in oğulları arasındaki taht mücadelesi devleti neredeyse çökme noktasına getirmişti. Hanedanın güçsüz düştüğü zamanlarda tahtta hak iddia eden bütün tarafları ayartmak Bizans’ta bir devlet politikasıydı.

Neyse ki Mehmet’in çok fazla rakibi yoktu. Sultan Murat’ın iki büyük oğlu zaten ölmüştü. Dolayısıyla Şehzade Mehmet’e rakip olabilecek en güçlü aday Bizans surlarının içinde yaşıyordu. Bizans İmparatoru tarafından rehin tutulan Şehzade Orhan, I. Bayezid’in torunuydu ve türlü entrikalar ve isyanlar için bir koz olarak kullanılıyordu. Dolayısıyla Mehmet’in acele etmesi gerekiyordu. Babasının öldüğünü haber alınca hemen en seçkin Arap atına atladı ve, “Beni seven arkamdan gelsin!” sözleriyle kuzeye, Çanakkale Boğazı’na doğru yola çıktı.

Şimdi Osmanlı tarihinde önemli bir dönüm noktasıydı. Daha önce çocuk sultan olarak anılan Mehmet kendini kanıtlamak zorundaydı.

4- İkinci Saltanatı ve Konstantinopolis’in Fethine Hazırlık

4.1- Mehmet’in Yeniden Tahta Çıkışı (Şubat 1451)

Murat’ın ölümü adet olduğu üzere bir karışıklık çıkmaması için tam 13 gün boyunca halktan gizlenmişti. Mehmet, Çanakkale Gelibolu’da iki gün kalıp, başkentte karşılanması için gerekli hazırlıkların tamamlanmasını beklerken payitahtta yeniçeriler arasında Murat’ın öldüğü duyulmuş ve müstakbel padişahın yolda olduğu haberi yayılmıştı. Yeniçeriler sur haricinde toplanmışlar, şehri yağma için hücuma hazırlanmışlardı. Ancak Çandarlı Halil’in büyük otoritesi ve enerjisi sayesinde bir karmaşa çıkmasının önüne geçildi. Halil, kendisine sadık olan kapıkulu askerleriyle çabucak topladığı kuvvetleri isyancılar üzerine sevk ederek, silahlarını bırakmazlarsa kılıçtan geçirileceklerini, yeni sultanı beklemelerini, o gelince kendilerine ihsanda bulunacağını söyledi. Böylece asker Çandarlı’ya olan hürmetinden dolayı isyandan vazgeçti. Bunun akabinde Mehmet korumalar eşliğinde Gelibolu’dan Edirne’ye giderken, artık durumu öğrenmiş olan halk yeni sultanı görüp selamlamak için dört bir yandan akın akın geldi. Mehmet tahta 18 Şubat 1451 Perşembe günü çıktı ve yeniçerilerden sadakat yemini aldı.

Genç sultan Edirne’de saraya vardığında vezirler ve soylular onun etrafında toplandı. En yakınında, eski Başharemağası Şehabettin Paşa vardı; biraz arkada ise İshak Paşa ve Murat’ın sadrazamı Çandarlı Halil Paşa duruyordu. Yeni sultandan en çok çekinmesi gereken kişi Halil’di. Çünkü Mehmet’i tahttan inip Anadolu’ya giderek inzivaya çekilmek zorunda bırakan o olmuştu. Sultan, “Vezirlerim neden uzak duruyorlar?” diye sordu. Sonra Şehabettin Paşa’ya dönerek “Çağır onları; Halil’e de söyle, her zamanki yerine geçsin. Ama İshak, Anadolu beylerbeyi olarak, babamın naaşına Bursa’ya kadar eşlik etsin.” dedi.

Doğuştan hükümdar olan Mehmet uygun zamanı beklemeyi biliyordu. Bu Mehmet için tipik bir hamleydi. İktidarı ele geçirir geçirmez intikam almak ve kafa kesmek insana pek dost kazandırmazdı. Bunu çok iyi biliyordu. Bir kişi onun amaçları için faydalı olduğu sürece hayatta bırakır ve ondan olabildiğince faydalanırdı. Ama zamanı geldiğinde de hiç acımadan intikamını alırdı. Bu yüzden Halil’i şimdilik affetti ve daha derinlerde yatan planlarını kalbinde saklayıp sabırla beklemeyi tercih etti. Zaten Halil’i şimdilik affetmesi de gerekirdi çünkü devletin en güçlü kişisi oydu. Elini öpmesi için Halil Paşa’ya uzattı. Yandaşları sanki bu anın gelmesini hiç istemezlermiş gibi başlarını yere eğdiler. Sonra Halil yeni sultanının elini öptü. Mehmet de hem onun hem de babasının diğer adamlarının mevkilerini koruyacaklarını söyledi. Halil’in ve yandaşlarının içi rahatlamıştı. Artık “Sultan” olan Mehmet, her ne kadar Çandarlı Halil Paşa’yı görevinde bıraktıysa da gerçek iktidar kendisiyle birlikte Şehabettin ve Zağanos paşaların başını çektiği savaşçı kesimin eline geçmişti. Şimdi Divan-ı Hümayun’da vezirler sırasıyla Çandarlı Halil, Şehabettin, Saruca ve Zağanos paşalardı.

Bu olayların ardından soylu bir aileden gelen Murat’ın dul karısı Halime Hatun, Mehmet’e babasının ölümünden dolayı baş sağlığı dilemeye ve cülusundan dolayı onu kutlamaya geldi. Fakat Mehmet’in Halime Hatun ve oğlu için farklı bir planı vardı. Önce Halime Hatun’un 8 aylık Küçük Şehzadesi Ahmet’i boğdurttu sonra da yaslı üvey annesini İshak Paşa’yla zorla evlendirerek Anadolu’ya yolladı. Böylece kardeş katli yasası başlatılmış oldu ve bundan sonra yüzyıllar boyunca her sultan değişikliğinde uygulanacaktı. Bu yöntem, taht kavgalarını önlemek ve devletin bölünmesinin önüne geçmek için Mehmet tarafından icat edilmiş bir önlemdi. Daha sonra bu yasayı şu sözlerle resmileştirdi:

“Ve her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizâm-ı âlem içün katletmek münâsibdir; ekser ulemâ dahi tecviz etmiştir. Anınla âmil olalar.”

4.2- Karakteri

19’undaki Mehmet tahta ikinci ve son kez çıktığında bütün devlet erkanını bir tedirginlik sarmıştı. Yeni sultan görgüsünü iyice artırmış, birçok dil öğrenmiş, bilim, fen, edebiyat ve savaş sanatı gibi konularda bilgisini iyice zenginleştirmişti. Orta boylu, koç boyunlu, güçlü yapılı, iri kemikli ve yakışıklıydı. Teni beyaz, saçları ve gözleri kara, sakalları gür ve kızıla çalan, alnı geniş ve doğan burunluydu. Ağırbaşlı bir görünüşü ve mesafeli bir mizacı vardı. Kemerli burnu, keskin bakışı, ayrıca soğuk ve ketum karakteriyle etrafındakileri huzursuz ediyor, fakat işlek zekâsı, yılmaz enerjisi ve sağlam irade gücüyle saygı esinliyordu. Bütün bunlar ne pahasına olursa olsun mutlak iktidara giden hesapçı bir hırsın itici güçleriydi. Sonsuz bir azmin, iradenin, kudretin ve ihtişamın damgası gibiydi.

Genç sultanın geçirdiği içekapanık çocukluğun damgası kişiliğine yansımıştı. Annesinden henüz çok küçükken ayrılmış, Osmanlı sarayının gölgeler dünyasında, büyük ölçüde şansın yardımıyla sağ kalmıştı. Gençliğe ererken dahi gizliliğe eğimli, diğerlerine şüpheyle yaklaşan birisiydi. Sadece kendisine güvenen, mağrur, insana özgü duygulara uzak duran ve içinde yoğun hırs barındıran, ikilemler ve karmaşıklıktan oluşan bir kişilikti. Önceden kestirilemeyen, değişimler gösteren ruh halleri vardı. Yakın ilişkilerden uzak dururdu. Hakaret addettiği davranışı asla affetmezdi. Aynı zamanda alimdi, askeri taktiklere saplantı düzeyinde meraklıydı ama Acem şiirini ve bahçeciliği de seviyordu. Lojistikte ve uygulamalı planlamada uzmandı. Yine de saray müneccimine askeri kararları onaylatacak kadar güvenmesini sağlayan batıl inanışları da vardı. Gayrimüslim tebaasına cömertlik gösteren bir İslam savaşçısıydı ve yabancıların, köktenci tavırlı olmayan din düşünürlerinin eşliğinden hoşlanıyordu.

4.3- Diğer Devletlerle Kurduğu Diplomasi

Mehmet’in hayatındaki önemli karakterlerden biri üvey annesi Mara Hatun’du. Sırp Despot Durad Brankoviç’in kızı olan Mara, 15. yüzyılın en önemli kadın karakterlerinden biriydi. Birçok hükümdarla bağlantısı olan çok zeki bir kadındı. Mehmet’in küçüklüğünde ona üvey annelik yapmıştı. Kurnaz bir diplomat olan Mara, hayatı boyunca Mehmet’e istediği şeyleri yaptırabildi çünkü üvey oğluyla arası oldukça iyiydi. II. Murat’ın ölümünden sonra pahalı hediyeler ve kalabalık bir maiyetle birlikte Sırbistan’a geri gönderildi. Mehmet, Mara’yı diplomatik bir hamle olarak babasının yanına geri göndermişti. Üvey annesinin kendisine oradan hizmet etmesini istiyordu.

Genç sultan tahta çıkar çıkmaz, payitahta dört bir yandan elçiler akın etmeye başladı. Özellikle haraç veren komşu ülkeler ellerini çabuk tutup hemen genç hükümdara sadakat yemini ettiler ve armağanlar gönderdiler. Mehmet de genel olarak akıllı bir siyaset güderek, komşularıyla ve babasının zamanında imparatorluğa düşman olmuş uzak ülkelerle arasını şimdilik iyi tutmak istiyordu. Bu yüzden Sırbistan’la Osmanlılar arasındaki barış ve dostluk antlaşmasını yeniledi. Eylül ayında Venedik’le yapılmış barış anlaşmasını da hiç duraksamadan yeniledi. Ardından Macar elçileriyle Nisandan beri yapılan barış görüşmeleri 20 Eylülde tamamlandı ve Hünyadi Yanoş ile üç yıllık barış anlaşması imzalandı.

Anlayacağınız Mehmet kendisini herkese tam bir barış adamı gibi gösteriyordu. Saltanatının ilk yıllarında barışçı niyet sahibi gibi görünmek işine gelmişti. Fakat dudaklarında barış olsa da kalbinde savaş vardı. II. Mehmet’in gizli amacı, Tuna Nehri’nin güneyindeki Balkan topraklarıyla Fırat Nehri’nin batısındaki Anadolu topraklarını alarak büyük dedesi Yıldırım Bayezid’in oluşturmaya çalıştığı merkeziyetçi imparatorluğu kurmaktı. Ancak Bayezid’in aksine, bunu yapmak için önce Konstantinopol’ü alması gerektiğini düşünüyordu. Ama bu düşüncelerini şimdilik kendine saklıyordu.

Mehmet’in başlardaki bu barışçıl tutumu Avrupa’da Osmanlı Devleti’nin yıkılacağı yönündeki umutları yeşertti. Bu tavrı yeni sultanın toyluğuna bağladılar. İlk sultanlığındaki başarısızlıklarına dayanarak ona hâlâ babasının fetihlerine ilavelerde bulunamayacak olan, beceriksiz, üzerinde durulmaya değmez, deneyimsiz bir genç gözüyle bakıyorlardı. Söylentilere göre, Osmanlılar en fazla 60 bin askerle savaşa girebilirdi. Genç hükümdar Mehmet hiç savaşmamıştı. Cahil ve acemiydi. Kendini şaraba ve kadınlara vermişti. Türklere nihai darbeyi indirmek ve onları Avrupa topraklarından sonsuza dek kovmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı.

Bizans İmparatoru XI. Konstantin de yeni sultanın hemen Konstantinopol’e saldırmak isteyeceğine pek ihtimal vermedi. O da hemen Edirne’ye elçiler göndererek yeni sultana başsağlığı diledi ve tahta çıkışını tebrik etti. Ayrıca mevcut barış antlaşmalarının yenilenmesini istedi. Bunun üzerine Mehmet de Allah, Peygamber ve Kur’an üzerine yemin ederek, barışı koruyacağını söyledi ve hayatı boyunca imparatorun ne başkentine ne de ülkesinin başka bir yerine el sürmeyeceğine söz verdi. Tam tersine babası gibi kendisinin de Bizans imparatoruyla dostane ilişkiler içinde olacağını söyledi. İyi niyetini kanıtlamak istercesine, imparatora Şehzade Orhan’ın giderleri için Struma Nehri civarındaki şehirlerin gelirlerinden yıllık 300 bin akçe ayırdı.

1451 yılı sonbaharı yaklaşırken Batı’da, Mehmet’in barışa yönlendirilebilir olduğu ve kimse için tehdit oluşturamayacağı kanısı yaygın olarak yerleşmişti. Durumun öyle olduğuna inanmak Hristiyan dünyasındaki krallar ve hükümdarların işine geliyordu ve Mehmet de kartlarını özenle saklıyordu. Ancak bütün beklentilerin aksine önemli bir kişi olmak yolundaydı. Yakında herkes onun kim olduğunu öğrenecekti.

4.4- Anadolu’daki İsyanlar

Artık Mehmet’in Batıdan kaygılanmasına, en azından şimdilik gerek kalmamıştı. Böylece Anadolu’yla rahatça ilgilenebilirdi. Tahta geçer geçmez, Anadolu’daki Karaman Beyi İbrahim bir kez daha baş kaldırmış ve genç sultanı sınamak istemişti. Fakat İbrahim bu kez tüm Batı Anadolu’yu Osmanlılardan almak ve eski beylikleri en azından kısmen tekrar kurmak istiyordu. Planını uygulamak için Menteşe, Aydın ve Germiyan’a, eski beylerin soyundan olan üç delikanlı gönderdi. Kendisi de askerleriyle beraber kale ve kasabaları işgal etmek üzere yola çıktı ve bazı Osmanlı şehirlerini ele geçirerek yakıp yıktı.

Mehmet, Bursa’ya gidip babasının mezarını ziyaret ettikten sonra, meseleye bizzat el koydu. Sultanın görünmesi bile Karaman beyinin tereddüde kapılmasına yetti. Osmanlı topraklarındaki işgal edilen kasabalar hızla boşaltıldı. İshak Paşa direnişle karşılaşmadan Akşehir ve Beyşehir’e kadar ilerledi. Dağlara kaçan İbrahim Bey sultanın kendisini affetmesi için yalvaran mektuplar gönderdi. Bunun üzerine Mehmet, İbrahim Bey’i affetti. İbrahim Bey de sürekli olarak haraç ödemeyi kabul etti. Mehmet bu arada yıllardır haraç ödeyerek Menteşe beyi olarak kalan ve İbrahim’in tarafında yer almış olan İlyas Bey’in derebeyliğini elinden aldı ve her yerde düzeni sağladı.

4.5- Yeniçerilerin Ayaklanması

Anadolu’nun içlerinden Bursa’ya dönünce, genç sultan, beklenmedik bir olayla karşılaştı. Orada yedek kuvvet olarak tutulan yeniçeriler sultanla görüşmeye gelmişlerdi. Komutanlarından cülus bahşişi istiyorlardı. Yeniçerilerin bu yeniden ayaklanma girişimi Mehmet’i kızdırsa da öfkesine hakim olup, on çuval akçe getirilmesini emretti ve bunları isyancılara dağıttı. Böylece ilk kez bir Osmanlı sultanı tahta çıkınca yeniçerilere armağan vermek zorunda kalıyordu. Bu gelenek daha sonraki sultanlar tarafından da sürdürüldü.

Mehmet birkaç gün sonra ayaklanma eğilimi gösteren yeniçerilerin ağasını çağırttı, azarladı ve görevden aldı. Çok sayıda kıta komutanı da benzer şekilde cezalandırıldı. Bu Mehmet’in karşılaştığı ikinci ayaklanmaydı ve yeniçerilerin tam sadakatini sağlamanın tek yolunun parlak bir başarıdan geçtiğini anlamasını sağladı. Bu parlak başarı Konstantinopolis’in fethi olmalıydı. Eğer bunu başarabilirse sadece yeniçerilerin değil bütün İslam aleminin saygısını kazanabilirdi. Ama şimdi sabırlı olmak gerekiyordu. Önce yeniçeri ocağını yeniden yapılandırdı ve kendi hassa askerlerinden 7 binini onlara kattı. Kumandayı da başka bir yeniçeri ağasına verdi. Böylece yeniden düzenlenen yeniçeriler Osmanlı Ordusu’nun eskisinden de güçlü çekirdeğini oluşturdular.

4.6- Şehzade Orhan Problemi

Mehmet Anadolu’daki bu sorunlarla uğraştığı sıralarda çok daha ciddi sonuçlar doğuracak bir olay yaşanmıştı. Mehmet’in Anadolu’da bulunmasını fırsat bilen İmparator Konstantin, elçilerini sultanın ordugahına göndermiş ve Şehzade Orhan’ın ödeneğinin yapılmadığını iletmişti. Hatta tehditler savuracak kadar ileri giderek, eğer ödenek şimdiden sonra ikiye katlanmazsa Şehzade Orhan’ın Osmanlı tahtında hak iddia etmesine izin vereceğini söylemek gafletinde bulundu. Anlaşıldığı kadarıyla Konstantin, Orhan’ı altın bir kart, hatta elinde kalan son koz olarak görüyordu ve bu kozu masaya sürmeye karar vermişti. Ama bu yaptığının çok kötü bir hata olduğunu sonradan anlayacaktı.

Efendisini onların tahmin edemediği ölçüde iyi tanıyan Sadrazam Halil Paşa bu noktada sinirlenerek şunları söyledi:

“Ey akılsız, sefil Rumlar! Sizin numaralarınızı biliyoruz, siz ise karşı karşıya olduğunuz tehlikeden habersizsiniz. Vicdan sahibi Murat artık yok. Tahtında hiçbir yasanın bağlayamayacağı ve hiçbir engelin durduramayacağı genç bir fatih oturuyor! Niçin bizi boş ve örtülü tehditlerle korkutmaya çalışıyorsunuz? İsterseniz kaçak Orhan’ı serbest bırakın ve onu Romanya sultanı ilan edin. İsterseniz de Tuna’nın ötesinden Macarları çağırın; Batılı ulusları bize karşı kışkırtın. Bu takdirde inanın bana, sadece en kısa zamanda mahvolmak dışında bir şey elde edemezsiniz.”

Mehmet, haddini bilmez Bizanslıların taleplerini sadrazamdan öğrenince hislerine hakim oldu. Elçileri dostça sözlerle gönderdi. Edirne’ye gidince bu meseleyi hemen halledeceğini, sonra da onlarla bağlantıya geçeceğini söyledi. Böylece Bizans trajedisinin son perdesi açılmış oldu.

4.7- Rumeli Hisarının -Boğazkesen- İnşası (Nisan – Ağustos 1452)

İmparator Konstantin yaptığı bu son hareketle Sultan Mehmet’e verdiği sözden dönmek için harika bir fırsat sunmuş oldu. Mehmet’in kalbinde yatan zaten Konstantinopolis’i fethetmekti. Böylece Edirne’ye dönünce, Struma Nehri yöresinde bulunan şehirlerdeki Rumların sürülmesi ve gelirlerine el konulması emrini verdi. Ardından da Bizans imparatorunu çok kızdıracak bir karar aldı. Anadolu yakasındaki I. Bayezid tarafından yaptırılan Anadolu Hisarı’nın karşısına, Bizans arazisine, yeni bir kale yapılacaktı. Boğaz’ın en dar yeri olan bu nokta böylece boğazın kontrolünü tamamen Osmanlıların eline verecekti. Ayrıca yeni hisar İstanbul kuşatması için de bir üs vazifesi görecekti.

Boğazlar Osmanlının zaaf noktalarıydı ve geçişler güvence altına alınmadıkça iki kıtanın efendisi konumunu pekiştirmeye olanak yoktu. Ayrıca Mehmet, Boğaz’a egemen olduğu takdirde Karadeniz’deki Yunan kolonilerinden gelen tahılı ve diğer destekleri engelleyeceğini ve Bizans’ın topladığı vergi gelirlerini keseceğini anlamıştı. Hristiyan deniz üstünlüğüyle rekabet edebilecek daha geniş bir donanmaya duyulan acil ihtiyacın bilincine de muhtemelen o zaman vardı.

Böylece Mehmet, 1452 Mart’ının ortasında Edirne’den ayrılıp, tam donanımlı 6 kadırga, 18 kalyon ve 16 levazım gemisiyle Gelibolu’dan yola çıktı. Haliç’i geçerek, 26 Mart’ta Boğaziçi’ne ulaştı. Yeni kalenin planını bizzat çizmiş ve yerini o seçmişti. Bizans başkentinin Karadeniz ticaretini kontrol altında tutmak için en elverişli nokta burası, Anadolu Hisarı’nın karşısıydı. Sadrazam Halil Paşa’yla diğer vezirler Saruca Paşa, Zağanos Paşa ve Şehabettin Paşa’nın idaresindeki 5 bin işçi, bu sağlam kalenin inşasına 15 Nisan 1452 Cumartesi günü başladılar.

Bunu haber alan Konstantin, aralarındaki anlaşmanın bozulmasını protesto etmek için sultana hemen bir heyet yolladı ve Bayezid’in kendi kalesini inşa etmek için önce Bizans’tan izin istediğini hatırlattı, fakat Mehmet, Bizans’ı aşağılayarak elçilere kısa ve dolambaçsız bir yanıt verdi:

“Gidin ve imparatorunuza şunu söyleyin. Şimdiki padişah eski padişahlardan değildir. Onların yapamadıkları şeyleri ben kolaylıkla yapabilirim. Onların istemediği şeyleri ben istiyorum ve alacağım. Ben kentten hiçbir şey almıyorum. Kentin surlarının içinde olanlar size, surların dışında olan her şey de bana aittir. Bundan dolayı Boğaz’da bir kale yapmak istersem, engel olmaya hakkınız bulunmaz.”

Kentin içindekiler hazırlıkları büyük bir endişeyle izliyordu. Rumlar varlığından bile haberdar olmadıkları Osmanlı filosunun Boğaziçinde aniden ortaya çıkmasıyla şaşakaldılar. Konstantin’le danışmanları da ne tepki vereceğini bilemez haldeydiler. Mehmet onları tahrik etmek için her zahmete katlanıyordu. Hisarın inşasında kullanılan bazı malzemeler yakınlardaki yıkık manastırlardan ve kiliselerden alınıyordu. Çevrede yaşan Rum köylüleri bu yerleri kutsal saydığı için bazen köylülerle işçiler arasında ipler geriliyordu. Mehmet komutanlarına hisarın inşasına karşı gelmeye çalışan köylülerin cezalandırılması emrini verdi. Ertesi gün bir süvari birliği tarlalarında hasat yapan çiftçileri gafil avladı ve hepsini kılıçtan geçirdi.

Saldırıyı haber alan Konstantin başkentin kapılarını kapattırdı. Osmanlı tebaasından herkesi içeride alıkoydu. Sultana hem itaat hem de meydan okuma içeren bir mesaj taşıyan elçiler gönderdi. Boğaziçindeki Rum köyleri için koruma ve hisar inşaatının Konstantinopol’e saldırı anlamına gelmediğine dair garanti istedi.

Daha da ileri gitmek ve ipleri iyice koparmak isteyen Sultan Mehmet, elçileri hapsettirdi ve kafalarını kestirdi. Bu bir savaş ilanıyla eşanlamlıydı. İmparatora ya kenti teslim etmesini ya da savaşa hazırlanmasını bildirdi. O dakikadan sonra kentin kapıları bir daha hiç açılmadı ve her iki taraf da kendini savaş halinde kabul etti. Konstantinopolis’e bundan sonra korku egemen oldu. İnsanlar, “Bu, şehrimizin sonu, ırkımızın sonu demek. Hristiyanlığın düşmanlarının günü geldi. Bunlar Deccal’in günleri!” diye yakınıyorlardı. Korkmakta haksız değillerdi.

31 Ağustos 1452 Perşembe günü hisarın inşası baş döndürücü bir hızla tamamlandı. Sultan ilkbaharda inşaatı denetlemek ve hızlandırmak için bizzat başında bulunmuştu. Gerekli inşaat malzemeleri memleketin dört bir yanından hızla getirilmişti. 30 dönümlük bir alanı kaplayan yapı 3 büyük ve 13 küçük kulesi, 7 metre kalınlığındaki ve 15 metre yüksekliğindeki perde duvarlarıyla dönemi için büyük insan gücü gerektiren bir başarıydı. Dört buçuk ay içinde tamamlanan kale Boğazkesen olarak adlandırıldı. Yani kesilen İstanbul Boğazı olabileceği gibi, gırtlak da olabilirdi. Rumlar ise buraya karşısındaki Anadoluhisarı’ndan farklı olarak Rumelihisarı diyeceklerdi.

Hisar tamamlandıktan sonra sultan, ordusunun başına geçerek Bizans başkenti yakınlarına gitti. Burada hendekleri ve Konstantinopolis surlarını yakından incelemek için üç gününü harcadı. Sonra kışı geçirmek için Edirne’deki sarayına döndü. Boğazkesen’de Firuz Bey kumandasında 500 kişilik bir kuvvet bırakmıştı. Verdiği emre göre, Boğaz’dan her iki yöne doğru geçen her gemi yelkenlerini indirmek ve kalenin önünde demir atmak zorundaydı. Yoluna devam etmek isteyen gemiler izin alacak ve geçiş hakkı için bir bedel ödemek zorunda kalacaktı. Bunu kabul etmeyen gemiler, suya yakın bir kulede stratejik konumda bulunan üç dev topun ateşlenmesi suretiyle batırılacaktı. Bu toplar 200 kilo ağırlığında taş gülleler atabiliyordu ve bunlara hedef olan bir geminin hiç şansı yoktu.

4.8- Osmanlı’da Ateşli Silahlar

Osmanlı’nın topu ne zaman kullanmaya başladığını tam olarak bilmiyoruz fakat muhtemelen barutlu silahlar imparatorluğa 1400’lerin başında Balkanlar yoluyla girmişti. Orta Çağ’ın bu yeni teknolojisi ilk başta pek de yararlı değildi. Silahların kendileri hantal, hazırlanmaları usanç vericiydi. Hassas nişan alınması olanaksızdı ve kullananlar açısından da düşman için olduğu kadar tehlikeliydi. Yüzünüze patlayabiliyordu. Ancak top ateşinin psikolojik bir etkisi olduğu da kesindi. Şeytani savaş aletinin korkunç gürlemesinde cehenneme özgü bir yan vardı.

Kuşatmalar hariç tutulursa, topçunun savaş yönetimine katkısı 1420’ye, yani Osmanlıların konuya ciddi ilgi gösterdiği yıla kadar alt düzeyde kaldı. Balkanlara girerek kendi toplarını yapmaya başlamak için gerekli kaynakları ve zanaatkarları elde eden Osmanlılar hızlı öğreniyordu. Yeni teknikleri kabule ve yetenekli askerlerinin eğitimini geliştirmeye son derece açıktılar. Mehmet’in babası Murat, saray ordusu içinde topçu ve top taşıyıcıları sınıfı kurarak yeni gücün altyapısını oluşturmuştu.

Konstantinopolis bu yeni gücün tadını ilk kez 1422 yılında, Murat kenti kuşattığında almıştı. Fakat Murat’ın döneminde toplar pek de etkili olamadı. Bir kuleye 70 gülle isabet etmiş ama pek az zarar vermişti. Fakat Murat, 24 yıl sonra toplarını başka bir surun önüne yani Korint Kıstağı’ndaki Hexamillion surlarına getirdiğinde işler değişmişti. Çünkü hem barut imalatında gelişmeler yaşanmış hem de Osmanlılar toplar konusundaki bilgilerini derinleştirmişti. Artık ağır gülleler kent surlarına eskisinden daha fazla bir momentumla fırlatılabiliyordu. 1446 yılının Aralık ayı başında Hexamillion surlarına yeni uzun namlulu toplarıyla saldıran Murat beş günde gedik açmış, Konstantin canını zor kurtarmıştı.

Osmanlı’nın top teknolojisini özümsemesi o denli hızlıydı ki 1440’lara gelindiğinde orta çaplı topları savaş alanında kurulan geçici imalathanelerde dökme yetisine ulaşmışlardı. Murat metali Hexamillion’un önüne taşımış, uzun namlulu toplarının çoğunu orada döktürmüştü. Kuşatma savaşında bu son derece büyük esneklik sağlıyordu. Bitirilmiş silahı savaş alanına taşımak yerine, malzeme parçalar halinde çok daha çabuk bir şekilde aktarılıyor, gerekirse sonra tekrar dağıtılıyordu. Kullanım sırasında sık sık kırılan toplar onarılıp tekrar hizmete sokulabiliyordu ve top kalibresiyle eldeki gülle çapının uyuşumunun henüz sağlanmadığı bir çağda namlular eldeki malzemeye uygun ölçüde dökülebiliyordu.

4.9- Dökümcü Urban

Elbette top teknolojisi sadece Osmanlı’nın ilgisini çeken bir olgu değildi. İmparator Konstantin de barutlu silahların sunduğu potansiyelin farkındaydı. Ama imparatorluk pahalı yeni silahlara yatırım yapamayacak kadar yoksuldu. Bir ara, olasılıkla 1452 yılı öncesinde kente Urban adında Macar bir top döküm ustası geldi ve büyük tek parçalı bronz toplar dökmek üzere yeteneklerini Bizans imparatorunun hizmetine sunmayı önerdi. Nakit sıkıntısı çeken imparator adamdan etkilenmişti, ancak onun yeteneklerini kullanabilmek için pek az kaynağa sahipti. Urbanı kentte tutma çabasıyla ona küçük bir maaş bağladı, ama bu bile düzenli ödenemiyordu. Şanssız Urban gitgide muhtaç hale düştü, böylece 1452 yılında bir gün kenti terk etti ve Mehmet’in huzuruna çıkma fırsatı bulma umuduyla Edirne’ye gitti.

Askeri bilimin her yeni gelişmesiyle ilgilenen Mehmet, daha hükümdarlığının başında büyük topların dökümü için deneylere başlamıştı bile. Modern kale ve kuşatma makinelerinin yapımıyla ilgili teknik kılavuzları incelemiş, sarayına çektiği uzman birçok yabancı kişilere danışmıştı. Şimdi de kuvvetlerini en güncel ve en güçlü silahlarla donatmak için karşısına bir fırsat çıkmıştı. Macar zanaatkarı memnuniyetle kabul ederek ona giyecek ve yiyecek sundu, özenle sorguladı. Ona bir kentin surlarını dağıtmaya yetecek büyüklükte bir top döküp dökemeyeceğini sordu ve kafasındaki gülleyi tarif etti. Urban’ın yanıtı onun duymak isteyeceği türdendi:

“Sizin için dilediğiniz gülleyi atabilecek bir top dökerim. Kentin duvarlarını ayrıntılarıyla inceledim. Topumun atacağı gülleler yalnız o surları değil, Babil’inkileri bile darmadağın edebilir,” dedi. Ardından da istediği ücreti söyledi.

İmparatorun Urban’ın ücretini ödeyemediğini öğrenen Mehmet vaat ettiği topu dökmesi ve Konstantinopol’ün surlarını yıkması karşılığında Urban’a şöyle dedi:

“Bu topu dök. Eğer başarılı olursan sana istediğinin dört katını öderim.”

Böylece Urban’ı işe alan Mehmet ona hünerinin ilk sınavı olarak yeni Boğazkesen Hisarının kulesi için bütün Boğaz’ı menziline alacak toplar yapmasını emretti. Osmanlılar o zamana gelinene dek olasılıkla Edirne’de top dökmeye başlamıştı; Urban’ın buna katkısıysa, kalıpların hazırlanması ve kritik matematiksel değişkenlerin çok daha ileri düzeyde denetlenmesi yönünde oldu. Mehmet ise o zamana gelinene dek toplar ve barut için gerekli hammaddeleri (bakır, kalay, güherçile, kükürt ve kömür) stoklamaya başlamıştı. Karadeniz’deki ocaklarda çalışan taş ustalarına granit gülle üretmeleri emrini de göndermişti.

Üç ay içinde hazır olan toplar ilk sınavını başarıyla geçti. Konstantinopolis’e giden tahıl yüklü bir Venedik gemisi bütün uyarılara rağmen Boğaz’dan geçerken durmamıştı. Bunun üzerine Urban’ın döktüğü toplar ateşlendi ve isabet alan gemi oracıkta battı.

4.10- Mora Yardımının Engellenmesi (Ekim 1452)

Böylece Boğaziçi’ni denetim altına almış olan Mehmet bir sonraki hamlesini uygulamaya koydu. İmparator Konstantin’in kardeşleri olan ve Mora Yarımadası’nın ortak hükümdarlığını yapan Dimitrios’la Thomas’ın Konstantinos’un yardımına gelmesini engellemeliydi. 1 Ekim 1452’de, Teselya sancakbeyi Turahan Bey’e Mora’daki iki despota saldırmasını emretti. Bu dikkat dağıtma taktiği son derece başarılı oldu. Tekrar müstahkem hale getirilmiş olan Korint şehri hızla ele geçirildi. Turahan Bey’le askerleri Mora’daki Rum güçlerini oyalarken, Mehmet Edirne’de savaş hazırlıkları yapmakla meşguldü.

Sultan 1452 sonları boyunca şehrin kuşatma hazırlıklarıyla meşgul oldu. Uykusunu feda ederek Konstantinopol’ün savunma planlarını gözden geçiriyor, saldırı hatlarının, birliklerinin, kuşatma makinelerinin, bataryalarının ve toplarının yerini saptıyordu. Gece yarısı sıradan bir asker kılığında birkaç arkadaşıyla birlikte Edirne sokaklarında dolaşıyor, halkın ve askerlerinin ruh hallerini araştırıyordu. Fethe saplantı düzeyinde bir tutkuyla yaklaşıyordu.

Günlerini tahkimat ve kuşatma savaşı üstüne yazılmış Batılı kaynakları dikkatle inceleyerek geçirdi. Sonra astrologlara danıştı ve kentin savunmasını çözecek metotları aklında evirip çevirdi. Aynı zamanda Osmanlı tarihini ve önceki kuşatmaları, neden başarısız olduklarını ayrıntılı araştırmalar yaparak inceledi. Devlet erkanını toplayarak onlara uzun bir nutuk çekti. Yaptığı araştırmaları ve Konstantinopol’ün fethinin neden gerekli olduğunu ayrıntılarıyla anlattı. Bu işin yapılamayacağını öne süren ve Çandarlı Halil’in başını çektiği yaşlı vezirlerin tutucu tavrıyla mücadele etti. Uyuyamıyordu. Gecelerini Bizans tahkimatlarının eskizlerini yaparak ve onları aşmak için stratejiler tasarlayarak geçiyordu.

4.11- Çandarlı Halil Paşa’nın Gece Yarısı Çağırılması

Bir gece haremağalarını göndererek Halil Paşa’yı huzuruna çağırdı. İmparatorluğun en güçlü ikinci adamının desteğini almadan Konstantinopol’ün fethinde başarılı olamayacağını biliyordu. Eski meseleler yüzünden efendisinden korkmak için geçerli nedenleri bulunan sadrazam yanına bir kese dolusu altın almıştı. Sultanın koltukta tamamen giyinik halde oturduğunu görünce, altınları ayaklarının dibine bıraktı.

Mehmet:

“Bu da ne demek oluyor lala?” diye sordu.

Sadrazam:

“Adetlere göre bir soylu efendisi tarafından gecenin geç saatinde çağrılırsa, eli boş gitmemelidir. Size kendi malımı değil, sizin malınızı veriyorum sultanım.” diye cevap verdi.

“Altınına ihtiyacım yok” dedi Mehmet. “Senden tek bir şey istiyorum: Konstantinopolis’i almama yardım et.”

Gizli bir Bizans dostu olarak tanınan ve “gavur ortağı” lakabı verilmiş olan Halil Paşa, sultanın talebinden epey rahatsız oldu. Savaşın herkes için özellikle de kendisi için zararlı olacağını düşünüyordu. Ama sultana karşı gelecek de değildi.

Mehmet’in talebine şöyle cevap verdi:

“Allah zaten size Bizans topraklarının çoğunu verdi. Elbet bir gün başkenti de verecektir. Bütün kullarınız bu amaç uğruna servetlerini ve kanlarını feda etmek için birbirleriyle yarışıyorlar.”

Sultansa buna karşılık:

“Şu yatağıma bak. Bütün gece sağa sola dönüp durdum! Rüyamda atalarımı gördüm. Bana yol gösteriyor ve beni Konstantinopolis’e götürüyorlardı. Şehrin kapıları açıldı ve Ayasofya’ya gittim. Orada Kızılelma bana veriliyordu,” dedi.

Bütün bunların Allah’tan gelen bir işaret olduğunu ve rüyasında Halil Paşa’nın da yanında olduğunu söyledi. Oyunu çok akıllıca oynuyordu. İmparatorluğun en güçlü adamını bu şekilde endişeden kurtardı. Artık onu istediği gibi yönlendirebilecek ve nüfuzunu kendi isteği doğrultusunda kullanabilecekti. Sonra, gecenin bir yarısı idam edileceğinden iyice kaygılanmış olan sadrazamına gidebileceğini söyledi. Kendisi ise o gecenin geri kalanını planları üstünde çalışarak geçirdi.

4.12- Giovanni Giustiniani-Longo’nun Gelişi

O sıralarda Boğaziçi’nde bir kale inşa edildiğini haber alan Venedik’le Cenova, müthiş bir paniğe kapılmıştı. Kalenin inşası herkes tarafından Konstantinopolis’e karşı bir savaş hazırlığı olarak yorumlanmıştı. Artık gelişmekte olan Pera kolonisi hatta Doğu Akdeniz’deki bütün ticaret tehlikedeydi. Ama Cenevizli yetkililer Haliç’e silahlı bir gemi göndermeye ancak Kasım’da, telaşlı bir yardım çağrısı aldıkları zaman karar verdiler. Sonunda, Galata’daki Ceneviz podestasının çağrıları çok somut bir yardım sağlamıştı. Böylece birçok mükemmel düzenek, savaş makinesi ve her biri kendine güvenen, seçme askerlerle dolu iki büyük Ceneviz kadırgası 700 askerle Konstantinopolis’e vardı.

Askerlerin başında surlarla çevrili şehirleri savunmada usta, deneyimli ve profesyonel paralı asker Giovanni Giustiniani-Longo vardı. Çok güçlü, dev gibi bir adamdı ve savaş başladığında Mehmet’in başına bela olacaktı. Giustiniani’nin 700 kişiyle birlikte gelişi, Bizanslılara biraz moral verdi. Konstantin bu adamın değerini çabucak kavradı ve onu başkomutanlığa atadı. Zafer kazanılması durumunda Limni Adası’nı kendisine vereceğini söyledi. Başkomutan Giustiniani, ilerleyen haftalarda kentin savunulmasında kilit rol oynayacaktı. Halkın da yardımıyla surları kuvvetlendirmek, hendekleri boşaltmak ve savunmaları geliştirmek için hemen kolları sıvadı.

4.13- Kiliselerin Birleşmesi Önerisi

Cenevizlilerin dışında yaklaşan fırtınaya yalnızca Bizans imparatoru gerçekten hazırlanmaya çalıştı ama o da boşunaydı. 1452 yılı boyunca, civar bölgelerden şehre olabildiğince fazla buğday getirtilmiş, civar sakinlerin çoğu da şehre sığınmıştı. Kış boyunca, şehrin savunmasını sağlamlaştırmak için olabilecek her şey yapıldı. Ama bütün çabalara karşın Batı, para ve asker göndermiyordu. İmparatorun Batılı prenslere yaptığı parlak vaatler, yalnızca rahatlatıcı boş sözlerle karşılandı. Roma’daki papalık divanıyla yaptığı görüşmeler ise, yalnızca tek bir sonuç getirdi: Papa V. Nicolaus, Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi gerektiğini bir kez daha tekrarladı.

Kasım 1452’de, Kardinal İsidoros, bir Venedik kadırgasıyla Konstantinopolis’e vardı. İmparator Konstantin’in kiliselerin Ayasofya’da birleştirilmesine izin vermekten başka çaresi kalmamıştı. 12 Aralık’ta birleşme yemini edildi. Türk tehdidi sona erdikten sonra bu karar tekrar gözden geçirilecekti.

Ama bu önemli karar Doğu’yla Batı Hristiyanlarını birleştireceği yerde Bizanslıların huzursuzluğunu daha da arttırdı. Birleşmeye karşı olan alt düzey din adamlarının baskısıyla ve özellikle de birleşme karşıtı grubun en aktif önderinin yani Megadük Lukas Notaras’ın etkisiyle, halk ayaklandı. Notaras Bizans İmparatorluğu’nun ikinci adamıydı ve Katoliklere karşı oldukça mesafeliydi. İki kilisenin birleşmesini şu sözleriyle reddetti:

“Konstantinopolis’te Katolik Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim.”

Doğu’yla Batı kilisesi arasındaki bu hizipleşmenin temeli ta 1054 yılına kadar gidiyordu. Roma’daki Papa’yla Konstantinopolis Patriği’nin yüzyıllar boyunca süren güç ve nüfuz mücadelesi o yıl doruk noktasına varmıştı. Teolojik ve siyasi anlaşmazlıklar sonucunda ipler kopmuş ve Hristiyanlık, Katolik ve Ortodoks olarak ikiye bölünmüştü. Zaman içinde bu çatlak, tüm giderme çabalarına karşın genişledi. Hatta videonun başında anlattığım üzere 1204’te Katolik Hristiyanlar Konstantinopolis’i yağmaladı. Bu olay Ortodoksların Batı’ya yönelik nefretini daha da arttırmıştı.

Yüzyıllar sonra bu ayrışmanın bedelini en ağır şekilde ödemek zorunda kalan İmparator Konstantin oluyordu. Aslında o tek bir şeye odaklanmıştı: Kadim tarihi ona emanet edilmiş olan kenti kurtarmak. Kiliselerin birleşmesi bunu gerçekleştirmek için tek şanssa, o yol kullanılmalıydı. Fakat din adamlarını ve halkı kontrol etmekte zorlanıyordu.

Böylece keşişler sokaklarda Latin aleyhtarı sloganlar atmaya başladılar. Manastıra doluşup; direnişe önderlik eden Gennadios’tan talimat istediler. Gennadios onlara yazılı bir karşılık vererek, kadim dinlerinin utanç verici bir duruma düşürüldüğünü ve böyle bir din değişikliğinin Tanrı’nın gazabına yol açacağını söyledi. Keşişler şehir sokaklarında gezerek, meclisin kararını ve bu kararı kabul eden herkesi bağrışmalarla lanetlediler. Halk her zamanki gibi fanatik keşişleri destekledi. Katolik Latin yardımını istemediler. Tavernalara doluşup kiliselerin birleşmesine ve bunu destekleyenlere sövüp sayarak, tehdit altındaki şehri kurtarabilecek tek güç olan Kutsal Bakire’nin onuruna şarap içtiler. Ayaklanma epey uzun sürdü. Birleşmenin en büyük destekçileri bile huzursuz olmuştu. Halkın sağduyulu ve metin olması gereken bu en kritik zamanda işler kötüye gidiyordu.

Mehmet bütün bu gelişmeleri 240 km uzaktan ilgiyle takip ediyordu. Hristiyan kiliselerinin birleşmesi, Osmanlı dış politikasında her zaman korkulan bir unsur olmuştu. Fakat Mehmet’in kentten aldığı istihbarat kendi lehineydi. Surların ardındaki anlaşmazlık onu daha da atılgan davranmaya yöneltti.

4.14- Urban’ın Döktüğü Büyük Top

Böylece Mehmet daha büyük bir işe girişti. Urban’ın Boğazkesen için döktüğü toplardan çok memnun kaldığından, ona Edirne’de öncekinin iki katı büyüklüğünde dev bir kuşatma topu yapmasını emretti. Hemen çalışmalara başlayan Urban tarihte o güne dek görülmemiş büyüklükte bir top projesi hazırladı. Bu top yarım tondan ağır gülleler fırlatabilecekti.

O dönemde böylesine devasa bir top dökmek gerçekten de ciddi bir metalurjik beceri istiyordu. Bu en güçlü ortaçağ silahının meydana getirilmesi sabır isteyen ve olağanüstü bir süreçti. Eğer başarılı olamazsanız devasa topun yüzünüze patlaması işten bile değildi. Ayrıca böylesine bir proje için çok fazla hammaddeye ihtiyaç vardı. Bunun için Balkanlardaki birçok kilisenin çanları sökülüp eritildi ve top yapımında kullanıldı. Sonunda kalıplar kırıldığında Urban’ın döküm işliğinden çıkan şey dehşet verici ve olağanüstü bir canavardı. Üç ayın sonunda tarihin en büyük topu olan “Şahi” hazırdı.

Zamanının en ileri teknolojisi diyebileceğimiz bu uzun metal boru 8.2 metre uzunluğundaydı. Namlunun çapı 92 santimetre yani bir insanın elleri ve dizleri üstünde girmesine yetecek genişlikteydi. Çeperi ise patlamanın gücünü karşılaması için 20 santimetre kalınlığındaydı.

Şahi’yi 50 öküz ancak kımıldatabiliyordu. Topu nakledip kullanmak için yüzlerce adam gerekiyordu. Top hazır olduğunda deneme atışı yapmak için inşası yeni tamamlanmış olan Cihannüma Kasrı’nın önüne getirilip, güçlükle dolduruldu. Türk başkentinin sakinleri, paniğe kapılmasınlar diye önceden uyarıldı. İçerisine çok kuvvetli bir barut dolduruldu. Ertesi günün şafağında, top ateşlendi. Topun gürlemesi 15 km öteden bile duyulmuş, güllesi ise tam 1.5 km öteye düşmüştü. Düştüğü yerde toprağa 2 metre gömülen gülle, Şahi’nin olağanüstü bir silah olduğunun kanıtıydı.

Bu deneylerin başarısından hoşnut kalan sultan, topla ilgili çarpıcı haberin Konstantinopolis’e hızla ulaşmasını sağladı, çünkü bu fiziksel olduğu kadar psikolojik de bir silahtı. O sırada sultanın dökümhanelerinde daha küçük başka toplar da dökülmekteydi. Mehmet böylece, bir yüzyıldan beri Batı’da kullanılan bu ağır silah gücünü geliştirerek Rumlara karşı çok üstün bir teknoloji elde etmiş oldu. İstanbul’un Antik Çağ’dan kalma taş duvarları herhalde buna karşı koyamayacaktı.

Şubat ayının başlarında ilgi, Urban’ın topunun Edirne ve Konstantinopolis arasındaki uzun yol boyunca taşınmasının fiziksel güçlükleri üstüne yoğunlaştı. Bu iş için önce yollar düzleştirildi ve köprüler sağlamlaştırıldı. Ardından kalabalık bir insan gücü ve çok sayıda hayvan tahsis edildi. Devasa boru Trakya kırsalında 50 öküzün çektiği, birbirine zincirlerle bağlanmış arabalar üstünde büyük zahmetle ilerletilirken, düşmemesi için 100 adam tarafından yanlardan dengeleniyordu. Bir marangoz ve bir amele ekibi de önden gidiyor, yolu tesviye ediyor, ırmakların, sel yataklarının üstüne ahşap köprüler kuruyordu. Büyük top böylece kent surlarına doğru günde 4 kilometrelik bir hızla yol almaya koyuldu.

4.15- Tarafların Asker ve Sivil Sayıları

Türkler silah açısından üstün olduğu kadar asker sayısı bakımından da epey üstündü. İmparator Konstantin’in talebiyle yapılan sayıma göre, Bizans güçleri yalnızca 4973 yerli ve 2 bin yabancı askerden ibaretti. İmparator bu rakamlar karşısında öylesine şaşırmıştı ki halk daha fazla umutsuzluğa kapılmasın diye gizli tutulmalarını emretti. Bu güçleri artırmak neredeyse olanaksızdı. Ne adam ne de para bulabiliyorlardı. İmparatorun emriyle, kiliselerdeki değerli metallerden mürekkep kaplar eritilip para yapıldı. Bizans ordusuna en son katılanlar, Haliç’te demir atmış gemilerin tayfaları oldu. Sonunda ordudaki Bizanslıların sayısı 6 bine, çoğu Cenovalı ve Venedikli olan yabancıların sayısı ise 3 bine çıktı. Bizans bu birliklerle uzunluğu 20 kilometreyi geçen surları koruyacaktı. Üstelik ellerinde sadece hafif toplar vardı.

Şehrin nüfusu ise genelde sanılandan çok daha azdı. 1453 yılı başında Bizans başkentinin en fazla 50 bin sakini vardı. Eski bir dünya imparatorluğunun başkentine ilişkin bu sayı, Ortaçağ’ın sonlarına göre bile oldukça düşüktü. Hele civar kentlerdeki hatırı sayılır nüfusun da şehre sığındığını göz önüne aldığımızda bu sayı gerçekten azdı.

Osmanlı tarafında ise Bizans askerlerinin en az 10 katı büyüklüğünde bir ordu vardı. Sultan Mehmet gösterişli ordusunun donanımıyla bizzat ilgilenmişti. Topraklarının dört bir yanındaki silahhanelerde göğüs zırhları, kalkanlar, miğferler, mızraklar, kılıçlar ve oklar yaptırdı. Ayrıca kalenin surlarını ve kapılarını yıkmak için mancınıklar ve koçbaşı denen ucu demirli kalın sopalar da hazırlanıyordu.

Osmanlıların silahlı kuvvetleri hakkında ciddi bir tahmin yapmak olanaksız olsa da 60 bini piyade 25 bini süvari, 20 bini başıbozuk ve 15 bini yeniçerilerden oluşmak üzere yaklaşık 120 bin askeri vardı. 15 bin yeniçeri ordunun çekirdeğini oluşturuyordu ve en sağlam, en yetenekli askerler onlardı. 20 bin başıbozuk ise Osmanlı’da savaş sırasında asıl orduya katılan gönüllü askerler için kullanılan bir tabirdi. 15. Yüzyıl dünyasına göre bu muazzam bir sayıydı. Şurası kesinleşmişti ki kuşatma sayıca üstün olanla düşük olan arasındaki bir çatışma olarak gerçekleşecekti.

4.16- Deniz Kuvvetleri Sayıları

Deniz kuvvetlerine baktığımızda ise Bizans için durum yine pek iç açıcı değildi. İmparatorun gemilerinin sayısı azdı ama o sırada demir atmış halde olan ya da sonradan gelen bütün gemilere el koydu. Haliç’in girişindeki kalın zincirin ardında duran donanmada toplam 26 gemi vardı. Bunların beşi Cenova’dan, beşi Venedik’ten, üçü Girit’ten ve birer tanesi Ancona, İspanya ve Fransa’dan gelmeydi. Geri kalanlar ise Bizans gemileriydi.

Osmanlı tarafında ise durum gayet parlaktı. Sultan Mehmet İstanbul’un önceki kuşatmalarının başarısızlıkla sonuçlanmasının nedeninin şehre yalnız karadan saldırılması olduğunun farkındaydı. Deniz kuvvetinin önemini kavrayarak bunun için aylar öncesinden bir hazırlık başlatmıştı. Yalnız eski gemilerden değil, Ege’deki tersanelerde hızla inşa edilen yenilerinden de oluşan filo çeşitli büyüklüklerde 140 gemiden oluşuyordu. Buna çeşitli yardımcı tekneleri de ekleyince sayı daha da artıyordu. İlk kez görülen ve Bizans Donanmasından çok daha üstün olan bu donanma, Gelibolu sancakbeyi ve Kaptanıderya Baltaoğlu Süleyman Bey’in idaresindeydi. Aslen bir Bulgar asilzadesi olup II. Murat zamanında devşirme olarak saraya alınan Süleyman Bey, 1444’te Buda’ya elçi olarak gitmek ve 1449’da Midilli’ye saldırmakla genç sultanın gözüne girmişti.

4.17- Konstantinopolis’in Surları

Osmanlı tarafının adam ve silah bakımından üstünlüğüne karşın Bizans’ın da aşılmaz diye adlandırılan surları vardı. Şehrin savunulmasında en güvenilen unsur şüphesiz surlardı. Bizans ekonomisinin durumu ne olursa olsun, duvarların onarımı için para bulunurdu. Ayrıca şehrin eşsiz bir konumu vardı. Dünya yüzeyinde hiçbir kent Konstantinopol’ün konumuna sahip değildi.

7.5 km uzunluğundaki kara surları üç katmanlıydı ve birbirine son derece yakın olan kulelerle desteklenmişti. En içteki sur daha yüksek ve sağlamdı. Önünde, orta katmandaki surlara kadar olan bir öldürme alanı bulunuyordu. Ardından yine sağlam yapılı olan orta katman geliyordu ve bu katman da kulelerle desteklenmişti. Sonra yine bir öldürme alanı bulunuyordu. En dıştaki katman ise geniş bir hendek tarafından korunuyordu. Thedosius’un bin yıllık duvarı Haliç’ten başlayıp Marmara Denizi’ne kadar uzanıyor ve kenti saldırılara karşı mühürlüyordu. Orta Çağ dünyasının en aşılmaz savunmasıydı. 14. ve 15. yüzyıllarda Osmanlı Türkleri için bu surlar, güttükleri büyük amaçları alaya alır gibi dikilen psikolojik bir sorundu ve fetih düşlerine engel koyuyordu. Batı Hristiyanlığı içinse İslamiyet’in önündeki bir setti. Onları Müslüman dünyasına karşı güvende ve hoşnut tutuyordu.

Marmara Denizi tarafındaki surlar kara tarafındaki surlar kadar sağlam değildi. Ama kentin güneyindeki sert akıntılar ve beklenmedik fırtınalar çıkartma girişimlerini riskli atılımlar haline getiriyordu. Bin yıldan beri hiçbir saldırgan o noktadan hücuma geçmeyi ciddi şekilde düşünmemişti. Kıyı, arasına 188 kule ve birçok korumalı küçük liman serpiştirilmiş olan 15 metre yüksekliğindeki tek ve kesintisiz bir surla korunuyordu.

Haliç tarafı da aynı şekilde zayıf surlarla korunuyordu. Çünkü Haliç zaten Bizans kontrolündeydi. İmparatorluk filosu için mükemmel bir demirleme sığınağı oluşturuyordu. Bu yöndeki surlar da 110 kulenin hakimiyeti altında olmasına rağmen savunmanın göz ardı edilemeyecek kadar hassas noktasını oluşturuyordu. Dördüncü Haçlı Seferi’nde Venediklilerin gemilerini kıyıya yanaştırdığı ve surları aşıp kente girdiği yer burasıydı. Savunmacılar Haliç’in ağzını savaş zamanlarında kapatmak için 717’deki Arap kuşatmasından beri 50 santimlik halkalardan oluşan bir zincir kullanıyordu. Geniş, yuvarlak fıçılar sayesinde su yüzeyinde duran bu zincir, Galata’dan karşı kıyıdaki tahkimatlara kadar uzanıyordu. Bir düşman gemisi geldiğinde zincir geriliyor ve arkasındaki gemilerden düşmana ateş açılıyordu. Zincir yüzünden hareketsiz kalan düşman gemisi ise aldığı darbeler sonucu olduğu yerde batıyordu.

Konstantin kıt kaynaklarını 7.5 km’lik kara surlarına uygun şekilde yaymanın yolları üstünde çalışırken alınması gereken kritik bir karar daha vardı. Hendek de dahil olmak üzere üçlü tahkimat hem iç duvara hem de dış duvara adam yerleştirilerek yani çok daha büyük bir güç tarafından savunulacak şekilde tasarlanmıştı. Konstantin’in elindeyse iki sur katmanını da olması gerektiği gibi savunacak kaynak yoktu. Bu nedenle de ağırlıklı savunmanın nerede yapılacağına karar vermek zorundaydı. Bir önceki kuşatmada da savunmacılar aynı seçeneklerle yüz yüze kalmış, dış duvarı savunmaya karar verip bunda başarılı olmuştu. Konstantinle kuşatma uzmanı Giustiniani aynı stratejiyi benimsedi.

4.18- İstanbul’un Coğrafi Konumunun Önemi

Mehmet, Osmanlı Devleti’nin, tüm geçmiş zaferlerine rağmen, Konstantinopolis fethedilene kadar güvende olamayacağında ısrar ediyordu. Şehir zapt edilemez değildi. Kendisi Konstantinopol’ü de içeren bir imparatorluğu yönetmedikçe hiç yönetmese de olurdu. Çünkü o dönemde imparator olmak demek Roma İmparatoru olmak demekti. Roma İmparatoru ise o surların içinde yaşıyordu.

Şehir elbette sadece bu yüzden değil başka birçok yönden de insanı cezbeden bir şehirdi. Çok stratejik bir coğrafi konumu vardı. İmparator Büyük Konstantin’in yeni Hristiyan başkenti için M.S. 324 yılında seçtiği yer, konum olarak, aşılması zor doğal avantajlar sunuyordu. Askeri koridorların kesişim noktasına benzeri olmayan bir şekilde konuşlandırılmıştı. 5. yüzyılda kara tarafındaki surlar örüldüğünde kuşatma silahları mancınıklarla sınırlı olduğundan, kent hemen hemen zapt edilemez hale gelmişti. 22 km uzunluğundaki surlarla korunan Konstantinopolis, çevresindeki denizlerin yukarısından doğal seyir noktaları sunan bir dizi sarp tepe üstünde yükseliyor, Haliç’in kıvrımlı geyik boynuzu şeklindeki doğu yakası ona güvenli bir derin su limanı sağlıyordu.

Kent sadece güvenli bir konumda değildi. Aynı zamanda dünyanın merkezi gibiydi. Bütün ticaret yolları burada kesişiyordu ve sanki dünyanın zenginliğini kontrol altında tutar hale gelmişti. İmparatorluğun yüksek döneminde Orta Asya’nın bütün zenginlikleri (altınlar, Rusya’dan gelen kürkler ve köleler, Karadeniz’in havyarı, mumu ve tuzu, Uzakdoğu’nun baharatı, fildişi, amberi ve incisi) Karadeniz’den Boğaz kanalıyla imparatorluk kentine akmıştı. Güneyde yollar karadan Ortadoğu kentlerine, Şam’a Halep’e ve Bağdat’a uzanıyordu. Ve batıda, Çanakkale Boğazından geçen deniz yolu Akdeniz’in tamamına açılıyordu. Mısır ve Nil deltasına, zengin Sicilya ve Girit adalarına, İtalyan yarımadasına ve Cebelitarık Boğazının ötesindeki her yere. Görkemli bir kent inşa etmek için gerekli kereste, kireçtaşı mermer ve ayakta kalması için gerekli her türlü kaynak hemen el altındaydı. Boğaz’ın tuhaf akıntıları zengin bir mevsimsel balık hasadı getirirken, Avrupa Trakyası’nın verimli tarlaları ve Anadolu platosunun düzlükleri bol bol zeytinyağı, mısır, şaraplık üzüm sağlıyordu.

Anlayacağınız Mehmet’in burayı fethetmek için çok sebebi vardı. Bu sebeplerden biri ise dünyevi değil maneviydi.

4.19- Muhammed Peygamberin Hadisi

Yüzyıllar boyunca, İslam Peygamberi Muhammed’in bir hadisinden yola çıkılarak, Konstantinopolis’in fethinin İslamiyet için mutlaka ulaşılması gereken bir hedef olduğu söylenmişti. Sultan Mehmet bu hadisten elbette haberdardı ve Konstantinopolis’in fethini sadece bir cihan imparatoru olmak için değil ahiret hayatının selameti için de önemli görüyordu. Peygamberin: “Konstantinopolis mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden asker ne mutlu askerdir.” sözündeki güzel komutan kendisi olmalıydı.

İslam’ın kente duyduğu arzu neredeyse dinin kendisi kadar eskiydi. Konstantinopolis’e karşı açılan kutsal savaşın kökeni, kent tarihindeki birçok şeyde olduğu gibi doğruluğu kanıtlanamayacak şekilde Peygamber’in kendisine kadar uzanıyordu.

İslam dinine göre bir yanda “Dar-ül İslam”, yani “İslamın Evi” vardı; diğer taraftaysa imana getirilecek diyarlar, Dar-ül Harp, yani “Savaşın Evi” yer alıyordu. İstanbul önlerinde ilk Müslüman sancağı Muhammed Peygamberin kurduğu İslam Devleti’nin ardılı olan Emevî Devleti’nin kurucusu Muaviye tarafından dalgalandırıldı. Muaviye şehri kuşatmış fakat alamamıştı. Defalarca kez Bizans üzerine sefere çıktı ama bir türlü şehri alamadı. İslam dininin ortaya çıkışının ilk yüzyılında Müslümanların nihai zaferinden kuşku duymak için pek az neden vardı. Cihadın yasası gerçekleşmesi kaçınılmaz fethi emrediyordu. Ama İslamiyet Konstantinopolis surları önünde Hristiyan dünyası tarafından durdurulmuştu.

Böylece aradan geçen zamanda Müslüman düşünürler, İslam’ın Evi ile Savaş’ın Evi arasındaki ilişkide doğan pratik değişimi yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı. Müslüman olmayan dünyanın nihai fethi ertelenmek zorundaydı. Hatta bu belki ancak dünyanın sonunda gerçekleşecekti. Nihai zaferi ertelemenin yolu olarak kimi ilim uzmanlarının aklına üçüncü bir hal olan Ateşkes’in Evi gelmişti. Cihat çağı kapanmış görünüyordu. Bundan sonra yaklaşık 650 yıl boyunca kentin önünde hiçbir Müslüman sancağı açılmadı. Bizans, düşmanların en inatçısı olduğunu kanıtlamış ve Konstantinopolis’in kendisi de Müslümanlar için hem bir yara izi, hem de derin bir özlem kaynağı olarak kalmıştı. Ama peygamberin sözü sonunda oraya dönmelerini emrediyordu.

4.20- Kuşatma Öncesi Son Hazırlıklar

Peygamberin hadisi sadece Mehmet’i değil İslam’a inanan binlerce Türk’ü de harekete geçirmişti. İslam dinine göre bir asker Allah yolunda savaşırken ölürse ahirette cennetin en yüksek makamıyla ödüllendiriliyordu. Bu yüzden her tarikattan sayısız molla ve derviş, askerlerin cesaretini ve fanatikçe inançlarını ateşlemeye, o kutsal projeye katılmaya ve elbette ganimetten pay almaya gelmişti. Savaştan sağ olarak dönebilmek de ayrı bir ödül demekti. Şeriata göre güç kullanılarak alınan bir kent üç günlük meşru bir talandan geçirilebilirdi. Söz konusu Konstantinopolis olunca şüphesiz bu talan daha da göz doldurucu olacaktı. Taşınacak çok fazla yük olduğundan, sırf bu yüzden bile binlerce adam akın etmişti.

Savaş uzun süre önce ilan edilmiş olsa da, o kış herhangi bir askeri olay yaşanmadı. Sınırlarda Osmanlılarla çatışmalar zaten asla tamamen kesilmemişti. Kara yolu bağlantısı kesilmiş olan başkent, kuşatma altındaki bir kale gibiydi. Rumlar, 1453 Şubatına kadar dış dünyayla bağlantılarını ancak deniz yoluyla sürdürebildiler.

Böylece büyük kuşatma adım adım yaklaşıyordu. Osmanlı silahlı kuvvetlerinin başkumandanı Edirne’den 23 Mart 1453’te ayrıldı. Adamlarıyla birlikte 1 Nisan’da Konstantinopolis’e ulaştı. Kuşatma makineleri ve ağır toplar kısa süre önce yerlerine konuşlandırılmıştı. Dev top Şahi’yi Edirne’yle Konstantinopolis arasındaki iki günlük yoldan götürmek, Şubat’la Mart’ın tamamını almıştı. Top 50 öküz tarafından çekilip, 100 adam tarafından devrilmesin diye dengede tutulmuştu. Yol yapıcılar ve mühendisler önden gidip yolu hazırlamıştı. Neredeyse Şahi kadar büyük olan iki top da aynı zamanda getirilip büyük topun yanına kondu. Büyük topu nakletme görevini alan Dayı Karaca Bey bölgeyi ordunun geçişi için hazırladı. Şehrin rahat görülebilmesi için üzüm bağlarını kestirdi. Ardından surların dışında kalan Rum istihkamlarını şiddetli hücumlarla ele geçirdi. Sonunda Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa da Trakya’ya geçti.

Ertesi gün Osmanlı öncü birlikleri surların önünde belirdi. Konstantinus onları karşılamak için bir çıkış harekatı yaptı ve yaşanan çarpışmada akıncıların bazıları öldürüldü. Ancak gün ilerledikçe ufukta daha fazla Osmanlı birliği görülmeye başladı ve Konstantin de adamlarını kente çekmeye karar verdi. Hendeğin üstündeki tüm köprüler sistemli şekilde tahrip edildi, kapılar örtüldü. Haliç limanının ağzındaki dev zincir tekrar kontrol edildi. Kent yaklaşan şey her neyse, ona karşı sıkı sıkıya kapatılmıştı. Sultanın şehri almak için son derece kararlı olduğunu gören Konstantin ona son bir yazı göndermeye karar verdi:

“Barıştan çok savaşı arzuladığınız belli oldu. İçtenliğime ve sadakat yeminime sizi inandıramadığıma göre, varsın istediğiniz gibi olsun. Artık sadece Tanrı’ya güveniyorum. O eğer şehrin sizin olmasını isterse, buna karşı gelmek kimin haddine! Tanrı size barış arzusu esinlerse, ben çok mutlu olurum. Her ne olursa olsun, sizi bütün yeminlerinizden ve anlaşmalarınızdan azat ediyorum ve başkentimin kapılarını kapayarak halkımı kanımın son damlasına kadar savunacağımı ilan ediyorum. Adil olanla uyum halinde saltanat sürün. Yüce Tanrı nasılsa ikimizi de yargısının katına çağıracaktır.”

Sultanın ordusu provası iyi yapılmış, hem özen, hem de derin planlama gerektiren bir dizi manevrayla yerini almaya başladı. 3 Nisan günü ana kuvvetler gelip 8 kilometre ötede durdu. Bir bütün oluşturacak parçalar halinde düzenlenmişlerdi ve her alayın yeri belliydi. Ordu sonraki birkaç gün içinde aşamalı bir dizi etapla yerleşti ve bu pervasız devinim izleyenlere devasa bir denize dönüşen ırmağı anımsattı.

Mehmet karargahını şehir surlarından biraz uzağa, günümüzde Topkapı olarak bildiğimiz Ayos Romanos Kapısı’na bakan bir tepeye kurdu. Şahi Topu da buraya konuşlandırılmıştı. Savaşın merkezi bu kapı olacaktı. Mehmet’in otağının etrafını Osmanlı askerinin en seçme bölümüyle hassa askerlerinden ve diğer kişisel hizmetkarlarından oluşan bir kalabalık sarmıştı. Aldıkları emir ki, devletin güvenliği de buna bağlıydı, sultanı gözbebekleri gibi korumaktı.

Sultan Mehmet’in Ayos Romanos kapısının karşısında mevzilendiğini gören İmparator Konstantin, savunmasının kilit noktasını buraya konuşlandırdı. Kendisi de burayı savaşın sonuna kadar terk etmeyecekti. Giovanni Giustiniani’nin kumandasındaki Cenevizli askerler de yanındaydı. Bu tehlikeli ve büyük tehdit altındaki mevziyi toplam 3 bin adam savunuyordu. Küçük garnizonun geri kalanı uçsuz bucaksız gibi görünen surlara dağıtılmıştı.

Ovada, surların üstündeki savunmacıların dehşet dolu gözleri önünde bir çadırkent oluşuvermişti. Mehmet’in ordusu kum taneleri gibi sayısızdı ve arazi üstüne kıyıdan kıyıya yine kum gibi yayılmıştı. O tarihte ordularını ve kamplarını daha iyi, öylesine sınırsız malzeme ve düzenle, herhangi bir karışıklıktan ve sıkıntıdan arınmış halde düzenleyecek bir hükümdar daha yoktu.

Osmanlı Ordusu temelde iki bölüme ayrılmıştı. Anadolu Ordusu sultanın sağ tarafında, Marmara Denizi’ne kadar uzanıyordu. Haliç’e kadar uzanan sol kanatta ise Rumeli Ordusu vardı. Kuvvetlerin yarısı, yedek olarak sultanın karargahının arkasında bekletiliyordu. 6 Nisan Cuma günü Anadolu ve Rumeli Orduları kuşatılmış şehrin 1.5 kilometre kadar yakınında belirlenmiş konumlarına geçtiler. İslam yasaları uyarınca sultan habercileriyle bir ateşkes teklifi ve son bir barış önerisi yolladı. Gönüllü olarak teslim olmaları ve şehri vermeleri durumunda Konstantinopolis halkına Osmanlı koruması altında yaşam ve mülk hürriyeti vaat ediyordu. Ama Rumlar 1100 yıllık kadim şehirlerini vermenin ve teslim olmanın söz konusu olmadığını söylediler. Böylece Cuma namazından sonra, kuşatmanın başladığı ilan edildi.

Tarih boyunca onlarca ordunun kuşatıp alamadığı kadim şehir için Türk tarihinin en büyük ve en zorlu savaşlarından biri az sonra başlayacaktı.

5- İstanbul’un Fethi ve Sultan Mehmet’in Fatih Sultan Mehmet Oluşu

“O savaşta öyle çok şey oldu ki, kalem hepsini tarif edemez, dil sayıp dökemez.” (15. yüzyıl Osmanlı tarihyazıcısı Neşrî)

5.1- Kuşatmanın İlk Günleri

1204’te dindaşları tarafından ele geçirilmesini saymazsak Konstantinopolis’i tarih boyunca toplam 23 ordu kuşatmış ama hepsi başarısız olmuştu. Şimdi bir kez daha iki hükümdar bu kadim şehir için efsanevi bir savaşa girişiyordu.

Kuşatmanın ilk günlerinde sadece hafif toplar ateşlendi ve piyadelerle bir dizi öncü saldırı düzenlendi. Fakat bunlar pek başarılı olamadı. Mehmet bu başarısızlığın moralleri bozmaması için ağır topçu birliklerinin menzile girmesini beklemeye karar verdi. Bu esnada bir takım prosedürler uygulandı. Orta bölümdeki yer siperlerinin gerisinde saklanan istihkâmcılar gizli kazı görevlerine başladı. Amaçları surlara kadar olan 250 metrelik mesafeyi sonradan çökertilecek tünellerle geçmekti. Verilen bir başka emir de, düzenli saldırıya geçileceği zaman yararlanmak üzere büyük hendeğin uygun noktalarda taş, toprak, kereste ve başka her türlü malzeme yığılarak doldurulmaya çalışılmasıydı. Çünkü hendek doldurulmadan surlar aşılamazdı. Bu askerler için tehlikeli, hatta ölümcül bir işti. Hendek, savunulan surdan sadece 40 metre uzaktaydı ve caydırıcı karşı ateş açılmaması halinde menzil içinde kalıyordu. Ayak basacak küçücük bir nokta elde etmek, ya da tutulan çizgiyi biraz ötelemek için girişilen çabalar şiddetli karşılık görüyordu. Giustiniani araziyi incelemiş ve bu tür çabaları aksatacak önlemler almıştı.

Hendek için girişilen bu şiddetli çatışmalar etkiliydi, ama kayıp oranlarının savunmacılar yönünden kabul edilemez olduğu açık şekilde hemen anlaşıldı. Öldürülen Türklerin sayısı ne olursa olsun, yitirilen her yetenekli savaşçı ayrı öneme sahip olduğundan, askerlerin mevzilerde kalıp ok atmak suretiyle savaşmasına karar verildi. Hendekteki mücadele kuşatmanın sert çatışma alanlarından sadece birisiydi.

5.2- Top Saldırısı

11 Nisan’a gelindiğinde artık tüm ağır toplar yerini almıştı. Mehmet bunları kara surları boyunca hassas kabul edilen yerlere bakan 15 batarya halinde düzenledi. Her büyük topa “Ayı” ismi verilmişti ve bunlar “Yavru Ayı” olarak anılan daha küçük toplarla destekleniyordu. Toplar ağırlıkları 90 kilogramdan başlayıp, Urban’ın büyük eseri Şahi’de olduğu gibi 680 kilograma kadar ulaşabilen taş gülleler atıyordu. Mehmet kuşatmaya olasılıkla toplamda 69 top getirmişti ki, bu o günlerin standartlarına göre devasa bir topçu gücüydü. Dahası bu silahlar mancınık gibi taş fırlatan eski teknolojiler tarafından da destekleniyordu. Ama mancınık Mehmet’in yeni teknolojisinin yanında Antik Çağ’dan kalma bir düzenek gibi görünüyordu.

Devasa Şahi Topu’nun ateşe hazırlanması ayrıntılara kadar inen bir özen gerektiriyordu. Barut namluya doldurulur, ardından tokmakla vurularak yerine oturtulan ahşap bir tıpayla geriye çok sağlam bir şekilde itilirdi. Daha sonra yarım tonu aşan gülle insan gücüyle namlunun ağzına getirilip içeriye yuvarlanırdı. Bu taş küre hazneye iyi yerleşecek şekilde yontulurdu, ama topun kalibresiyle çapı her zaman tamı tamına uyuşmayabiliyordu.

Nişan alma konusu ise biraz sıkıntılıydı. Daha çok deneme yanılma yöntemine dayanıyordu. Namlunun açısı üstünde durduğu platformun eğimi değiştirilerek ayarlanıyordu ve bunun için ahşap takozlar kullanılıyordu. Toplar ayrıca patlamanın gücüyle konumunu değiştirmemesi, hedeften sapmaması için üstüne taşlar koyularak bastırılan, amortisör görevi yapacak ahşap kirişlerle sabitleniyordu.

Bütün bu hazırlıklar tamamlandıktan sonra ateşleme barutu falya deliklerine döküldü ve böylece her şey hazır hale geldi. 12 Nisan günü kavlar yakıldı ve sultanın 7,5 kilometreye yayılmış olan ağır topları ateşlendi. Böylece dünya tarihinin ilk düzenli topçu saldırısı başlamıştı.

Savaş alanındaki bütün topların ateş almasıyla müthiş bir gürültü yeri göğü titretmeye başlamıştı. Devasa taş gülleler surların hassas noktalarına isabet ettiğinde sonuç çok yıkıcı oluyordu. Eğer isabet etmez de üstünden geçerse bu da savunanlar için felaket demekti. Ağır gülleler Konstantinopolis’in yüreğine doğru 1.5 km kadar yol alabiliyor, harap edici bir güçle evlere, kiliselere çarpıyor, çarptığı yeri paramparça ediyordu. Yerin sarsıntısı kilometrelerce öteden hissedilebiliyordu. Topların sesi Asya kıyılarının çok ötesinden, Boğaz’ın 8 km uzağından bile duyulabiliyordu.

Bombardımanın savunmacılar üstünde yaptığı psikolojik etki başlangıçta fiziksel sonuçlarından daha yıpratıcı oldu. Devasa topların gürültüsü, titreşimi ve çıkarttıkları toz bulutları, deneyimli savunmacıları bile dehşete düşürmüştü. Sivil halk için bu, yaklaşan kıyametin korkunç patlaması gibiydi. İnsanlar göğüslerini yumruklayarak ve istavroz çıkartarak “Tanrım bize acı!” diye bağırıyorlardı. Kadınlar sokaklarda bayılıyor, kiliseler, ağlayıp dualar edenle dolup taşıyordu.

Konstantinus ise kentin moralini hem pratik, hem de dinsel yönden yüksek tutmak için hiçbir şeyi esirgemiyordu. Saat başı surları dolaşmaya çıkıyor, kumandanlarının ve askerlerinin moralini pekiştiriyordu. Kilise çanları aralıksız çalıyordu ve imparator tüm insanları umuda sarılmaya, düşman karşısındaki direnişlerini korumaya, kendilerini Yüce Tanrı’ya emanet etmeye yönlendiriyordu.

Savunmacılar bu ilk şoku üzerlerinden attıktan sonra taş güllelerin çarpma etkisini hafifletmek için çeşitli stratejilere başvurdu. Teodosius surları bu yeni savaş çağına uygun değildi. Surların dış yüzüne güllelerin darbe gücünü emmesi için ahşap kirişlere bağlanmış yün balyaları, deri tabakaları hatta değerli kumaşlar indirildi. Bu önlemler yine de barutun olağanüstü itme kuvvetine karşı pek az etkili oldu. Açtıkları karşı top ateşi ise fazla uzun sürmedi. En büyük toplar çabucak patlayıp dağıldı. Bu durum çaresiz haldeki savunmacıları öylesine öfkelendirdi ki, topçubaşını sultanın ajanı olmakla suçlayıp idam etmeye kalkıştılar. Fakat ellerinde açık kanıt olmadığından adamı serbest bıraktılar.

Mehmet’in stratejisi yıpratmaya yönelikti ama sabır içermiyordu. Surları gece gündüz top ateşiyle dövmeye ve savunmacıları yıpratmaya, son büyük hücum için gedik oluşturmaya yönelik saldırılar düzenlemeye karar verdi. Bombardıman ve hendek için girişilen mücadele 12 Nisan’dan 18 Nisan’a dek aralıksız sürdü.

5.3- Şahi’nin Parçalanması

Başlangıçta yaptığı psikolojik etki bir yana bırakılırsa, Şahi’nin idare edilmesi çok zahmetli işti. Doldurulması ve nişan alınması öylesine gayret gerektiren çalışmalardı ki, günde sadece yedi kez ateşlenebiliyordu. Toplar güvenilmez, ters sonuçlar verebilen, zaman zaman kendi ekipleri için de tehlikeli düzeneklerdi. Bahar yağmurları altında konumlarında tutulmalarının zor olduğu anlaşılmıştı; patlamanın geri tepmesiyle sık sık beşiklerinden kurtulup çamura düşüyorlardı. Topun altında ezilip ölmekten daha ciddi bir tehlike varsa, o da parçalanan top namlularından çıkan şarapnellere yakalanmaktı.

Bir haftalık aralıksız atıştan sonra Şahi, Urban için ciddi bir endişe kaynağına dönüştü. Çünkü yoğun ısı, metalin saflığının tam sağlanamadığı noktalarda kılcal çatlaklara neden oluyordu. Urban büyük topu çarpışmadan çekip yeniden dökmek istedi. Ama kuşatmaların uzun sürmemesi gerektiğini iyi bilen Mehmet, ateşe devam edilmesi emri verdi. Sultan’ı öfkelendirmek ve arızalı bir topla atış yapmak arasında kalan Urban, silahı yeniden ateşlemenin kendisi için daha selametli olduğuna karar verdi. Böylece Şahi’yi yeniden doldurttu ve Mehmet’ten geri durmasını istedi.

Barutun tutuşturulmasının üzerinden birkaç saniye geçmişti ki Şahi büyük bir gürültüyle paramparça oldu. Çevresindeki birçok insan öldü ya da yaralandı. Bunların arasında Urban’ın kendisi de vardı. Süper-silah anlaşıldığı kadarıyla dönemin metalurjisinin sınırlarını zorlayarak çalışmıştı ve bu sınırlar en sonunda aşılmıştı. Böylece Şahi’nin fiziksel etkisi sıfıra indi. Ama yine de psikolojik etki bakımından görevini tamamlamıştı.

5.4- Top Saldırısı Devam

Şahi parçalanmış olsa da Mehmet’in elinde daha pek çok büyük top vardı. En ağır topçu saldırısını Lykos Vadisi’yle Ayos Romanos Kapısına yönlendirmişti. Kente günde 120 kadar atış yapılıyordu ve surlar artık kaçınılmaz şekilde ufalanıp çökmeye başlamıştı. Ancak bombardımanın saldığı ilk dehşetten sonra ateş altındaki savunmacılar cesaretini yeniden topladı. Sultanın savaş makinelerinin gücüyle her gün yüzleşen askerler bunlara zamanla alışmış ve artık korkmamaya başlamıştı.

Giustiniani hasarı gidermek için aralıksız çalışıyordu ve çökmekte olan dış sur için çabucak etkili bir karşı yöntem geliştirdi. Kazıklara geçici temeller oluşturuldu, savunmacılar bunların üstüne ellerine ne geçerse atmaya başladı. Gediğe taş, kereste, çalı çırpı, fundalık ve çok büyük miktarda toprak taşındı. Bu çaba için muazzam insan gücü harcanmıştı. Karanlık basınca adamlar ve kadınlar kentten çıkıp geliyor, gündüz yıkılan savunma hatlarını onarmak için gece boyunca çalışarak malzeme taşıyordu. Hiç ara verilmeyen bu gece çalışması gitgide yorulan halka büyük enerjiye mal oldu ama bu tamir edilen bölgeler eskisinden bile daha iyi iş görüyordu. Gevşek moloz yığınları güllelerin etkisini sönümlemekte daha başarılıydı.

Tüm bunlar olurken hendeği ele geçirmeye yönelik sert mücadele sürüyordu. Osmanlı askerleri gün boyunca buldukları her türlü malzemeyi, toprağı, keresteyi, molozu insandan arıtılmış bölgeden geçiriyor ve hendeğe atıyordu. Gece olduğunda savunmacılar hendeği tekrardan orijinal derinliğine indirmek için hücum noktalarından karşı saldırılar düzenliyordu.

Yakın mesafeden girişilen bu tür saldırılarda daha iyi zırhlanmış ve saklanmış olan savunmacılar avantajlıydı ama Türklerin ateş altında gösterdiği cesaret Rum ve İtalyan tanıkları bile etkilemişti. Türkler yakın mesafede cesaretle dövüşüyor ve birazdan öleceğini bile bile ateş menziline giriyodu. Surlardan okla ve arkebüzle açılan ateşin neden olduğu kırım korkunçtu. Toplarının ağır gülleler atmaya uygun olmadığını anlayan savunmacılar, topçu donanımlarını büyük tüfekler halinde yeniden düzenlemişti. Her silaha ceviz iriliğinde 5-10 kurşun doldurulabiliyordu. Yakın mesafeden atıldığında bu mermilerin etkisi dehşet vericiydi. Zırhlı bir askere çarptıklarında askerin kalkanını ve vücudunu paramparça yapabilen büyük bir güce sahiplerdi. Bir atışta iki ya da üç adam öldürülebiliyordu.

Bu sindirici ateşle vurulan Osmanlıların kayıpları korkunçtu ve ölülerini teslim almaktaki isteklilikleri savunmacılara bir yaylım ateşi daha açma fırsatı veriyordu. Venedikli cerrah Nicolo Barbaro gördükleri karşısındaki dehşeti şu sözlerle anlatmıştı:

“Bir ya da iki adam öldüğünde Türkler hemen geliyor, kent surlarına ne kadar yakın olduklarına aldırmaksızın ölüyü omzuna vurup taşıyordu. Ama mevzilerdeki adamlarımız yoldaşını alıp götürmek için gelen Türklere tüfeklerle ve arbaletlerle nişan alıp ateş açıyor, bu kez ikisi de yere yığılıyordu. Tek bir Türk cesedini bile kent surlarının önünde bırakmak onlar için utanç vericiydi.”

5.5- İlk Büyük Hücum (18 Nisan)

Osmanlı topçularının açtığı amansız bombardıman savunmacıların gösterdiği tüm çabalara rağmen hendeğin bir bölümünün doldurulması için etkili koruma ateşi sağlamıştı. Bunu fark eden Mehmet, 18 Nisan günü, surların gördüğü hasarın ve yıpratma muharebelerinin toplu bir saldırıya kalkmak için yeterli olduğuna karar verdi. Güzel bir bahar günüydü; hava kararırken ezan sesi Osmanlı kampı üstünde güven dolu bir tonda yükseldi. Ortodokslar gece boyu ibadete durmak, mumlar yakmak ve Tanrı’nın Anası’na dualarla niyaz etmek için kiliselere çekildi.

Mehmet güneş battıktan iki saat sonra, bahar mehtabının yumuşak ışığı altında vurucu birliklerinin büyükçe bir bölümüne ilerleme emri verdi. Okçuları ve mızraklı askerleri düşmana korku salmak için kurulmuş olan mehter takımı takip ediyordu. Meşaleler, bağırışlar ve savaş çığlıkları eşliğinde harekete geçilmişti. Güçlerini Lykos Vadisi’ndeki, surların bir bölümünün çöktüğü hassas noktaya yöneltmişlerdi. Tam hızla üstlerine gelen Osmanlı saldırısının tüyleri diken diken eden sesiyle ilk kez karşılaşan kentlileri panik sardı.

Konstantinus hemen alarma geçti. Hattın tamamı boyunca kalkışılacak bir genel taarruzdan korkuyor ve adamlarının o an için buna hazır olmadığını biliyordu. Kilise çanlarının çalınmasını emretti; dehşete kapılmış insanlar sokaklara döküldü ve askerler karmakarışık halde görev yerlerine koşuşturdu. Osmanlılar yoğun bir top, tüfek ve ok ateşinin koruması altında hendeği geçti. Merdivenler ve koçbaşlarıyla surlara kadar ulaşabildi. Mevzilerdeki mazgallı siperleri söktüler ve savunmacıların üstüne yaylım ateşi açtılar. Fakat duvardaki gediğin darlığı ve arazideki eğim o noktaya üşüşen askerleri engelliyordu.

Osmanlı’nın bu ilk büyük hücumunda öyle bir karmaşa yaşandı ki kimse diğerinin ettiği tek kelimeyi bile işitemiyordu. İnsanların ağlamaları ve feryatları, çığlıkları ve hıçkırıkları, topların kükremesi ve çanların kesintisiz sesi birbirine karışmıştı. Yangınlar ve patlayan toplardan çıkan koyu duman tabakası herkesin üstüne kara bulut gibi inmişti. Ordular birbirini göremiyor, kimse kiminle çarpıştığını bilemiyordu.

İnsanlar parlak ay ışığı altında daracık yerlere sıkışmış halde birbirini kesip biçerken, avantaj iyi zırhlanmış ve Giustiniani tarafından iyi konuşlandırılmış savunmacılardan yanaydı. Hücuma kalkanların momenti yavaş yavaş azaldı ve sonunda kendilerini surların önünde tükettiler. Dört saatin ardından mevzilere aniden gelen bir sessizlik çökmüştü ve bunu sadece hendeğin içinde can vermekte olan insanların inlemeleri bozuyordu. Osmanlılar ölülerini bile almadan kamplarına çekildi. Savunmacılarsa altı günlük aralıksız savunmanın ardından kendilerini ölü gibi yere bıraktı.

Konstantin’le maiyetindekiler sabahın serin ışıklarıyla birlikte hasarı incelemeye geldi. Hendeğin içi paramparça cesetlerle doluydu. Koçbaşları surların önüne terk edilmişti ve orada burada yanan ateşler sabah havasını tütsülüyordu. Kayıplara dair rakamlar her zaman olduğu gibi değişkendi. Konstantin düşmanın ölülerini almasının hiçbir şekilde engellenmemesi emrini verdi ama surlar önünde terk edilen koçbaşları yakıldı. Ardından imparator, ruhban takımı ve asillerin eşliğinde dularını etmek üzere Ayasofya’ya gitti.

Mehmet’in bundan sonraki stratejisi bombardımanı yoğunlaştırmak olacaktı.

5.6- Mehmet’in Deniz Gücü

Mehmet, fetih hazırlıkları sürerken donanmanın elden geçirilmesi ve güçlendirilmesi işiyle de ilgilenmişti. 1452 kışı boyunca Gelibolu’daki donanma merkezinde hatta belki Sinop ve Ege kıyılarındaki tersanelerde hızlı bir gemi yapım çalışması sürdürülmüş, Mehmet bu çalışmalarla bizzat ilgilenmişti.

Akdeniz havzasının anahtar konumdaki savaş gemisi kürekli kadırgaydı. Mehmet’in donanmasını da kadırgalar oluşturuyordu. Bu küçük gemiler suya insanı korkutacak kadar yakındı. Yelken tahrikiyle ilerleyebilirdi ama kadırgaya asıl vurucu gücünü ve savaştaki esnekliğini veren şey kürek gücüydü. Kürekçiler güvertede genellikle tahta sıralar üstünde iki ya da üç kişilik tekli oturma düzeninde otururdu ki bu onları savaş sırasında etkilere korkunç derecede açık hale koyardı. Ayrıca oldukça sıkışık pozisyonda olurlardı ve ciddi kas gücüne sahip olmaları gerekiyordu.

Savaş kadırgası çatışma anında hız ve kıvrak manevra yapmak üzere geliştirilmişti. Sakin denizdeki hızına karşın kadırga, kimi son derece büyük dezavantajların sıkıntısını da çekiyordu. Düşük bordası dalgalı denizde gemiyi şaşılacak kadar elverişsiz kılıyor böylece kullanımı yaz aylarıyla sınırlı kalıyordu. Yelkenler rüzgar tam kıçtan alındığında kullanışlıydı, küreklerse pruvadan gelen sert esintilerde fazla yararlı değildi. Dahası hız yapma eğilimi teknenin bordasını nasıl alçak hale koyduysa, kabuğunun da aynı şekilde incelmesine yol açmıştı. Bu da ticaret gemilerine ya da daha yüksek Venedik kalyonlarına saldırırken ciddi dezavantaj yaratıyordu. Sonuçta, kadırganın tüm güçlü ve zayıf yanları Konstantinopolis için verilen mücadelede bir kez daha ortaya çıkacaktı.

Mehmet oldukça büyük bir donanma toplamıştı. Yedi kuşatmadan beri Osmanlılar Konstantinopolis’e ilk kez donanma getiriyordu. Bu kritik bir gelişmeydi. Donanmanın başında bu işlerde bilgisi, görgüsü ve tecrübesiyle nam salmış olan Baltaoğlu Süleyman vardı. Kutsal savaş şevki ve fetih özlemiyle yanıp tutuşan filo Çanakkale Boğazı’ndan Marmara Denizi’ne doğru yola koyulduğunda donanma büyük bir neşe ve moral üstünlüğü içindeydi.

Baltaoğlu’nun kumandasındaki bu donanma savaş başlamadan önce Gelibolu’dan hareketle Marmara Denizi’nde boy gösterince Rumlar şoke olmuşlardı. Türklerin kendilerininkinin beş katı olan bir filoya sahip olmalarına fena halde bozulmuşlardı. Mehmet kara kuvvetleri ve topçu bataryaları konusunda olduğu gibi donanmada da büyük sayıların psikolojik önemini gözetmişti. Donanması 140 parça gemiden oluşuyordu ve denize de hâkim olduğunu onlara kanıtlamıştı.

Mehmet’in etkileyici deniz gücüne dair haberler kente filonun kendisinden çok önce ulaştığından savunmacıların donanmaya ilişkin planları dikkatle hazırlamak için bolca zamanı olmuştu. 2 Nisan günü kendi gemilerine güvenle demirleyecekleri yer sağlamak ve zayıf deniz surlarını saldırıya kapatmak için Haliç’in ağzındaki büyük zinciri kuvvetlendirmişlerdi. 9 Nisan’da savunmacıların elindeki tüm deniz gücü limanda düzenli ve hazırdı. Sayıları Mehmet’in devasa filosunun yanında komik kalıyordu. Kuramsal olarak hiçbiri savaş gemisi değildi ama farklı yapıları Akdeniz’in tehlikeli korsan tehdidi barındıran sularında onlara avantaj sağlıyordu. Yükseklikleri, mürettebat seyir yerleri, iyi silahlanmaları ve yetenekli askerlerle donanmaları halinde bu gemiler, düşük bordalı savaş kadırgaları karşısında üstünlük kazanabiliyordu. Savaş tarihinin o kesitinde bu tür ticari gemiler en kararlı saldırılar karşısında bile genellikle tutunabiliyordu.

Tekne idare etmek iyi eğitilmiş mürettebatlara özgü bir yetenekti. Öyleyse deniz üstündeki karşılaşmaların sonucu sayıdan çok deneyime, kararlılığa bazen de rüzgar ve akıntılar konusunda şanslı olmaya bağlıydı.

Osmanlı Donanması 12 Nisan’da Boğaz’ın 3 km kadar kuzeyine gidip Avrupa yakasındaki günümüzde Dolmabahçe Sarayı’nın bulunduğu yere yakın bir konumda demirlemişti. Bu mevkiye o zamanlar Çiftedirek deniyordu. Savaşçı filonun büyüklüğü ve gücü şüphesiz ki İtalyanların bile kendilerine olan güvenini zedelemişti. Zincirin arkasında nöbet halindeki gemiler, günler geceler boyunca saldırıya geçilmesini silah başında beklemişler ama Osmanlı Donanması bir türlü saldırıya geçmemişti. Bu aşındırıcı bir kedi fare oyununun başlangıcıydı. Tarafsız Galata’nın Boğaz’ı rahatça gören surlarında iki adam sürekli nöbet halindeydi. Herhangi bir harekette Haliç’teki liman kumandanı Alviso Diedo uyarılacaktı. Rumlar bu sinirleri geren hal içinde olacakları bekliyordu.

5.7- İlk Deniz Muharebesi (18 Nisan)

Sonunda kent üstünde kurduğu cendereyi arttırmak isteyen Mehmet, Baltaoğlu’na Haliç’i kapatan zincire bir hamle yapmasını emretti. Osmanlı gemileri Haliç’ten içeri girebilirse Konstantin kara surlarındaki çok gereksindiği savunmacıların bir bölümünü kıyı şeridine göndermek zorunda kalacaktı. Her iki taraf da öyle bir girişim için dikkatle hazırlanmıştı.

18 Nisan günü, olasılıkla Ayos Romanos kapısına yapılan ilk büyük saldırıyla aynı zamanda Baltaoğlu da donanmayı ilk hücumuna kaldırdı. Çiftedirek’ten harekete geçen filo zincire doğru hızla ilerledi. Ok menziline girince yavaşladılar, bir ok ve top salvosu açtılar; taş gülleler, demir ve alev uçlu oklar ıslık çalarak yükselip aradaki suyu aştı, düşman gemilerinin güvertesine yağdı. İlk yaylım ateşinden sonra filo tekrar harekete geçip, Haliç’te demirli gemilere yaklaşmak için ilerledi. Zincirin bulunduğu bölgeye gelince Osmanlılar standart yakın dövüş tekniklerini uygulamaya koydu. Fakat yüksek bordalı Hristiyan gemileri alçak bordalı Osmanlı kadırgaları karşısında çok avantajlıydı. Yukarıdan rahatça ateş açabiliyorlardı.

Haliç’in ağzını kapatan zincir için verilen mücadele şiddetliydi, ama Hristiyanlar sonunda duruma hakim oldu. Osmanlı kadırga filosunu püskürtmeyi başarmışlardı. Küçük düşürücü bir yenilgiye uğramaktan korkan Baltaoğlu gemilerini geri çekip Çiftedirek’e döndü.

Deniz savaşının ilk raundunu savunmacılar almıştı. Gemilerini iyi tanıyorlardı ve deniz savaşının temel gerçeğini kavramışlardı: Bir ticaret gemisi mürettebatı deneyimli, disiplinli ve iyi donanımlıysa, üstüne akın akın gelen çok sayıdaki alçak bordalı savaş kadırgası karşısında tutunabilirdi. Mehmet’in top gücüne yönelik umutları böylece denizde boşa çıkmıştı. Hafif bir kadırgaya yerleştirilebilecek çaptaki toplar büyük Hristiyan gemilerinin dayanıklı kabukları üstünde etkili olamayacak kadar küçüktü.

Sonuçta 19 Nisan sabahına gelindiğinde Mehmet’in güçleri hem karada hem de denizde püskürtülmüş, savunmacıların morali sağlam kalmıştı. Kuşatma süresinin uzaması Mehmet’in sabrını günden güne tüketiyordu. Çünkü Batı’dan yardım gelmesi ya da kendi askerlerinin moralinin çökmesi tehlikesi vardı.

Konstantin için kentin başarıyla savunulması Hristiyan Avrupa’dan gelecek yardıma bağlıydı. Kuşatma öncesinde insan ve malzeme kaynağı sağlamak için ricayla geçen bitmek bilmez diplomatik turlar yapmıştı. Kent halkı her gün bir filonun Marmara’yı yararak görüneceği umuduyla ufuk çizgisine bakıyordu. Ama denizde uğursuz bir ıssızlıktan başka bir şey yoktu.

5.8- Gemilerin Karadan Yürütülmesi Fikri

Haliç limanına yaptığı saldırının başarısız olmasının ardından Mehmet’in aklını derin düşünceler almıştı. Altın işlemeli kızıl otağından çıkıp kentin çevresini boydan boya dolaşarak Çiftedirek’e gidiyor, sorunları üç boyutlu olarak inceliyor, Kızıl Elma’ya farklı açılardan bakıyor, durumu aklında tartıyordu. Haliç’e giremiyor oluşu kente birden fazla yönden baskı yapmasını engelliyor ve savunmacıların yetersiz güçlerini kara surlarına yoğunlaştırmasına neden oluyordu. Dışarıdan bakıldığında savunma sistemi fazla karmaşık ve katmanlı, hendek hızlı sonuçlar almak için fazla derindi. Ayrıca Giustiniani bir strateji dehası olduğunu kanıtlamış, sınırlı insan gücünü ve malzemeyi son derece iyi yaymıştı.

Kapalı olduğu sürece Haliç, gelecek herhangi bir destek filosuna güvenli demirleme barınağı ve denizden yapılacak karşı saldırılara üs oluşturacaktı. Ayrıca Mehmet’in ordusuyla donanmasındaki kimi bölümler arasında kurulması gereken iletişimin yolunu uzatıyor, askerler kara surlarından Çiftedirek’e gitmek için Haliç’in en dip ucundan dolaşmak zorunda kalıyorlardı. Haliç’e mutlaka girilmeliydi.

Tam bu aşamada Sultan Mehmet, Haliç tarafındaki surlara öldürücü darbeyi indirecek dahiyane bir plan yaptı. Gemilerini karayoluyla Boğaziçi’nden Haliç’e taşıyacak, böylece Haliç’in ağzını kapayan kalın zincirin etrafından dolaşacaktı. Vezirlere bu ilginç planını anlattığında herkes bu işin imkansız olduğunu düşündü. Ama Mehmet kararlıydı. Gemiler karadan yürütülecekti.

Çalışmalar başlayacaktı fakat ortada bir problem vardı: Gizlilik. Galata’daki Cenevizliler hem Rumlarla hem de Osmanlılarla karlı bir alışveriş sürdürüyordu. Süreç içinde iki taraflı geçirgen bir zar gibi çalışmaya başlamışlardı. Gündüzleri Osmanlı kampında büyük topları soğutmak için gerekli yağı sağlayarak ve olabilecek her şeyi satarak alenen dolaşıyorlar, sonra geceleri Bizans surundaki yerlerini almak için Haliç’e sızıyorlardı. Büyük zincirin ucu Galata surlarının gerisinde güvenceye alınmıştı ve bu noktaya doğrudan ulaşılamazdı çünkü Mehmet Cenevizlilerle açıktan savaşa girmekte istekli değildi. Oraya yöneltilecek düşmanlığın ana kentten güçlü bir filo gönderilmesi riskini taşıdığını biliyordu. Ayrıca Galata sakinleri Hristiyan dindaşlarından yanaydı ve Giustiniani’nin kendisi de Cenevizliydi. Dolayısıyla gemilerin karadan yürütülmesi için sultanın Cenevizlilerle bir anlaşma yapması gerekiyordu ki operasyon gizli bir şekilde tamamlanabilsin.

Böylece sultan, bu işi gizli tutması karşılığında Galata’daki Ceneviz podestasına yakın gelecekte geniş topraklarında dilediğince ticaret yapma izni vereceğini söyledi. İstihbaratı düşmanına satmaktansa susmasının onun için daha karlı olacağını ifade etti.

Ertesi gün hemen çalışmalar başladı. Çiftedirek’ten günümüzde Kasımpaşa denilen yere kadar ulaşan hattaki yollar çalı çırpıdan temizlendi ve kalaslar döşendi. Yol en yüksek noktasında deniz seviyesinden 60 metre kadar yukarıdaydı ve kot farkları gemileri karadan aktarma girişiminde epey zorluk çıkaracaktı. Ancak Mehmet’in insan gücünden yana sıkıntısı yoktu. 10 binlerce adamı vardı. Bir fırlatma rampasını andıran yol, koyun ve öküz içyağıyla sıvandı. Gemileri sudan kaldıracak beşikler kuruldu. Dikkati bu hazırlıklardan başka yöne çekmek için Mehmet, Galata’nın hemen kuzeyindeki tepeye bir top bataryası getirtti ve Zağanos’a Haliç’i koruyan gemileri top ateşine tutmasını emretti.

5.9- İkinci Deniz Muharebesi (20 Nisan)

Gemilerin karadan yürütülmesi için gereken yol hazırlanırken 20 Nisan’da yüksek bordalı, yelken tahrikli, silah ve erzak yüklü üç Ceneviz gemisi, Sicilya’dan gelen bir Rum nakliye gemisiyle birlikte Marmara sularında belirdi. 4 gemi sabah saat 10 sularında görüldü ve beyaz zemin üstünde kırmızı haçtan oluşan Ceneviz bayrağı hemen tanındı. Bu haber halkta anında bir sevinç dalgasına neden oldu. Yaklaşan filo Osmanlı deniz devriyeleri tarafından da hemen hemen aynı zamanda fark edildi. Hemen kampında bulunan Mehmet’e haber gönderildi. Sultan emirlerini Baltaoğlu’na bizzat vermek üzere hiç zaman kaybetmeden dörtnala donanmanın yanına gitti. Filosunun, zincirin önünde uğradığı başarısızlıktan ve ordusunun kara surları önünde püskürtülmesinden şüphesiz rahatsızlık duyan Mehmet’in Baltaoğlu’na verdiği mesaj net ve kesindi: Düşman gemileri zapt edilecek ve gemiciler tutuklanarak kendisine getirilecek; bu olmadığı takdirde herhangi bir gemici canlı olarak geri dönmeyecekti. Ne de olsa emrine 140 parçadan oluşan Osmanlı tarihinin en büyük donanması verilmişti.

Osmanlı kadırga filosu tüm kürekçileriyle çabucak hazırlandı ve ağır piyadelerden, okçulardan, yeniçerilerden oluşan vurucu güçler güvertelerde yerini aldı. Hafif toplar yine yüklendi; yangın okları ve silah namına her ne lazımsa; yuvarlak ve dikdörtgen kalkanlar, tolgalar, göğüs zırhları, fırlatma taşları, ciritler ve uzun mızraklar alındı. Sonunda filo düşmanla karşılaşmak üzere Boğaz’dan aşağı ilerledi.

Ceneviz gemileri rüzgârı arkalarına almış, Boğaz girişinde hızla ilerliyordu. Osmanlı filosu karşıdan esen rüzgâr altında kullanamadığı yelkenleri indirdi ve dalgalı denizde akıntıya karşı kürekle ilerlemeye başladı. Dört Hristiyan gemisi, öğle saatlerine gelinirken kentin güneydoğu kıyılarına yaklaşmıştı ve açıkta Haliç’in ağzına doğru manevra yapmaya hazırlanıyordu. Büyük sayısal üstünlük o arada Baltaoğlu’nun adamlarını gurur ve başarı umuduyla doldurmuştu. Yönlerini hiç değiştirmeden, atılan naralar eşliğinde hızla kürek çekerek, zafere özlem duyan insanlara özgü bir şekilde ilerliyorlardı.

100’den fazla geminin dört ticaret gemisinin oluşturduğu tek noktaya yönelişine bakılınca sonuç kaçınılmaz görünüyordu. Kent halkı surların üstünde, damlarda, hipodromun ayakta kalan bölümünün tepesinde, Marmara’yı ve Boğaz’ın girişini görebilecekleri her yerde toplanmıştı. Mehmet ve maiyetindekilerse Haliç’in öte yanında, Galata surlarının gerisindeki bir tepenin eteğindeydi. Baltaoğlu’nun gemisi düşman gemilerine yaklaşırken, iki cenahta da umudun ve heyecanın bir karışımı yaşanıyordu.

Baltaoğlu, gemisinin pruvasına dikilip, gelenlere yelkenlerini hemen indirmelerini söyledi. Ama Cenevizliler rotasını koruyarak Baltaoğlu’nun bağırışlarına kulak asmadı. Böylece Osmanlı kumandanı gemilerin ateşe verilmesini emretti. Savrulan yangın okları her yandan gemilerin üstüne yağmaya başladı; Cenevizliler yine de bir an bile duraksamadı. Gemilerinde çıkan yangını hızla söndürmeye koyuldular.

Avantaj yine yüksek bordalı, büyük gemilerdeydi. İçindekiler yüksekten savaşıyor, bilhassa da direklerinden ve çanaklıklarından aşağıya oklar, mızraklar, taşlar yağdırıyorlardı. Hiç dağılmadan Akropol burnuna yaklaştılar ve Haliç’e sığınmak için dönüş yapmaya hazırlandılar ki, felaket de o sırada patlak verdi. Rüzgâr ansızın durmuştu. Yelkenler cansız bir halde direklerden sallanıp kaldı ve kente iyice yaklaşmış olan gemiler hız kaybetti.

Düşmanın hız kaybetmesiyle avantajını kaybettiğini gören Baltaoğlu, donanmasıyla hemen Ceneviz gemilerinin etrafını sardı ve bir kez daha ateş yağmuruna tuttu. Ama hâlâ öncekinden daha etkili olamıyorlardı. Topları çok küçüktü ve suya düşman gemilerine hasar veremeyecek kadar yakındılar. Hristiyan mürettebatlar çıkan yangınları fıçılarda biriktirilmiş sularla hemen söndürüyordu. Kundaklamanın başarısız olduğunu gören Osmanlı amirali arkadaşlarını teşvik eden bir seslenişle bu kez filoya iyice yaklaşılmasını ve bordalanmasını emretti.

Kadırgalar artık neredeyse hareketsiz kalmış Ceneviz gemilerinin etrafında arı sürüsü gibi kaynaşıyordu. Deniz, birbirine karışmış direkler ve küreklerin oluşturduğu yığınla adeta çorbaya dönmüştü. Baltaoğlu gemisinin mahmuzunu Hristiyan gemileri arasında en büyük ve en az silahlanmış olan yük gemisine dayadı. Osmanlı piyadesi kancalı sırıklar ve merdivenlerle gemiye çıkmak, düşmanın kafasını baltayla ezmek, güvertesini meşalelerle ateşe vermek için borda köprülerine üşüştü. Kimisi çapa zincirlerinden ve iplerden tırmanmaya çalışıyor, başkalarıysa ahşap mevzilere mızraklar ve ciritler yağdırıyordu. Gemilerin birbirine sokulabildiği yerlerde mücadele göğüs göğse sürmeye başlamıştı.

Yüksekte konuşlanmış ve iyi zırhlanmış savunmacılar hücum edenlerin kafalarını gemilere tırmanırken gürzlerle eziyor, tutundukları yerlerde ellerini kılıçla kesiyordu; savrulan mızraklar, kargılar ve taşlar aşağıda köpüren kalabalığın üstüne yağmur gibi iniyordu. Baltaoğlunun teşvikiyle her iki taraf birbirine daha da şiddetle girişti; savaş dehşetli ve kanlı bir tabloya dönüştü.

Osmanlı filosu dize getirilemeyen inatçı düşmanla iki saat boyunca cesurca boğuştu. Yukarıdan bakıldığında, hepsi birlikte kendilerinden çok büyük bir böceği alaşağı etmeye çabalayan bir karınca sürüsünü andırıyordu. Osmanlı gemilerinden biri gücünü tüketip geri düşerse, taze güce sahip başka gemiler avını parçalamak için kürek gücüyle ileri atılıyordu. Ancak zaman geçtikçe Cenevizli kaptanlar gemilerinin hızlı bir saldırıyla düşecek duruma geldiğini gördüler. Böylece önceden provası yapılmış bir manevrayla gemileri yan yana getirmeyi başardılar ve birbirine bağladılar. Dışarıdan bakan bir gözlemci için arı sürüsü gibi kaynaşan Osmanlı donanmasının ortasında yükselen tek bir kaleye benzediler.

Kent surlarında toplanmış olan izleyiciler, denizin ortasındaki bu devasa kalenin Galata kıyısına doğru sürüklenmesini çaresizlik içinde izliyordu. Çarpışma kendisine doğru yaklaşınca Mehmet atı üstünde kıyıya yaklaşıp heyecanla emirler vermeye, yiğitçe savaşan askerlerine cesaretlendirici sözler söylemeye koyuldu. Hatta bir ara savaşa bizzat kumanda etme isteğine kapılarak atını denize sürdü. Güneş alçalıyordu. Savaş üç saatten beri olanca şiddetiyle sürüyordu. Osmanlı gemilerindeki savaşçıların çokluğu sayesinde yaralananların, ya da şehit olanların yeri kısa zamanda dolduruluyor bu nedenle de mücadeleyi Osmanlıların alacağına artık kesin gözüyle bakılıyordu. Hristiyanların cephanesi er ya da geç tükenecek, enerjileri bitecekti.

Sonra dengeyi tekrar değiştirecek bir şey oldu ve bu öylesine beklenmedik bir anda gerçekleşti ki, izleyen Hristiyanlar bunun gerisinde sadece Tanrı’nın elinin olabileceği yargısına vardı. Güney rüzgârı yavaştan esmeye başlamıştı. Birbirine bağlı dört geminin büyük kare yelkenleri önce hafifçe dalgalandı, ardından şişti ve gemiler rüzgârın engellenemez gücüyle yine bir blok halinde hareketlendi. Hızlanarak çevrelerindeki hafif ve kırılgan kadırgalardan oluşma duvara çarptılar, öylece Haliç’in ağzına yönelerek Türklerin elinden kaçmayı başardılar. Sonunda zincir indirildi ve dört yardım gemisi Haliç’e girmeyi başardı. Bu sırada Mehmet, Baltaoğlu’na ve denizcilere küfürler yağdırıyor ve duyduğu öfkeyle üstünü başını parçalıyordu. Bu deniz yenilgisi Türklere epey pahalıya mal olmuştu. Binlerce adam ve çok sayıda gemiyi yitirdiler.

Kıyıdan filosunun yenilgisini izleyen sultan öyle büyük bir hiddete kapılmıştı ki adeta aklını yitirecek noktaya geldi. Öfkesinden deliye dönmüştü. Nasıl olurda 100’den fazla gemi 4 gemiyi durduramazdı? Çılgına dönen Mehmet derhal Baltaoğlu’nun huzuruna getirilmesini emretti. Süleyman getirilince ani bir hışımla kılıcına sarıldı ve neredeyse bir hamlede Süleyman’ın kafasını uçuracaktı. Halil Paşa ve yeniçeriler araya girdiler. Muharebede bir gözünü kaybetmiş olan Baltaoğlu’nun iyi bir asker olduğunu ve babası Murat’ın zamanında birçok muharebede yiğitçe savaştığını söylediler. Hatta bir gözünü kaybetmesinin çabalarının görülebilir kanıtı olduğunu ileri sürdüler. Sonunda sultan Baltaoğlu’nu idam etmekten vazgeçse de onu görevinden aldı ve donanma komutanlığını babası zamanında amiral olan Hamza Bey’e verdi. Baltaoğlu’na askerlerinin önünde 100 kırbaç vurulmasını emretti. Mallarına el koyarak yeniçerilere dağıttı. İzleyen askerler ve vezirler bu gözdağından gerekli dersi almıştı. Sultanın hoşnutsuzluğunun doğurabileceği tehlikeleri kendi gözleriyle görmüşlerdi.

Boğaz’da yapılan deniz savaşının sonuçları her iki taraf için de önemliydi. Kuşatmanın psikolojik dengesini keskin ve beklenmedik bir şekilde savunmacılardan yana değiştirmişti. Kenti almaya yönelik mücadele sultanın topları kara surlarında ne kadar başarılı olursa olsun denizde denetim sağlanmadıkça güçleşecekti. Üstelik o dört gemi daha büyük bir filonun müjdecisi olabilirdi. Ve eğer dört gemi Osmanlı donanmasına kafa tutabildiyse İtalyan kent devletlerinden gelecek bir düzine iyi silahlanmış kalyon sonucu savunanların lehine belirleyebilirdi.

5.10- Halil Paşa’nın Barış Önerisi (21 Nisan)

21 Nisan’da surun Ayos Romanos Kapısı’ndaki bir bölümü yıkıldı. Savunanlar o zamana kadar gedikleri geceleri tonlarca molozla dolduruyordu ama top atışı sıklaştıkça bütün gedikleri yeterince çabuk doldurabilmek olanaksız hale geliyordu. Yine de Osmanlı askerleri bir türlü şehrin içine giremediler. Giustiniai ve adamları karanlığın korumasına sığınarak hasar gören yerleri onarmayı bir kez daha başardılar.

Kuşatmanın bu kritik noktasında ne yapacaklarına karar vermek için bir savaş divanı toplandı. Bu kurultayda Halil Paşa, Mehmet’i imparatorla barış yapmaya ikna etmeye çalıştı. Şehrin alınabileceğine inanmıyordu ve kuşatmanın bir an önce kaldırılıp hala avantaj kendilerindeyken bir barış teklifi sunulmasını istiyordu. Hatta barış yapılması için Rumlarla gizlice iş birliği bile yapmıştı. Kaybedilen deniz savaşı kentin alınmasının zorluğunu ve sefer uzayıp gidecek olursa bir Macar ordusunun ya da İtalyan donanmasının yardıma gelebileceğini ortaya koymuştu.

Ayrıca Mehmet’in otoritesi yönünden de tehlike arz etmeye başlamıştı. Yeniçerilerden gelecek aleni bir ayaklanma ihtimali vardı. Mehmet hiçbir zaman babası Murat gibi ordusunun sevgisini tam olarak kazanamamıştı. Ordu daha önce hırçın genç sultana karşı iki kez ayaklanmıştı ve bu hala zihinlerindeydi.

En sonunda Halil Paşa, sultana, Konstantin’e götürmek üzere hazırladığı bir barış antlaşması taslağı sundu. Buna göre Mehmet, Konstantinopolis surlarına kadar bütün toprakları alacak, şehirdeki güvenlik memurlarını kendisi atayacak ve Konstantin’den yıllık 70 bin altın haraç alacaktı. Bunların karşılığında kuşatmayı kaldıracaktı.

Fakat ordugahta Halil Paşa’nın muhalifleri vardı. Zağanos Paşa bunların başında geliyordu ve bu yaklaşıma şiddetle karşı çıktı. Zağanos ve diğer vezirler Mehmet’in hocaları Molla Ahmet Gürani, Akşemseddin gibi İslami ateşi uzun zamandan beri aziz tutan, kutsal savaş yanlısı dini önderlerden de destek alıyordu. Mehmet zaten karakter itibariyle her zaman savaştan yanaydı. Böylece Halil Paşa’nın önerisi divanda reddedildi.

5.11- Gemilerin Karadan Yürütülmesi (22 Nisan)

Bu arada Galata surlarının arkasındaki 3 km’lik yol gemilerin geçişi için hazır hale getirilmişti. Etrafına askerler, öküz katarları, bocurgatlar ve ırgatlar geçen her gemi iki yandan desteklenmiş halde sırttan yukarıya çekilmeye başlandı. Rampa boyunca ilerledikçe yoluna yağlı tomruklar yerleştiriliyor, sarp yamaç boyunca 60 metre rakımdaki tepeye doğru büyük bir insan ve hayvan gücüyle santim santim yol alıyordu. Bir gemi tepeye çıkarıldığında iş kolaylaşıyor rampa aşağı kolayca kaydırılabiliyordu. Önce deneme niyetine birkaç küçük gemi geçirildi. Sonra bunu büyük gemiler takip etti. Sonunda toplam 72 gemi sadece bir gecede Haliç’e geçirilmişti. Sultan işin başında bizzat durup çalışanları yüreklendirmişti.

Haliç boyunca uzanan deniz surları zincirin içindeki güvenli konumu ve kara surlarına yapılan muazzam baskı nedeniyle neredeyse hiç korunmuyordu. İlk geminin karşı tepenin yamacında görünüp aşağıya inmeye başlamasını izleyen askerler şehre haberi yetiştirince kentte panik hızla yayıldı. İnsanlar dik yokuşlardan aşağı koştu ve Osmanlı filosunun Haliç’e doğru kayışını mevzilerden dehşet içinde izlemeye koyuldu. Gözlerine inanamadılar. Bu, Boğaz’daki savaşta alınan zafere verilmiş olağanüstü bir stratejik ve psikolojik yanıttı.

5.12- Bizans’ın Gece Saldırısı (28 Nisan)

Bizans artık Haliç’teki kontrolünü tamamen kaybetmişti. Konstantin zaten yetersiz olan birliklerinin üstünde doğacak etkiyi hemen kavradı. Haliç’in Osmanlı donanması tarafından işgal edilmesiyle, oradaki surların da korunması gereği doğmuştu. Ama savaşanların oralara aktarılmasıyla öteki taraflar boş kalıyordu. Bu durum kenti büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakıyordu. Dolayısıyla Haliç’teki filoyu yok etmek için derhal bir plana ihtiyaçları vardı.

Deniz harekatlarının kumandasından sorumlu Venedikliler de son derece tedirgin olmuştu. Haliç’teki Osmanlı gemilerini etkisiz hale getirmek için bir plan yapıldı. Plana göre küçük bir güçle bir gece vakti Türk donanması gafil avlanacaktı. Zaman her şey demek olduğuna göre bu iş Cenevizlilere danışmadan ve derhal yapılmalıydı. Venedikli bir kaptan olan Jacopo Cocco saldırıyı kendisinin yönetmesini önerdi. Plan oylandı ve karar alındı.

24 Nisan günü Cocco planı uygulamaya koymak için çalışmaya başladı. Karanlık bir gece vakti Türk gemilerine saldırıp onları Rum ateşiyle yakmaya çalışacaktı. Fakat birtakım aksilikler çıkınca saldırıyı ertelemek zorunda kaldı. Bu arada Osmanlılar kara surlarını aralıksız top atışına tutmaya devam ediyorlardı. En sonunda 28 Nisan günü şafaktan iki saat önce harekete geçildi. Haliç’teki tek yaşam belirtisi Ceneviz yerleşimindeki Galata Kulesi’nin tepesinde yanan parlak ışıktı. Gemiler Osmanlı donanmasına yaklaşırken mutlak sessizlik korundu.

Harekat sırasında Cocco planda değişiklik yaptı. Kendi gemisini konvoyun başına geçirdi ve saldırıyı başlatmak için demirli donanmanın üstüne doğru tam hızla ilerlemeye başladı. Anlık bir sessizlik oldu. Ardından nöbetçiler alarm verince korumasız geminin üstüne Osmanlılar birden top ateşi açtı. Söylentiye göre Türkler bu saldırının haberini önceden Galata’daki Cenevizlilerden almışlardı. Cocco hazırlıksız yakalanmıştı. İlk top atışı gemisine isabet etmedi ama yakınına düştü. İkincisi fustayı tam ortasından vurup deldi ve geçti. Zırhlı askerler ve kürekçiler göz açıp kapayana dek kapkara denize dökülüp gözden kaybolmuştu.

Onu izleyen gemiler ne olduğunu karanlıkta göremedi ve ileri atıldı. Yakın mesafeden başka toplar da ateşe başladı. Toplardan ve el silahlarından o kadar fazla duman çıkıyordu ki, kimse hiçbir şey göremiyor, her iki taraftan da öfkeli bağırışlar duyuluyordu. Şafak sökmesine az bir zaman kala kalan gemilerin paniklediğini gören Osmanlı donanması onları kuşatmak ve ele geçirmek için demirli olduğu yerden ayrıldı. Korkunç ve hararetli bir savaş başladı. Cehennemin kendisiydi sanki. Sayısız kurşun ve ok atılıyor ve top ateşi açılıyordu. Yakın mesafeden yapılan savaş taraflardan biri avantaj sağlayamadan bir buçuk saat kadar sürdü. Sonunda birbirlerinden ayrıldılar ve demir yerlerine döndüler. Günün galibinin hangi taraf olduğu açıktı. Osmanlı bu deniz muharebesinden zaferle çıkmıştı. Karşı tarafın deniz üstünlüğü ciddi zarar görmüştü.

29 Nisan sabah saatleri ilerledikçe Bizans’ın verdiği kayıp daha da kötü görünüm almaya başladı. Geri gelmeyen denizcilerden 40 kadarı batmakta olan gemilerinden sağ kurtulmuş, karanlığın ve karmaşanın içinde düşman kıyısına doğru yüzüp tutsak düşmüştü. Mehmet bunların bir ceza ve ibret olarak tüm kentin görebileceği şekilde kazığa vurulmasını emretti. İtalyan denizcilerin tüm surlardan görülebilen cesetleri arzu edilen etkiyi yaptı. Ama sonra üzüntü hızla öfkeye dönüştü. Kenttekiler uğradıkları kaybın acısını yatıştırmak için kendi zulmünü uygulamaya koydu. Kuşatmanın başlangıcından o yana kentte 260 Osmanlı tutsağı vardı. Ertesi gün savunmacılar aynı türden bir eyleme girişti. Öfkeye kapılmış Rum halkı esir tutulan Türkleri surlara çıkartıp kendi yoldaşlarının gözü önünde vahşice parçaladı. Böylece savaş daha acımasız bir hal almış oldu.

5.13- Havan Topu Kullanılması ve Haliç’te Köprü İnşası

Türklerin bu deniz zaferini hemen bir kara saldırısı izlemedi, sadece her iki cephede de düşmanı bezdirme işine devam edildi. Mayıs başında surlar top atışlarıyla dövülürken, Mehmet’in sürekli devinen düşünceleri hala zinciri korumakta olan düşman gemilerinin Galata surları ardından nasıl bombardıman edilebileceği üzerine yoğunlaşmıştı. Çözüm, Ceneviz yerleşiminin gerisinden ateş açabilecek, daha dik atış yörüngesi olan bir top yaratmaktı. Mehmet top dökümcülerini gülleyi çok yükseğe fırlatacak, böylece inişinde gemilerin tam ortasına isabet edip batmasını sağlayacak bir silah yani havan topunun ilkel bir türünü yapmakla görevlendirdi. Yeni top çabucak yapıldı ve hazır edildi. Artık Galata surlarının üstünden zinciri koruyan gemilere ateş açılabiliyordu. Böylece tarihte ilk kez bir kuşatma savaşında havan topu kullanılmış oldu.

Limandaki bütün gemilere ayrım gözetilmeksizin açılan ateşte barışçıl bir Ceneviz ticaret gemisi de battı. İçerisinde 12 bin düka değerinde ipek, balmumu ve diğer ticari mallar yüklüydü. Kente gönderilen bir delegasyon saldırı konusunda şikayetçi olmak üzere sultanın ordugahına gitti. Onları karşılayan vezir ifadesiz bir yüzle batan geminin düşmana ait olduğunu sandıklarını öne sürdü. Kent fethedildiğinde zararın her neyse tazmin edileceği güvencesini verdi. O arada taş gülleler dik yörüngeler çizerek Haliç’e düşmeye devam ediyordu. Hristiyan filosu olduğu yere çakılmıştı ve artık yararlılığını kaybetmişti.

Bununla beraber Mehmet baskıyı artırmak amacıyla Haliç’i geçip surların hemen dibine ulaşacak, böylece birliklerinin geçişini kolayca sağlayabilecek dubalardan mürekkep bir köprü yapılmasını emretti. Bu köprü, Cenevizlilerin kendisine verdiği fıçılardan yapıldı. Demir kancalarla birbirine tutturulan yaklaşık bin fıçı, köprü vazifesi gördü. Bunların üstüne, beş adamın yan yana rahatça yürüyebileceği genişlikte kalaslar konuldu. Rumlar bu köprüyü defalarca yakmaya çalıştı ama başaramadılar.

5.14- Şehirde Morallerin Bozulması (3 Mayıs)

Mehmet’in zekice taktikleri Rumlar için giderek artan bir şekilde yıpratıcı ve psikolojik bir hal almıştı. Savunmacılar hatlara şimdi daha da seyrelmiş şekilde yayıldığından askerlerin morali tehlikeli düzeyde düşmüştü. Yorgunluk, kıtlık ve umutsuzluk savunmacılar üstünde yıkıcı etkisini göstermeye başlamıştı. Şikayetler ve karşılıklı suçlamalar bir kez daha yükseldi. İstifçilik, korkaklık, çıkarcılık ve engelleme suçlamaları vardı. Ulus, dil ve dinsel inanış farkları zaten zayıf olan bağları gitgide çürütüyordu. Giustiniani ile Notaras askeri kaynaklar için rekabet halindeydi. Kırılgan Hristiyan koalisyonu savunmanın stresi altında dağılmaya yüz tutmuştu.

Tüm bu kötü durumların üzerine Hıristiyan Batı’dan da beklenen yardım bir türlü gelmemişti. Durumun görüşülmesi için 3 Mayıs’ta kumandanların, sivil ileri gelenlerin ve din adamlarının katılacağı büyük bir konsey toplandı. Bazıları imparatoru şehirden ayrılıp dışarıda direniş göstermeye razı etmeye çalıştılar. Fakat imparator şu sözlerle öneriyi reddetti:

“Gitmek benim için imkânsız. Tanrı’nın kiliselerini ve hizmetkârları olan ruhban sınıfını, tacı ve halkımı nasıl böylesi kötü bir durumda bırakabilirim? Dostlarım, gelecekte bana, ‘Olmaz efendim, sakın bizi terk etmeyin,’ dışında bir şey söylemeyin. Sizi hiçbir zaman terk etmeyeceğim.”

5.15- İkinci Büyük Hücum (6 Mayıs)

Şehrin zor durumda olduğunu bilen Mehmet 6 Mayıs’ta nihai darbeyi vurmak için doğru zamanın geldiğine karar verdi ve tüm orduya kente yürüyüp bütün gün savaşması emrini verdi. Böylece bir büyük hücum daha yapıldı. Kısa zamanda surun bir bölümü daha çöktü. Savunmacılar onarıma girişmek için gecenin çökmesini bekledi ama bu sefer toplar ateşi karanlıkta da sürdürdü. Gediği onarmak olanaksız hale gelmişti.

Toplar ertesi sabah bu kez duvarın alt kesimine sebatla atış yaptı ve bir bölümü daha aşağı indirildi. Osmanlı askerleri düşmana gün boyunca ateş etti ve akşam saat 7 sularında topyekun bir saldırı, gelenekselleşen gümbürtüsü eşliğinde gediğe yöneldi. Limandaki Hristiyan askerleri savaş naralarını duydu ve Osmanlı donanmasının da aynı anda hücuma geçeceği korkusuyla silaha sarıldı.

Binlerce Türk hendeği aşıp gediğe koşmaya başlamıştı ama sayısal üstünlük kısıtlı mesafede avantaj sağlamıyordu. Askerler ilerlemek için yüklendikçe birbirini ayaklar altında çiğniyorlardı. Giustiniani hücuma kalkanları karşılamak için koşup geldi ve surdaki gedikte umutsuz, göğüs göğüse bir mücadele başladı.

Savaş olanca şiddetiyle üç saat sürdü ama savunmacılar hattı tutmayı bir kez daha başardı. Dövüşün ateşi sönmeye başlayınca toplar gediğin doldurulmasını engellemek için tekrar ateşe başladı. Osmanlılar dikkati başka yöne çekmek için hücumun yoğunluğunu Blaherne Sarayı yakınındaki kapıya çekmeye çalıştı. Bu da savuşturuldu. Giustiniani ve yorgunluktan tükenmiş savunmacılar derme çatma hattı yeniden inşa etmek için karanlıkta çalışmaya koyuldu. Sura yönelen ateş nedeniyle toprak ve ahşaptan oluşan bariyeri orijinal konumundan biraz geride inşa etmek zorunda kalmışlardı.

5.16- Üçüncü Büyük Hücum (12 Mayıs)

Mehmet her ne kadar ateşi Ayos Romanos Kapısı çevresine yoğunlaştırmışsa da, kimi toplar Teodosius surlarının başka noktalarını da hedef almaya devam ediyordu. Bunlardan biri Blaherne Sarayı’nın bulunduğu noktaydı. 12 Mayıs’a gelinene dek gülleler dış duvarın bir bölümünü çökertmişti ve Mehmet o noktaya yoğun bir gece saldırısı yapmaya karar verdi. Gece yarısına doğru büyük bir güç gediğe doğru harekete geçti. Savunmacılar gafil avlandı ve Mustafa Bey tarafından kumanda edilen askerler tarafından geriletildi. Surların başka yerlerinden destek geldiyse de Türkler onları da sürmeyi başardı ve duvara merdiven dayamaya başladı. Saray çevresindeki dar sokaklarda dehşet baş gösterdi. Kent halkı koşarak surlardan uzaklaşıyordu ve aralarında birçoğu kentin o gece kaybedileceğine inanmıştı.

Haberi alan Konstantin dörtnala sarayın bulunduğu noktaya gitti. Karanlıkta gedikten kaçan halka ve askerlere rastlıyordu. Onları geriye döndürmek için boş yere çabaladı ama durum her dakika daha da kötüye gidiyordu. Osmanlı süvarisi kente girmeye başlamıştı ve çarpışmalar şimdi kent surları içinde yaşanıyordu. Konstantin’in ve muhafızlarının oraya ulaşması askerleri harekete geçirmeye yetti. Giustiniani’nin yardımıyla düşmanı gerilettiler ve dar sokaklardan oluşan bir labirentte kıstırdılar. Sıkışan Osmanlılar şiddetli hücumlara kalkıyor, imparatora ulaşmaya çalışıyordu. Yara almayan ve dövüşün temposuna kapılan Konstantin düşmanın bir bölümünü surdaki gediğe kadar sürdü. Kaçamayan Osmanlı askerleri karanlık sokaklarda kılıçtan geçirildi. Kent dayanmıştı ama her saldırı var olma olasılıklarını azaltıyordu.

Bu hücum Mehmet’in Blaherne Sarayı yönündeki surlara kalktığı son büyük hücum oldu. Sonuçsuz kalmasına rağmen olasılıkla başarının avucunun içinde olduğunu hissetmişti. Bundan sonra ateş gücünü bölmek yerine başından beri toplarla dövüp kalbura çevirdiği yere yani Ayos Romanos Kapısı bölgesine yoğunlaştırmaya karar verdi.

5.17- Tünel Savaşları (16 Mayıs)

Mayıs ortasına doğru Mehmet kentin savunma hatlarını limitlerine kadar esnetmiş ama henüz kıramamıştı. Ordusunun ve donanmasının kaynaklarını alabildiğine seferber etmişti. Geriye henüz başvurulmadık tek bir klasik strateji kalıyordu. O da lağımcılık yani tünel kazılmasıydı. Lağımcılık her ne kadar büyük gayret gerektiren bir işse de surları yıkmakta en başarılı teknikti ve Müslüman orduları tarafından yüzyıllar boyunca kullanılmıştı.

Osmanlının Sırbistan’daki vasallıkları arasında Balkan içlerinin en önemli kenti olan Novaberde bulunuyordu ve Avrupa’nın her tarafında zengin gümüş madenleriyle ün yapmıştı. Sefer için derlenen Slav askerleri arasında bu kentten gelen yetenekli bir grup madenci vardı. Kuşatmanın başlarında Ayos Romanos noktasında surun altından geçmek için bir girişimde bulunmuşlardı ama zeminin uygunsuz olması nedeniyle bundan vazgeçilmişti. Öteki yöntemler yetersiz olunca ve kuşatma ikinci ayına sürüklenince Mayıs ortasında bu kez Blaherne Sarayı yakınlarından bir kazı denemesine girişildi.

Böylece Sırp madenciler 250 metre uzaklıktan surların altına doğru kazı yapmaya başladı. Bu yetenek isteyen insanı tüketecek kadar yorucu ve karabasanlara girecek kadar zor bir işti. İlerledikçe dar tünelin içini is çıkaran meşalelerle aydınlatıyor ve ahşap direklerle destekliyorlardı. 16 Mayıs gecesi geç saatlerde savunmacılar tesadüfen surun içinden kazma tıkırtıları ve boğuk sesler geldiğini duydu. Tünelin surların altından geçtiği ve kentin içindeki bilinmeyen bir noktaya yöneldiği anlaşıldı. Hemen Notaras’la Konstantin’e haber verildi. Panik içinde bir toplantı düzenlendi, kentte bu yeni tehdide karşı koyabilecek madenci deneyimine sahip biri olup olmadığı araştırıldı.

Yeraltından gelen saldırıya karşı savunmayı düzenlemek için seçilen adam garip birisiydi. İleri düzeyde askeri eğitime sahip bir İskoç olan John Grant oldukça yetenekli bir askerdi ve mühendisti. Kuşatmaya Giustiniani’nin birliğiyle gelmişti ve şimdi kendini bir anda mücadelenin en kilit rollerinden birinde bulmuştu. Grant’in işini iyi bildiği kısa zamanda anlaşıldı. Böylece tüm önlemler kazı aktivitelerine yöneltildi. Grant zamanın bir dizi standart önlemini kurdu. Su dolu kovalar sur kenarına aralıklarla dizildi ve yer altı titreşimlerini haber verecek yüzey dalgacıkları gözlenmeye başlandı. Kazılan tünelin yönünü belirlemek ve bunu hem çabuk hem de sessizce karşılamak, işin asıl yetenek isteyen bölümüydü.

Yapılan çalışma sonuç verdi ve düşmanın konumu belirlendi. Hızla ve gizlice karşı bir tünel açıldı. Sürpriz yapma avantajı bu kez savunmacılardan yanaydı. Karanlıkta düşman tüneline girip destekleri ateşe verdiler ve tüneli Rum ateşiyle yakarak kazıcıların üstüne yıkıp onları karanlıkta boğdular.

İzleyen günlerde ara ara dehşet verici sahneler yaşanmaya devam etti. Grant’in adamları tespit ettikleri Türkleri, kendi tünellerinde dumanla ve tiksinti verici kokularla boğuyor, Rum ateşiyle diri diri yakmaya devam ediyordu.

23 Mayıs’ta yer altı savaşı iyice yoğunluk kazandı. Savunmacılar bir tünel daha belirledi ve içine sızdı. Dar geçit boyunca meşalelerin titrek ışığında ilerlerlerken birden kendilerini düşmanla yüz yüze buldular. Rum ateşi fırlatarak tavanı çökertmeyi ve madencileri diri diri gömmeyi başardılar ve ikisini de yüzeye sağ olarak çıkardılar. Bu adamlar tüm diğer çalışmaların yer ve durumunu anlatana dek işkence gördüler. Sonunda itiraf ettiklerinde başları kesildi ve bedenleri surların dışına atıldı. Türkler adamlarının duvardan fırlatıldığını görünce öfkeyle doldular.

Osmanlı madencileri ertesi gün taktik değiştirdi. Surların altından ilerleyip kente girilmesi için geçitler açmak yerine, tüneli sura ulaştıktan sonra yana dönecek ve altını oyacak şekilde kazmaya başladılar. Böylece surların çökertilmesi planlanıyordu. Fakat çalışma tam zamanında fark edildi. İçeridekiler püskürtüldü ve surlara alttan tuğla duvar örüldü. Sırp madenciler 10 gün boyunca aralıksız çalışmış, 14 tünel açmış ama Grant hepsini imha etmişti. Böylece Mehmet tünellerin başarısız olduğunu kabullenip top ateşine devam etti.

Yer altında bu savaş devam ederken İmparator Konstantin’in Batı’dan herhangi bir yardım gelip gelmediğini öğrenmesi için gönderdiği küçük ekip 23 Mayıs günü seher vaktinden hemen önce kente ulaştı. Gelen herhangi bir filo bulamadıklarını hemen imparatora rapor ettiler. Konstantin kente döndükleri için denizcilere teşekkürlerini sundu ve duyduğu şiddetli acıyla sessizce gözyaşı döktü. Hristiyan dünyasının gemi göndermeyeceğinin böylece kesinleşmesi her türlü kurtuluş umudunu söndürmüştü ve bunu anlayan imparator kendini en merhametli Efendi İsa Mesih’in ellerine teslim etmeye karar verdi. Kuşatmanın 48. günüydü.

5.18- Kehanetler

İster taraflı ister objektif olsun İstanbul kuşatmasına tanık olan bütün tarihçilerin kayıtlarında geçen önemli bir ortak nokta vardı: İnanç. İki taraf da bir şekilde Tanrı’nın kendi tarafında olduğuna inanıyordu. Müslümanlar düşmanlarını “rezil gavurlar”, “zavallı inançsızlar”, “din düşmanları” olarak adlandırıyor, karşılığında Hristiyanlar da onları “paganlar”, cehennemlik kafirler”, inançsız Türkler” olarak anıyorlardı.

Kuşatma Mayıs’ın son haftalarına girerken gittikçe derinleşen din kaynaklı korku Rum halkını sıkı sıkıya kavramıştı. Alametlere yönelik inançlar her zaman Bizans hayatının bir teması olmuştu. Türkleri Tanrı tarafından işledikleri günahları cezalandırmak için gönderilmiş bir musibet olarak görüyorlardı. Deccal Mehmet’in görünümünde kapıya dayanmıştı.

Bu hava içinde insanlar sürekli imparatorluğun sonunu haber verebilecek salgın hastalıklar, doğa olayları, meleklerin görünmesi gibi işaretler arıyordu. Konstantinopolis o kadar kadim bir kentti ki herhalde doğaüstü bir şeyler yaşanacaksa onların yaşanacağı yer ancak burası olabilirdi. Sivil halkın morali bu atmosfer içinde çözülmeye başlamış gibiydi. Kentin her tarafında ayinler düzenleniyordu. Dualar kiliselerden gün ve gece boyu kesintisiz yükseliyordu. Dua etmek Rumlar için o kadar önemliydi ki, kentin varlığını koruması açısından surların onarımı için gece boyunca büyük zahmetle taş taşımak kadar elzem bir çalışmaydı.

Bir gece görülen kanlı Ay tutulması Hristiyanlar için kötüye işaret anlamına geliyordu. Şehrin düşmeye bu kadar yaklaştığı bir zamanda Ay’ın kızıl renge bürünmesi Tanrı’nın kenti terk ettiğine işaret ediyor olmalıydı. Ayrıca eski bir kehanete göre Konstantinopolis ikisinin de annesinin adı Helena olan birer İmparator Konstantin tarafından kurulacak ve kaybedilecekti. I. Konstantin’in de XI. Konstantin’in de annelerinin adı Helena’ydı.

Bir başka kehanete göre ise kent asla alınamazdı. Çünkü İsa Mesih’in annesi Meryem, kendini kente bizzat kalkan etmişti ve bu asla kaldırılamazdı. Kutsal Haç’ın yadigarları oradaydı ve düşman kente girmeyi başarsa bile bir melek cennetten inip kılıcıyla onlarla savaşa tutuşana dek sadece Büyük Konstantin Sütunu’na kadar ilerleyebilirlerdi.

Bütün bu kehanetler Rum halkının kafasını karıştırırken halkın moralini yükseltmek için Konstantin’in teşvikiyle Kutsal Bakire’ye doğrudan bir başvuru yapılması kararı alındı. Tanrı’nın Annesi’nin en kutsal ikonası olan Hodegetria’nın sokaklarda dolaştırılmasına karar verildi. Bu kutsal tılsımın Evangelist Aziz Luka tarafından yapıldığına ve mucizevi güçleri olduğuna inanılırdı. Kentin başarılı savunmalarında tarihsel ve onursal bir rolü vardı.

Böylece bir sabah ahşap bir palet üzerine yerleştirilmiş olan Hodegetria yerinden alınıp omuzlar üstüne yerleştirildi ve bir tövbekarlar alayı dar yokuşlar boyunca geleneksel düzeninde yürüyüşe geçti. Önde haç taşıyıcı vardı, onun arkasından buhurdanlıklarını sallayan siyah cübbeli papazlar, en geride de yalınayak yürüyen cemaat, adamlar, kadınlar, çocuklar geliyordu. Ayin liderleri insanlara kutsal ilahiyi söyletiyordu. Yurttaşlar ruhsal korunmaya yönelik çağrılarını tekrar tekrar haykırıyordu: “Ey en bilgili ve en iradeli olan, bu kenti kurtar. Sen bizim elimiz, kolumuz, siperimiz, kalkanımız, kumandanımızsın; bu halk için savaş.”

Fakat bu kutsal hava içinde öyle bir şey oldu ki halk üzerinde yıkıcı bir etki yaptı. İkona birdenbire taşıyanların elinden yüzüstü yere kapaklandı. Dehşete düşen insanlar, papazlar ve taşıyıcılar mucizevi tılsımı çamurun içinden çıkarmak için bağrıştı, dualar eşliğinde mücadele etti. Sonunda ikona yerden kaldırıldı ama halk bu olayı şerre yormuştu. Ardından daha da kötüsü oldu ve geçit alayı ilerlemeye fırsat bulamadan şiddetli bir fırtına başladı. Öylesine şiddetli bir dolu boşandı ki insanlar ne yapacağını şaşırdı. Böylece geçit alayından vazgeçildi. Halk kararını verdi. Kutsal Bakire dualarını geri çevirmişti.

5.19- Barış Teklifi (24 Mayıs)

Hummalı kehanet atmosferi sadece kentin kendisiyle sınırlı değildi. Mayıs’ın son haftasına gelinirken Osmanlı kampı da ciddi bir moral kriziyle karşı karşıyaydı. 10 kat sayı üstünlüğü ve en modern donanımla yapılan hemen hemen 7 haftalık bir kuşatmadan sonra hala şehre girilememişti. Bütün çabalara rağmen surları yıkmak ve hendeği aşmak girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Haliç’teki operasyonlar ise beklenen sonuçları veremedi. Şehrin alınabileceğine dair inanç gitgide kaybolmaya başladı. Zaten bu şehir defalarca kez kuşatılıp alınamamıştı. Yakında Müslümanların rahatsızlıklarına yaz sıcağı ve salgın hastalık tehdidi de eklenecekti. En önemlisi ise Batı’dan bir destek gücü gelmesi durumunda işler tersine dönebilirdi. Bu iş artık psikolojik bir savaşa dönüşmeye başlamıştı. Mehmet tahtta yeniydi ve insanlar yaptıklarına anlam veremiyordu. Savunmacıların şehri savunmaya muhtaç oldukları kadar Mehmet de şehri bir an önce fethetmeye aynı derecede muhtaçtı.

Ertesi gün Osmanlı çadırları arasında muhtemelen Konstantin tarafından sızdırılan bir söylenti yayılmaya başladı. Söylentiye göre güçlü bir filo Çanakkale Boğazı’ndan yukarıya doğru çıkmış aynı zamanda bir Macar haçlı ordusu da Tuna Nehri’ni geçmişti.

Bu taktik hemen etkisini gösterdi. Belirsizlik ve tedirginlik kampı sardı. Kuşatmanın başındaki hizipleşmeler tekrar su yüzüne çıktı. Mehmet için bir kriz anı yaşanıyordu. Kenti almakta başarısız olursa, bu şanı için ölümcül darbe olabilirdi ve ordusunun da sabrı tükeniyordu. Adamlarının güvenini yeniden toparlaması ve kararlı davranması şarttı. İşin başından beri kuşatmayı fazla desteklemeyen Sadrazam Çandarlı Halil Paşa bu noktada bir kez daha yaşlı meslektaşlarının desteğiyle sultanı Rumlarla barış yapmak için son bir öneride bulunmaya razı etti. Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar şehrin alınamayacağına inanan Halil Paşa durumu kendi lehlerine çevirebileceklerini ve bulundukları pozisyonda Konstantin’den ne isterseler alabileceklerini ve bunun Sultan Mehmet’in zaferi olarak tarihe geçeceğini ifade etti. Mehmet bu sefer ikna oldu. Fakat kafasında Halil Paşa’nın düşündüğünden farklı bir teklif vardı. Bir elçi aracılığıyla gönderdiği mektupta Konstantin’e şunları söyledi:

“Buradan gitmem söz konusu değildir; ya ben şehri alacağım, yahut da şehir beni ölü veya diri olarak alacak. Eğer şehirden sulhen çekilirsen, bütün maiyetin ve hazinenle sağ salim arzu ettiğin yere gidebilirsin. Sana Mora’yı ve kardeşlerine de diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz. Şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni kılıçtan geçirip halkı esir edip mallarını yağmalattırırım.”

Mesajı alan Konstantin bir müddet düşündükten sonra, sultana haraç ödemeye hazır olduğunu ama şehri hiçbir suretle vermeyeceğini iletti. Şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve kendi dininin bu kutsal şehri korumasını emrettiğini söyledi. Kanlarının son damlasına kadar Konstantinopolis’i savunacaklardı.

Sultan Mehmet 24 Mayıs’ta bu cevabı alınca kararını verdi. Zaten içeri mesajı iletmesi için gönderdiği deneyimli elçisi vasıtasıyla kuşatma altındaki şehrin ve onu savunanların durumunu az çok öğrenmişti. Sona yaklaştığını hissediyordu. Halil Paşa’nın bütün tavsiyelerini kesin suretle reddederek ayın 29’unda karadan ve denizden büyük bir saldırı başlatacağını ilan etti. Komutanları topladı. Onlara, İslam hukuku gereği ordunun şehri yağmalamasına izin vereceğine, yalnızca surları ve binaları kendine ayıracağına yemin etti.

5.20- Son Darbe Öncesi Durum (26 Mayıs)

Mehmet son saldırıya ilişkin planlarını tamamladıktan sonra 26 Mayıs’ta tellallar sultanın emirlerini duyurarak ordugahta dolaşmaya başladı. Bütün ordu, beklentinin verdiği heyecanla sarhoş olmuştu. Tellallar, İslam usulleri gereğince askerlere şehri yağmalamak için üç gün verileceğini, surlara ilk çıkanların tımarla ve devlette yüksek mevkilerle ödüllendirileceklerini ama kaçan herkesin kellesinin uçurulacağını haykırıyordu. Mehmet talan edilecek malın tümünü, erkek ve kadın herkesi ve kentteki her şeyi onlara terk edeceğine ve bu sözünden dönmeyeceğine Allah, Muhammed ve çocukları üstüne yemin etti. Askerlerini kamçılamayı iyi biliyordu. Yalnız vaadine kesin ve sert bir uyarı ekledi: Kentin surları ve binaları sultanın mülkü olarak kalacaktı. Kente girildiğinde bunlar hiçbir koşulda yıkılmayacak ya da tahrip edilmeyecekti. Çünkü Kızılelma aslında Mehmet için yağmalanacak bir şehir değildi. Burası yeni imparatorluğunun merkezi olacaktı.

Böylece nihai hücum başlamadan önce düşmanı korkutmak için bir dizi aksiyon alındı. Geceleri ordugahın iyice aydınlatılması emrediliyordu. Her gemide ve çadırda fenerler ve ateşler yakılıyordu. Yakılan ateşler öylesine parlaktı ki ortalık gündüz gibi aydınlanıyordu. Çalınan davullar, ziller ve Allah Allah nidaları öyle fazlaydı ki, kuşatılmışlar “göğün çatlamasını” bekliyordu. Osmanlı kampında nihai hücuma kendini yürekten adamanın yarattığı olağanüstü heyecan ve sevinç sahneleri yaşanıyordu. Karşı tarafta ise karanlık şehirden “Tanrım bize acı! Tanrım bize merhamet et!” şeklinde acı çığlıklar yükseliyordu.

Bu arada Giovanni Giustiniani-Longo, surlardaki gedikleri tıkamak için adamlarıyla beraber hiç dinlenmeden çalışıyordu. Ayos Romanos Kapısı’nın yakınındaki sur tamamen harap haldeydi. Oraya yeni bir tahkimat yaptırdı ve bunun arkasına yerleşti. İmparatorun sağ kolu Lukas Notaras’a bir mesaj gönderip, toplar istedi. Notaras o kısımda topa ihtiyaç olmadığı karşılığını verdi. Aralarında büyük bir tartışma çıktı. Giustiniani, Notaras’ı bir hain ve ülkesinin düşmanı olmakla suçladı. Sonunda imparator araya girmek zorunda kaldı.

Mehmet de paralı asker Giustiniani’nin namını öğrenmiş ve savunmanın kilit adamını elde etmeye çalışmıştı. Son hücuma kalkmadan önce ona savunmayı bırakması için para ve makam teklif etti. Ama Giustiniani bunun için artık çok geç olduğunu söyleyerek teklifi reddetti.

5.21- Şehri Alma Hazırlıkları (27 Mayıs)

Mehmet 27 Mayıs Pazar sabahı topların tekrar ateşlenmesini emretti. Bu olasılıkla tüm kuşatmanın en ağır bombardımanı oldu. Büyük toplar topyekûn bir saldırının geçeceği surların merkez kesimini dövdü. Bu yıpratıcı bombardıman altında onarıma devam etmek olanaksızdı. Zaten herhangi bir saldırıya da kalkılmadı. Gedikler genişliyordu ve Mehmet de onarılmalarının gitgide daha zor hale gelmesini sağlıyordu. Amacı savunmacıların son hücumdan önceki günlerde hiç dinlenmemesini sağlamaktı.

Mehmet gün içinde tüm devlet büyüklerini, ordusunun büyük küçük bütün komutanlarını, hassa askerlerini ve yeniçerileri otağının dışında toplayıp onlara hitap etti. Peygamberin sözlerinden ve şehadetin erdeminden bahsetti. Alınmak üzere onları bekleyen inanılmaz zenginliği dile getirdi: Saraylarda ve evlerde istiflenmiş altınlar, kiliselerdeki altın, gümüş kaplar, değerli taşlar ve paha biçilmez incilerle süslenmiş adaklıklar, fidye karşılığı verilebilecek soylular, evlenilecek ya da köle edilecek güzel kadınlar, çocuklar, içinde yaşayacakları ve keyfini çıkartacakları zarif evler, bahçeler…

Konstantinopolis’in şaşalı günleri geçmişte kalmış olsa da burası hala paha biçilmez bir kentti. Mehmet dünya üzerindeki en ünlü kentin fethini izleyecek ölümsüz onuru dile getirmekle kalmadı, bunun gerekliliğini de vurguladı. Konstantinopolis Hristiyanların elinde kaldığı sürece Osmanlı Devleti’nin güvenliği açısından elle tutulabilecek kadar belirgin bir tehdit oluşturacaktı. O kentin fethi daha öte fetihler için bir atlama taşı olacaktı.

Sultanın bildirisi orduyu büyük bir heyecan ateşine sürükleyecek şekilde kamçıladı. Mehmet Kızılelma’yı artık avuçlarının içinde hissedebiliyordu. Surlar fena halde dağılmıştı. Hendek doldurulmuştu ve savunmacıların sayısı azalmış, moralleri çökmüştü. Sayıların üstünlüğünden doğan avantajı kullanmanın zamanı gelmişti. Birliklerden biri takatsiz düştüğü zaman öteki onun yerini alacaktı. Taze birlikler yıpranmış savunmacılar çökene dek birbiri ardından dalgalar halinde surlara hücum edecekti. Bu ne kadar gerekiyorsa o kadar sürecekti ve asla ara verilmeyecekti. Mehmet: “Bir kez savaşa başlayınca gece gündüz devam edeceğiz. İzlediğimiz amaç olumlu şekilde sonuçlanmadıkça ne mütareke yapılacak ne de dövüş durdurulacak.” diyordu.

Elbette gerçekte sınırsız hücum diye bir şey olanaksızdı. Mehmet bunun farkındaydı. İnatçı bir direniş hızla gelen askerler üzerinde kıyım etkisine neden olacaktı ve askerler savunmacılara çabucak üstünlük kuramazsa geri çekilme kaçınılmazdı. Hızlı bir zafere ihtiyacı vardı. Kente her noktadan aynı anda, eşgüdüm içinde saldırılacak böylece savunmacıların destek güçlerini belli başlı baskı noktalarına kaydırması olanaksız hale getirilecekti. Bunun için Mehmet her kumandana ayrıntılı emirler verdi. Subaylarına cesaret göstermelerini ve disiplini korumalarını buyurdu. Artık her şey hazırdı.

Ertesi gün Türk kuvvetleri yaklaşan saldırıdan önce dinlendikleri için surların dışında düşmanı korkutan bir sessizlik hüküm sürdü. Osmanlı askerleri gün boyu oruç tuttu, namaz kıldı ve kentin fethinde Allah’ın yardımını diledi. Surların iç yüzünde de sessizlik vardı. Yalnızca kilise çanlarının çalışı ve edilen duaların mırıltısı duyuluyordu.

Kendi liderlerine hitap eden İmparator Konstantinos Paleologos’un söylevi de Mehmet’inkinin aynadaki yansıması gibiydi. Fakat onun tarafında durum daha umutsuzdu. Askerlerinin yarısını kaybetmişti ve kalanlar da 22 km’lik surları savunmak zorundaydılar. Önce halkını geçen 52 gün boyunca yurtlarını korumakta gösterdikleri kararlı direnişten ötürü övdü ve Türklerin naralarından ürkmemelerini söyledi. Onlara Mehmet’in savaşı nasıl antlaşmaları çiğneyerek, barış kisvesi altında Boğaz’da kale yapmak suretiyle başlattığını anımsattı. İnsanın dini, vatanı, ailesi ve hükümdarı için her an ölmeye hazır olması gerektiğini bildirdi. Şimdi ise dördü için de ölmek zorunda olduklarını anlattı. Ölenlerin Tanrı’nın cennetinde buluşacaklarını söyledi. Büyük imparatorluk başkentinin zaferleriyle geleneklerinden, Gerçek İnancı yok etmeye ve İsa’nın yerine sahte bir peygamber oturtmaya çalışan kâfir sultanın hiyanetinden bahsetti. Bizanslılar ataları olan Yunanla Roma’nın eski kahramanlarına layık olmalıydılar. Cesur ve vefalı olmalıydılar. Tanrı’nın yardımıyla zafer onların olacaktı. Fakat ünlü tarihçi Gibbon’un sözleriyle bu, “Roma İmparatorluğu’nun cenaze söylevi,” oldu.

5.22- Son Büyük Hücum ve Şehrin Alınması (29 Mayıs)

29 Mayıs 1453 günü henüz hava aydınlanmadan artık son darbeyi vurmak için harekete geçildi. Sultanın saldırısı şafağın sökmesinden saatler önce ani bir ses curcunasıyla başladı. Topların gümbürtüsü arasında; savaş çığlıkları, zillerin tangırtısı, borazanların gümbürtüsü birbirini izliyordu. Surlardaki nöbetçilerin alarmı vermesiyle kilise çanları da çalmaya başladı ve bu sesler saldırgan taraftan gelenlerle dayanılmaz bir çelişki yarattı. Giovanni Giustiniani-Longo, 3 bin adamla birlikte savaşın asıl yaşanacağı yerde, Ayos Romanos Kapısı yakınındaki dış surlarda yerini almıştı. Arşidük Lukas Notaras, Blaherne semtini koruyordu. Deniz tarafında ise, Odun Kapısı ile Güzel Kapı arasında yalnızca 500 okçu ve sapancı bulunuyordu. Surların geri kalanında çok az adam vardı. Gözcü kuleleriyle burçlarda yalnızca birer adam bulunuyordu.

Savaşçılar görevlerinin başına koşarken kadınlar surlar için gerekli malzemeleri taşıyarak onları izliyordu; bu arada ihtiyarlarla çocuklar da evlerinden kiliselere doluyor, günah çıkarmaya ve şehirlerinin kurtuluşu için Tanrı’ya son bir niyazda bulunmaya hazırlanıyorlardı. Cemaatler şafak sökünceye kadar dua ettiler.

O sırada sultanın surlara saldırısı üç dalga halinde gelişti. Taarruzu bizzat ordusunun başında yönetiyordu. Önce farklı diller konuşan başıbozuk askerleri gönderdi. Bunlar deneyimsiz gönüllü askerlerdi ve en kolay feda edilebilecek olanlardı. Derme çatma silahlarla savaşıyorlardı. Duraksamaları olasılığına karşı bir askeri polis dizisi tarafından kayışlar ve sopalarla itekleniyorlardı. Eğer kaçarlarsa kendi askerleri tarafından kılıçtan geçiriliyorlardı.

Başıbozuklar hendeği koşarak geçtiler, ellerindeki ilkel silahlarıyla kendilerini surlara attılar. Savunmacılar iyi hazırlanmışlardı. Başıbozuklar duvara tırmanmaya çabaladıkça Hristiyanlar onların merdivenlerini itekliyor, setin dibinde kaynaşanların üstüne ateş ve kızgın yağ döküyorlardı. Avantaj, mevzilerden büyük taşlar yuvarlayan ve düşmanın sıkışık saflarına ok ve kurşun yağdıran savunmacılardan yanaydı.

Kendilerinden daha iyi silahlanmış ve eğitim görmüş birliklerle savaşmalarına rağmen başıbozuklar iki saate yakın dövüşmelerinden sonra düşmanı yorma görevlerini tamamlamış olduklarından Mehmet’ten geri çekilme emrini aldılar. Birinci dalga böylece bitti.

Türkler sadece karadan değil denizden de taarruza geçmişti. Hamza Bey gemilerini saldırıya hazırlamak için adamlarıyla birlikte bütün gece çalışmıştı. İkişer sıra kürekçili 80 kadırga, Odun Kapısı’ndan Bahçe Kapısı’na kadar tek sıra halinde uzanıyordu. Buradan sonrasında, gemiler çift sıra halinde şehri tamamen kuşatmıştı.

Bundan sonra ikinci dalga olarak Ayos Romanos kapısında çok iyi silahlı ve disiplinli Anadolu birliklerinin saldırısına sıra geldi. Bunlar zincir örgülü zırhlarla iyi donatılmış, deneyimli, disiplinli ve amaca yönelik İslami şevk taşıyan ağır piyadelerden oluşuyordu. Hepsi cesur askerlerdendi. Kilise çanları bir kez daha alarm verdiler, ama tınlamaları bu kez ağır silahların gök gürültüsünden farksız gümbürtüsü tarafından boğuldu. Osmanlı birlikleri bir yandan da Giustiniani’nin kalaslarla ve toprakla dolu fıçılarla yaptırdığı sete yükleniyorlardı. Sete merdivenler dayayıp surların tepesine tırmanmaya çalışırken savunucuların taş yağmuruyla karşılaştılar ve göğüs göğüse bir dövüş başladı. Hücuma kalkanlar kayalarla ezildi, kaynar ziftle yakıldı. Sayıları bu kadar dar bir cepheye göre çok fazla olduğundan kayıpları büyük oldu. Fakat şafağa bir saat kala Urban’ın büyük toplarından biri savunma noktasına tam isabet kaydetti ve surların büyük bir kısmını yerle bir etti. 300 kadar Türkten oluşan bir grup, şehrin onların olduğunu haykırarak gedikten içeri daldı. İçeride bir Rum birliği saldırıya geçerek onları karşıladı, birçoğunu doğradı, kalanları da tekrar hendeğin içine sürdü.

Başıbozukların ve Anadolu birliklerinin dört saatlik şiddetli saldırısı başarıya ulaşamamıştı. Elinde demirden bir topuzla askerlerini öne süren, onları kâh öven kâh azarlayan sultan duruma sinirlenmeye başladı ve kararını verdi. Savunmacılar toparlanma fırsatı bulamadan ana saldırı için yedekte bekletilen Yeniçerileri savaşa sokmanın zamanı gelmişti. Yeniçeriler iyi silahlanmış, atılgan ve cesur, diğerlerinden çok daha deneyimli askerlerdi. Her şey bu manevraya bağlıydı. Sonraki birkaç saat içinde direniş hattını kırmayı başaramazlarsa saldırının momenti kaybedilecek, tükenen askerler geri çekilecek ve kuşatma pratikte kalkmış olacaktı. Saldırının üçüncü dalgası başlamıştı.

Yeniçerilerin saldırısı başladı. Mehmet askerlerine bizzat öncülük ediyordu. Onları hendekte durdurdu. Okçulara, sapancı ve tüfekçilere surları vurmalarını emretti. Surlara doğru bir ateş fırtınası koptu; o kadar fazla kurşun atılmış ve ok fırlatılmıştı ki gökyüzünü görmek imkansızdı. Savunmacılar kar taneleri gibi düşen ok ve diğer cephane yağmuru altında barikatın gerisine sinmek zorunda kaldılar. Yeniçeriler de onların üstüne Asya kıyılarından bile duyulacak bir savaş narasıyla yüklenmeye başladı. Çıkarttıkları muazzam sesle savunanların cesaretini alıp götürdüler ve kentin üstüne korku saldılar. 7.5 km’lik kara surları boyunca her yerde bir dalganın gelip vuruşunu andırır şekilde eşzamanlı olarak hücuma kalkılmıştı.

Yeniçeriler üzerlerine yağan mermilere rağmen saflarını bozmadan ilerlediler. Hiçbir duraksama yoktu. Ölenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Topçular da geriden devasa güllelerini ateşliyorlardı. Fakat bir saat süren göğüs göğüse çarpışmalardan sonra fazla bir ilerleme kaydedememişlerdi. Savunmacılar da hiç geri adım atmamıştı.

Derken ölümcül iki şanssızlık yaşadılar. Önce surların kuzey köşesindeki küçük bir arka kapı olan Kerkoporta Kapısı Türklere karşı yapılan bir akın sonrasında dikkatsizlik sonucu açık bırakıldı, kapatılmasına vakit kalmadan bir Türk grubu içeri dalarak yukarısındaki kuleye tırmanmaya başladı ve buraya sancak dikti. İkinci şanssızlık olmasa belki Türkleri püskürtebilirlerdi. Fakat yakın mesafeden atılan bir kurşunun göğüs zırhını delmesiyle Giustiniani ağır yaralandı. Istırap içinde kıvranırken cesareti kırıldı ve savaş meydanından uzaklaştırılması için yalvardı. Hiç kimse, imparatorun yakarışları bile onu kararından caydıramadı. “Kardeşim” diye haykırdı Konstantin, “Yiğitçe savaş! Bizi bu zor zamanda terk etme. Şehrimizin kurtuluşu sana bağlı. Yerine geri dön. Nereye gidiyorsun?”

Giustiniani buz gibi bir sesle ”Tanrı’nın bu Türkleri götüreceği yere” diye karşılık verdi. Ardından iç kapı açıldı, adamları da Giustiniani’yi şehrin sokaklarından geçirerek Haliç’e indirdiler ve orada bir Ceneviz gemisine taşıdılar.

Cenevizli birlikler komutanlarının gittiğini görünce donakaldı. Birçoğu savaşın kaybedildiği sonucuna vararak onu izlediler. Arkası moral bozukluğu ve panik oldu. Bundan yararlanmak fırsatını kaçırmayan Mehmet, “Şehir bizim!” diye bağırarak yeniçerilerinin Ayos Romanos Kapısı’na son bir gayretle saldırıda bulunmalarını emretti. Saldırının başında Ulubatlı Hasan adında Bursalı bir dev vardı. Arkadaşlarının desteğiyle dövüşe dövüşe surun tepesine tırmandı ve sonunda İslam’ın bayrağını ana hücum noktasına dikmeyi başardı. Bu Osmanlı askerlerinin moralinde bir patlama etkisi yaptı. Tüyler ürpertici bir görüntüydü.

Sancağı dikmesinin üzerinden birkaç dakika geçmişti ki Hasan dizüstü düşürüldü ve arkadaşlarının yarısıyla birlikte öldürüldü. Fakat hayatta kalanlar sancağı bırakmadılar. Çok geçmeden onlara katılan başka yeniçeriler, Rumları oradan uzaklaştırdılar ve aşağıda da onları öldürdüler. Böylece birçok yeniçeri iç sura ulaştı ve bir direnişle karşılaşmadan buna tırmandılar. Aynı dakikalarda arka kapının yukarısındaki kulede de Türk bayrakları dalgalanıyordu ve artık “Şehir alındı!” naraları atılmaya başlamıştı.

İmparator bu arada dörtnala Kerkoporta kapısına gidiyordu. Ama burada karışıklık almış başını yürümüştü. Kapıyı kapamak için artık çok geçti, Türkler içeri akıyordu, üstelik onlara direnecek pek az Cenevizli kalmıştı. Konstantin bunun üzerine Ayos Romanos Kapısı’ndaki ana çarpışmaya geri dönmeye karar verdi. Binlerce Türk buradaki gediklerden içeri akıyordu. Rumları toparlamak için yapılan son denemeden sonra imparator savaşın kaybedilmiş olduğunu gördü. Her şeyin bittiğine inanan adamları artık emirlerini dinlemiyordu. Konstantin daha fazla direnmenin anlamsız olduğunu görünce “Şehir zapt edildi, ama ben hâlâ hayattayım,” diyerek atından indi, üstündeki nişanları koparıp attı, içeri akan yeniçerilerin arasına daldı ve kılıç darbeleriyle yere yığıldı. Cesedi de dağ gibi cesetlerin arasına gömülüp kayboldu.

Böylece zafer kazanmış Türk askerleri şehir kapısından geçtiler. Dört bir yana dağılarak şehir sokaklarında önlerine çıkan herkesi öldürmeye başladılar. Kentte yaşanan ilk kıyımı ateşleyen şey korku ve öfkenin bir karışımıydı. Kendilerini ansızın dar sokaklardan oluşan bir labirentte bulan Osmanlı askerlerinin aklı karışmıştı ve üstlerine endişe çökmüştü. Daha büyük ve kararlı bir orduyla karşılaşmayı bekliyorlardı. Bunun yanı sıra haftalardır çekilen acılar ve Rumlar tarafından mevzilerden yağdırılan aşağılamalar da acımasızlaşmalarına yol açmıştı. Korkmalarına gerek kalmadığını görünce İslami âdet gereği şehri yağmalamaya giriştiler. Kent şimdi teslim olmamanın bedelini ödeyecekti.

İlkin yaygın bir korku yaratmak amacıyla önlerine çıkan herkesi öldürdüler. Sonra kiliseleri ve manastırları boşaltmaya başladılar. Haçlar yere çalındı, azizlerin mezarları kırılarak açıldı ve gömü arandı. Kabirlerin içindekiler parçalandı ve sokaklara saçıldı. Kilise hazineleri ve kutsal eserler at arabalarına yüklenip götürüldü. 1100 yıllık Konstantinopolis birkaç saat içinde büyük ölçüde yok olmuştu. El değmemiş tek bir köşe bile kalmadı.

Elbette sıra insanlara da geldi. İslami yasalar gereğince adamlar, kadınlar ve çocuklar köle edildi. En güzel kızları ve oğlanları kimin alacağı konusunda kavgalar çıktı. İnsanlar mahzenlere ve su sarnıçlarına saklandı. Savunanların ordusundan geriye kalanların bir kısmı limana doğru kaçtı. Bazıları ise Hristiyan gemilerine binerek kurtulmayı başardı. Felaketin haberini gemisindeyken alan Giovanni Giustiniani-Longo ise, Sakız Adası’na ulaşmayı başardı ama kısa süre sonra öldü. Kardinal lsidor, köle kılığında Galata’ya kaçtı. Venedik filosu kumandanı Antonio Diedo da birkaç gemisiyle birlikte Ege Denizi’ne ulaştı. Keşiş kılığında kaçarken ihanete uğrayan Şehzade Orhan ise yakalanıp idam edildi. Onun dışındaki binlerce Rum, panik içindeki erkekler, kadınlar, çocuklar, rahibeler ve keşişler büyük Ayasofya Kilisesi’ne sığındı. Kilisenin masif bronz kapıları kapatıldı ve sürgülendi.

Dev tapınak sadece bir saat içinde sayılması olanaksız bir kalabalıkla dolup taşmıştı. Buradaki Hristiyanlar batıl bir inanca güvenerek, Türkler Konstantinos Sütunu’na ulaştığında gökten bir meleğin ineceğine, sütunun dibinde oturan fakir bir adama bir kılıç verip “Bu kılıcı kuşan ve Tanrı’nın halkının intikamını al!” diyeceğine inanıyorlardı. Bunun üzerine düşman dönüp kaçmaya başlayacak, Bizanslılar peşlerine düşüp onları yalnızca Konstantinopolis’ten değil, Anadolu’dan da sürecek, İran sınırına, Monodendrion Ağacı’na kadar kovalayacaklardı.

Derken Osmanlı askerleri Ayasofya’ya vardılar. İçerideki cemaat kendilerini kurtaracak bir mucize olması için dua ediyordu. Askerler kapıları kapalı bulunca baltalarla parçaladılar. Bizans’ın tam olarak öldüğü an bu olsa gerekti çünkü XI. Konstantin dışında her imparator orada taç giymişti. 1123 yıl sonra Rumlar için en kutsal olan da sonunda düşmüştü.

Osmanlı askeri içeriye dalınca büyük kalabalıktan bir korku feryadı koptu. Fakat pek az kan döküldü. Papazlar mihrabın başında ilahiler okumaya devam ederken, dua edenlerin çoğu Osmanlı kampına götürüldüler. Askerler burada en güzel kızları, delikanlıları ve zengin giyimli dokuz senatörü köle yapmak için aralarında kavga ediyorlardı. Tutsaklar belli bir yere götürülüp güvence altına alınınca ikinci hatta üçüncü ödül için dönüyorlardı.

Ardından askerler dikkatini kiliseye yöneltti. İkonaları parçalayıp çerçevelerindeki değerli metalleri aldılar. Kutsal yadigarları, altın ve gümüş gibi maddelerden yapılma tasları çuvallara doldurdular. Bunları başka eşyalar; zincirler, kollu şamdanlar, lambalar, mihraptaki örtüler ve imparatorun tahtı izledi. Kısa zaman içinde o görkemli kiliseden eser kalmamıştı.

5.23- Sultan Mehmet’in Şehre Girmesi

Mehmet sabah saatleri boyunca surların dışındaki kampında kaldı ve kentin yağmalanmasıyla ilgili haberleri bekledi. İlerleyen saatlerde kaos ortamı yatışır gibi olunca ve biraz düzen sağlanınca Konstantinopolis’e zafer girişini yapmaya karar verdi. Önünde neredeyse iki aydır ordugah kurduğu kentin kapıları şimdi ardına kadar açıktı. Vezirleri, beylerbeyleri, uleması, kumandanları ve hassa askerleri yaya olarak kendisine eşlik ediyordu. Süvariler kemerli kapıdan koşumlarını şakırdatarak girerken İslam’ın yeşil bayrağıyla sultanın kırmızı sancağı başları üstünde dalgalanıyordu.

Mehmet şehre ilk adımını attığında durdu ve Allah’a şükretti. Ardından dönüp sayıları on binlerce olan askerlerini kutladı: “Fetihleriniz daim olsun! Allah’a şükürler olsun! Sizler Konstantinopolis fatihlerisiniz!” dedi. Mehmet’in Türkler tarafından her zaman adıyla birlikte anılacak olan “Fatih” adını aldığı ve Osmanlı İmparatorluğu’na tamamen hakim olduğu ikonik an işte buydu. Büyük fatih sadece 21 yaşındaydı.

Bu ikonik andan sonra Mehmet, İmparator Konstantin’in öldüğünü öğrendi. Cesedinin aranmasını emretti. Sonunda bir Türk, Ayos Romanos Kapısı’ndaki ceset yığınında imparatora benzer birini gördüğünü bildirdi ki bu kişi sonradan büyük bir ödül alacaktı. Bu haber değerlendirilince, imparator mor ayakkabılarından tanındı. Başı kesildi ve aynı gün Augustaeum Sütunu’na konuldu. Orada geceye kadar bırakılarak, Bizanslılara artık bir hükümdarları olmadığını kanıtladı. Kısa süre sonra ise tahnit edilerek değerli bir mücevher kutusunun içine konuldu ve Müslüman hükümdarlar arasında elden ele gezdirildi. İslam’ın gölge Bizans imparatorluğu karşısında kazandığı zafer bu şekilde az ve öz olarak ilan edildi.

Bundan sonra Fatih Sultan Mehmet, onlar benimdir dediği yapıların durumunu görmek için kent merkezine doğru ilerlemeye koyuldu. Hagios Apostoloi kilisesini, heybetli Valens su kemerini geçti. Gördükleri karşısında biraz durgunlaştı. Fethettiği yer o hayallerde anlatılan görkemli Konstantinopolis’ten ziyade bir harabeyi andırıyordu. Denetim dışına çıkan ordu kentin kumaşını oluşturan yapıların dokunulmadan bırakılması yönündeki fermanı dikkate almamıştı. Şehir inanılamayacak derecede tahrip edilmişti. Mehmet “Böyle bir şehri yağma ederek harabeye çevirdik” dedi. Her ne kadar ordusuna üç günlük talan sözü vermişse de bu iş tek bir gün içinde etkili şekilde halledilmişti. Daha büyük bir yıkımı önlemek için sözünü geri aldı ve yağmanın ilk gün gece yarısı bitirilmesi emrini verdi. Sonra da Justinianus sütununu geçip Ayasofya Kilisesi’nin yolunu tuttu.

Kentin merkezine demirlemiş fevkalade büyük bir gemi gibi duran ulu Ayasofya kilisesi zamanının en görkemli yapısıydı. Bütün Avrupa’daki en büyük binaydı. Büyü gücüyle havada durur gibi algılanan kubbesi görenler için anlaşılmaz bir mucizeydi. Kapladığı hacim öylesine büyüktü ki, ilk kez görenler kelimenin tam anlamıyla konuşmaktan aciz kalırdı. Altın varaklı mozaikle süslü 16.200 metrekarelik tonozları öylesine göz alıcıydı ki aşağıya dökülen altın ışık seli, insanların gözlerine vurup onları neredeyse bakmaya korkar hale koyardı. Renkli mermerlerinin zenginliği insanı bir vecd haline sürüklerdi. Bu mabedde Tanrı sanki insanlar arasında ikamet ediyor gibiydi.

Mehmet kilisenin kapısında atından indi, eğilip yerden bir avuç toprak aldı ve toprağı Allah’ın karşısında bir tevazu nişanesi olarak başından aşağı serpti. Kiliseye girince hemen mihraba doğru yürüdü. Gördükleri karşısında hem hayrete hem de dehşete düşmüştü. Yapı muazzamdı ama mahvedilmişti. Hatta o sırada bir Türk askerinin yerdeki mermer döşemeyi parçaladığını gördü. Sultan, ona dönerek niçin yerleri tahrip ettiğini sordu. Asker, “Dinimiz adına,” diye yanıt verdi. Bu aymazlık karşısında öfkelenen sultan ona kılıcıyla vurarak, “Senin için hazinelerle tutsaklar yeter de artar bile. Şehrin binaları benimdir,” dedi. Asker ayaklarından tutularak sürüklendi ve dışarı atıldı.

Hâlâ köşelere büzülmüş birkaç Rumu ve papazı serbest bıraktıktan sonra Mehmet kilisenin camiye dönüştürülmesini emretti. Bir Müslüman din görevlisi vaiz kürsüsüne çıkarak dua okudu. Sultanın kendisi de mihrabın basamaklarını çıktı ve onu zafere ulaştıran tek Tanrı olan Allah’a biat etti. Binadan dışarı çıktığında sokaklar sakindi, düzen kurulmuştu.

Sultan akşama doğru atının üstünde meydanın diğer ucunda bulunan harap durumdaki imparatorluk sarayına kadar gitti. Orada arşidük Lukas Notaras’ın getirilmesini emretti. Onu azarlayıp, teslim olmadığı için çok sayıda insanın ölmesinden ve esir düşmesinden sorumlu olduğunu söyledi. Notaras, savunanların teslim olmasını sağlama yetkisinin ne kendisinde ne de imparatorda bulunmadığını ifade etti. Bunun özellikle imparatorun kendisini direnmeye teşvik eden mektuplar almasından sonra iyice olanaksız hale geldiğini söyledi. Sultan, sadrazamı Halil Paşa’nın kastedildiğini hemen anladı. Zaten onun bir takım entrikalar çevirdiğinden uzun süredir şüpheleniyordu. Hatta neredeyse onun yüzünden kuşatmayı kaldıracaktı.

Mehmet Notaras’a iyi dileklerde bulundu, ailesinin her üyesine bin akçe verdi, onu şehir idare kurulunun başına geçireceğine söz verdi ve yüce gönüllülükle sarayına geri gönderdi. Konuşmaları sırasında ismi geçen bütün devlet ve saray görevlilerinin adlarını yazarak, bulunmaları için ordugahlara ve gemilere adamlar gönderdi. Her birinin özgürlüğünü biner akçeye satın aldı.

Ertesi gün, 30 Mayıs 1453’te, boş sokaklarda bir ölüm sessizliği vardı. Evlerin içinde yağmacılar hala iş başındaydı. Mehmet imparatorluk sarayının yakınında bir şölen tertip edilmesini emretti. Ardından arşidük Notaras, hasımlarının nefretinin kurbanı oldu. Hasımları sultanı ona karşı kışkırtmıştı. Öfkelenen sultan, bu iddialara inanarak Notaras’ın çocuklarının rehin alınmasını istedi. Notaras buna karşı çıkınca Mehmet kendisini iki oğluyla birlikte idam ettirdi. Sonra, kendisine yalan söylendiğini ve aslında Notaras hakkındaki iddiaların asılsız olduğunu öğrenince bu defa hain ve fesat yalancıları da idam ettirdi, geri kalanları da görevlerinden aldı. Şehrin savunulmasına katkıda bulunmuş bazı önde gelen Hristiyanlar da aynı akıbete uğradı. Tutsaklardan 47 Venedikli soylusu ise, Zağanos Paşa sayesinde, büyük fidyeler ödeyerek canlarını ve özgürlüklerini satın almayı başardılar. Bunların çoğu, şöhretlerine ve mevkilerine göre, bin ila iki bin düka ödedi.

Ganimetler muazzamdı: Binlerce tutsak, pahalı giysi ve kumaşlar, altın, gümüş ve değerli mücevherler vardı. Bu mücevherlerin değerinin farkında olmayan yeniçeriler, bunları yok pahasına sattı. En nadide ve değerli kitaplar, kimse onlara beş para ödemediği için, yığınlar halinde yakıldı. Yabancı yerleşim merkezleri, özellikle de İtalyan kıyı devletleri Ancona, Amalfi, Cenova ve Venedik büyük maddi zarara uğradı. Yalnızca Venedikliler’in kaybının 200 bin altın olduğu tahmin ediliyor. Türkler, yıllar sonra bile aralarındaki zengin insanların, Konstantinopolis yağmasına katılmış kişiler olduğunu söylüyordu.

Mehmet üçüncü gün şehirdeki bütün ölülerin yakılmasını ve şehrin temizlenmesini buyurdu. Sonra, kurmaylarına artık halka taarruz edilmeyeceğini ve bu emre itaat etmeyenlerin ölüm cezasına çarptırılacağını bildirdi. Halkın da emirlere itaat etmesini salık vererek:

“Bütün halka söylüyorum ki, bugünden itibaren artık ne hayatınız ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız,” dedi.

Ardından Osmanlı Donanması ganimetin büyük kısmıyla birlikte üssüne geri döndü. Ganimet öyle fazlaydı ki gemiler hazinelerin ağırlığıyla neredeyse batacak haldeydi.

29 Mayıs sabahı kaçan gemiler kentin düşüş haberini hemen Batı’ya taşıdı. Haziran ayı başında Girit’e ve Eğriboz’a ulaşan gemiler kötü haberi verdi. Adalar dehşete boğuldu. Bir keşiş, “Bundan kötü bir şey ne olmuştur ne de olacaktır,” diye yazıyordu. Eğribozdaki balyos halkın adayı topyekun terk etmesini güçlükle önledi. İvedilikle Venedik senatosuna bir mektup gönderdi. Panik dalgası Akdeniz havzasına denize atılmış kocaman bir kayanın yaydığı dalgalar gibi yayıldı.

Haber Avrupa anakarasına 29 Haziran 1453 günü ulaştı. Venedik haberi öğrenince büyük bir kedere ve şaşkınlığa düştü. Çoğu insan yenilmez kentin düşebileceğine önce inanmadı ama haberin doğruluğu teyit edilince sokaklar yasa boğuldu. İnsanlardan büyük bir feryat, ağlama ve inleme koptu.

Roma, olayı 8 Temmuz’da öğrendi. Bütün kaynaklara göre, Papayla kardinaller haberi alınca yıkıldı. Bir tarihyazıcı, “Türklerin Konstantinopolis’i aldığı gün güneş karardı,” diyecekti. Papa V. Nicolaus, İtalyan güçlere elçiler gönderip, kendi aralarında çekişmeyi bırakarak kafirlere karşı güçlerini birleştirmenin zamanının geldiğini söyledi. Haber bir atın dörtnala yol alması gibi bütün Avrupa’ya yayılıyordu. İtalya’dan Fransa’ya, İspanya’dan Portekiz’e, Benelüks’e, Sırbistan’a, Macaristan’a, Polonya’ya ve daha ötelere yayıldı. Danimarka ve Norveç kralı I. Christian Mehmet’i denizden yükselen bir “Kıyamet Canavarı” olarak tarif ediyordu. Duyulan dehşet halk arasında yalan yanlış söylentileri yaratıp büyüttü. 6 yaşın üstündeki herkesin katledildiği, 40 bin kişinin Türkler tarafından kör edildiği, tüm kiliselerin yıkıldığı ve sultanın bu kez de İtalya’yı işgal etmek için büyük bir güç toplamakta olduğu konuşuluyordu. Türklerin Hristiyanlığa saldırılarında nasıl ateşli olduklarını vurgulayan sözler Avrupa’da yüzyıllar boyunca yankılanacaktı.

İslam dünyasında ise haber dindar Müslümanlar tarafından büyük sevinçle karşılandı. Fatih’in gönderdiği zafer mektupları ve elçiler İslam dünyasının önde gelen hükümdarlarına ulaştığında Mehmet çok büyük saygınlık kazandı.

Dünya tarihinde kendisine cihan fatihi diyebilecek çok az insan yaşadı. Mehmet kesinlikle bunlardan biriydi. Pek çok bakımdan dünya tarihini değiştirdi. Konstantinopol’ün fethiyle tarihte bir dönüm noktasına varıldığını herkes biliyordu. Bu bir devrin sonuydu. Olayın batı dünyasında yarattığı moral bozukluğu, Konstantinopolis’in tek başına ülkelerden bile daha önemli olduğunu göstermişti. Hristiyanlar, Müslüman akınlarını kendilerinden koruyan bu büyük seti artık kaybetmişlerdi.

İşte 54 gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayıs’ta yapılan dört büyük taarruzla fethedilen, Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1125 senelik baş şehri olan Konstantinopolis, 29 Mayıs 1453 günü böylece Türklerin oldu. Kızılelma artık Mehmet’indi. Konstantinopolis’in Osmanlılar tarafından fethi tarih sahnesinde o kadar önemli bir olaydı ki birçok tarihçi ileride 1453 yılını Orta Çağ’ın kapanıp Yeni Çağ’ın başladığı yıl olarak tanımlayacaktı.

Gerçekten de öyleydi. Artık Dünya bambaşka bir yerdi. Surların devri sona ermiş topların devri başlamıştı. Ve Sultan Mehmet de bambaşka bir kimlik kazanmıştı. O artık sadece Sultan Mehmet değil, Fatih Sultan Mehmet’di. Sultanü’l Berreyn ve Hakanü’l Bahreyn’di. Yani iki karanın ve iki denizin hükümdarı. Ama hepsinden önemlisi o kendisini Kayser-i Rum olarak ilan etmişti. Yani, Romalıların Sezar’ı, Hristiyanların yeni imparatoru. Ama bu ünvanı gerçekten hak etmesi için fetihlerini sürdürmeli eski Roma’ya kadar ilerlemeliydi. Öyleyse daha yapılacak çok iş vardı. Fetihler çağı başlamıştı…

6- Fetih Sonrası Batı’nın ve Konstantinopolis’in Durumu

Konstantinopolis’in kaybedilmesi bütün Batı Hristiyanları için acı bir darbe oldu. Şehri kurtarmak için pek bir şey yapmamış olan ülkelerden feryatlar yükseldi; kederi daha da artıran, son dakikadaki bir yardım girişiminin fiyaskoyla sonuçlanması oldu. Venedik kadırgalarından oluşan bir Papalık Donanması Ege kıyılarından daha öteye ulaşmayı başaramamıştı. Ama artık çok geçti. Hıristiyanlığın son kalesi yıkılmıştı. Bu felaket hiç kuşkusuz Batı uygarlığının kendisini tehdit ediyordu. Şehrin düşüşünün Batı dünyasında doğurduğu duygular bunlardı.

Tehdidi en fazla hisseden ülke İtalya’ydı. Batı’nın kaderini tamamen bir kenara atıp yalnızca kendi çıkarlarını düşünen Venedik, genç Osmanlı sultanıyla görüşmelere başlayan ilk Avrupalı güç oldu. Bu görüşmeler öyle başarılı geçti ki, sultan İstanbul’a bir balyos atanmasına bile izin verdi.

Venedik’ten sonra bu konuyla en fazla ilgili İtalyan devleti olan Cenova, ilk başta bu korkunç habere inanmak istemedi. Ama haber kısa süre sonra doğrulandı. İç çekişmelerle ve Napoli’yle yapılan savaşla zayıflamış olan, Doğu Akdeniz ve Ege’deki topraklarını yitirmekten korkan Cenovalılar, Hristiyan ülkeler arasında barış fikrini yaymaya çalıştılar ama pek başarılı olamadılar.

Bununla beraber diğer Hristiyan ülkelerde de karışıklıklar baş gösterdi. Bizans’ın yıkılması bazı Batılı devletleri birbirine düşürürken bazılarını yakınlaştırdı. Osmanlılara karşı büyük bir Haçlı seferi düzenlenmesi fikri ortaya atıldı fakat bu fikirler havada kaldı. Bir ülke Osmanlı İmapratorluğu’na ne kadar uzaksa, Hristiyan dünyasına yönelik tehdidi o oranda az önemsiyordu. Papalık bütün Hristiyan ülkelerini kendi aralarında barış yapmaya ve Osmanlılar’a karşı ortak bir Haçlı seferi başlatmaya ikna etmeye çalıştı ama çabaları boşunaydı. Hesapta bütün Batılı hükümdarlar, Osmanlılara karşı düzenlenecek bir Haçlı seferine katılmaya hazır olduklarını bildirdiler. Ama bunlar boş sözlerdi. Hiçbiri gerekli adımları atmadı.

6.1- Fatih’in Edirne’ye Dönüşü ve Çandarlı Halil’in Sonu

Mehmet fetihten sonra Konstantinopolis’te 23 gün geçirdi. Edirne’ye ancak 21 Haziran 1453’de döndü. Yanında aralarında Bizanslı kadın ve genç kızların da oluduğu bol miktarda ganimet getirmişti. Esirler arasında bulunan, Notaras’ın dul karısı, yolda Misinli köyü yakınlarında ölünce oraya gömüldü.

Sadrazam Halil Paşa’nın da sonu gelmişti. Mehmet zaten ona karşı gizliden gizliye kin ve şüphe besliyordu. Konstantinopol’ün fethi sırasında sergilediği tutumlar nedeniyle fetihten üç gün sonra Halil’i görevinden azletti. Ayrıca Halil’in Bizanslılardan rüşvet aldığından da uzun süredir şüphelenmekteydi. Şehir düştükten sonra Bizans megadükü Lukas Notaras’ın, Çandarlı Halil’in Bizans’la hep iletişim içerisinde olduğunu padişaha söylemesi üzerine şüpheler kuvvetlendi, sadrazamın mallarına el konuldu ve zindana atıldı.

Yedikule Zindanları’na kapatılan Çandarlı Halil Paşa, zindandaki ilk günlerinde nazik muamele gördü. Kendisinden önce idam edilmiş başka bir sadrazam olmadığı ve ailesi kısa aralıklarla 154 yıldır iktidarda olduğu için son ana kadar idam edileceğine inanmadı. Ancak Edirne’ye nakledildikten sonra, hapisliğinin kırkıncı gününde, 10 Temmuz 1453’te idam edildi. 120 bin dükalık nakdine devlet hazinesi el koydu. İki yardımcısı Yakup Paşa ile Mehmet Paşa’nın da malına mülküne el kondu. Halil’in arkadaşlarının, onun ardından yas tutması yasaklandı. Mehmet’in içi sonunda rahatlamıştı.

Halil, sultanın sarayında sadrazamlık görevini peş peşe yerine getiren Çandarlı ailesinin dördüncü üyesiydi. Onun ölümüyle II. Mehmet kendi otoritesini pekiştirmiş oldu. Böylelikle hanedanına rakip aile bırakmamış oluyordu. Artık herkes sadece genç sultana boyun eğecekti. Mehmet, babasının zamanında görev yapan eski Osmanlı rejiminin diğer vezirlerini de işlerinden almıştı. Bundan böyle etrafında yalnızca giderek gelişen devşirme sınıfından danışmanlar bulunduracaktı. Böyleleri doğrudan sultanın lütufuna bağımlı olduklarından Mehmet taleplerini yerine getireceklerine güvenebilecekti. Yeni sadrazamı Zağanos Paşa da Arnavut kökenliydi. Ayrıca Sultan Mehmet, artık divan toplantılarına katılmamaya ve halkla teması eskiye nazaran düşük tutmaya karar verdi. Osmanlı padişahlarının halktan kopuk yaşamı başlamış oldu.

6.2- Fetih Sonrası Konstantinopolis’in Adının Değişimi ve Başkent Oluşu

Sultan 1453 sonbaharı ve kışını başkent Edirne’de geçirdi. Kafasında artık yeni başkentin Konstantinopolis olması fikri vardı. Fakat önce oranın ihya edilmesi ve cazip bir yaşam merkezi haline getirilmesi gerekiyordu. Bizans imparatorlarının sarayları enkaz halinde oldukları ve yetersiz kaldıklarından Fatih, ilk iş olarak bugün Eski Saray olarak bildiğimiz yeni sarayının, Sarây-ı Atîk-i Âmire’nin inşasına başlanması emrini verdi. Bunun için şehrin en güzel birkaç mekanından biri olan günümüzde Beyazıt Meydanı olarak bilinen yeri seçti.

Eski Saray’ın inşası dört yılda tamamlanacaktı. Oldukça geniş bir araziye kurulmuş, yüksek bir duvarla çevrelenmişti. Bu araziye her türden bina yapılmıştı. Sultanın Edirne’den gelerek yerleşeceği bu saraya daha kolay ulaşılması için bir dizi taş döşeli yeni sokak oluşturulmuştu. Fatih bütün bunlarla ve diğer inşaatlarıyla saltanatının kalan yirmi beş yılı boyunca sürdürdüğü seferlerinin arasındaki kış aylarında yakından ilgilendi.

Fetihten sonra Osmanlı devleti artık bir imparatorluk olmuştu. Konstantinopolis ise imparatorluğun dördüncü başkenti ilan edildi ve Konstantin’in kenti anlamına gelen Konstantinopolis ismi Arapça versiyonu olan Konstantiniyye ile değiştirildi. 1923 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar resmi olarak bu ad kullanımda kaldı. Zamanla İstanbul ismi de resmi belgelere girdi ve sıkça kullanılmaya başlandı. Sonunda şehrin Türkçede en yaygın bilinen adı oldu ve diğer adlandırmalar kullanımdan kalktı. Fakat Batılılar tarafından Konstantinopolis adı kullanılmaya devam edildi.

En sonunda 1928’de Latin harflerine geçilmesi sonrası, kentin Türkçe adının Latin harfleriyle yazılmış hali İstanbul, uluslararası kullanıma girdi. İstanbul, kentin uluslararası adı ilan edildikten sonra “Konstantinopolis” adının mektuplarda ve uluslararası alanlarda kullanılması yasaklandı.

6.3- Kozmopolit Bir Osmanlı İmparatorluğu Yaratmak

Mehmet mutlak bir güce sahip olmak ve bir dünya fatihi olarak Büyük İskender’le Julius Sezar’ın başarılarıyla yarışmak hatta onları geçmek istiyordu. Kendisini, fetihleri dünyanın sınırlarına erişecek Müslüman İskender ve kafirlere karşı cihat yürüten gazi savaşçı olarak düşünüp onunla benzeş ikiz kabul etmişti. Batı’ya meydan okuyarak iki ülkeyle iki denizin: Rumeli’ye Anadolu’nun, Akdeniz’le Karadeniz’in hükümdarı olmuştu. İstanbul’u fetheden sultan, dünyanın en büyük Müslüman hükümdarı olarak görülüyor, hayranlık ve saygı uyandırıyor, kutsal bir misyonu yerine getiriyordu. Hanlığı, Gaziliği ve Sezarlığı kendisiyle özdeşleştiren ve Türk, İslam ve Bizans geleneklerini temsil eden evrensel bir hükümdar olarak bu şehri bir tek dünyanın ve bir tek imparatorluğun merkezi yapmalıydı.

Üstlendiği görev Bizans İmparatorluğu’nu yok etmek değil, onu yeni bir Osmanlı modeline göre diriltmek, eski görkemini yeni baştan imar etmek ve yeniden canlandırmaktı. Bu, İslamın hem dünyevi hem de dinsel yönetimindeki bir imparatorluk olacaktı. Ama aynı zamanda tıpkı Bizans gibi kozmopolit bir imparatorluk olacak, halkları birbiriyle düzen ve uyum içinde yaşayan bütün ırkları ve inançları içerecekti. Son imparatorun düşüşünden beri, kiliseyle devlet tek bir otorite oluşturmuyordu. Hristiyan Kilisesi şimdi İslam devletine tabi ve bir vergi ödemekle yükümlüydü. Ama bunun karşılığında halkı ibadet özgürlüğünü ve kendine özgü kurallarını ve âdetlerini koruyacaktı.

6.4- Fetih Sonrası Cenevizlilerin Durumu

Genç sultan bu ideallerini gerçekleştirebilmek için tebaasındaki bütün kullarının durumuyla yakından ilgilendi. Önce 2 Haziran’da Galata’daki Cenevizlilerle görüştü. Deniz tarafında bulunanlar hariç Galata surlarının yıkılmasını emretti. Oradaki Cenevizli sakinlerin ve mallarının listesi çıkarıldı. Deniz yoluyla kaçanların evlerine girildi ama yağmalanmadı. Üç ay içinde geri dönmeyenlerin mallarının devlet hazinesine geçeceği ilan edildi.

29 Mayıs 1453’te, Galata’daki Cenevizlilerin podestası olan Angelo Lomellino, sultana şehrin anahtarlarını göndermişti. 1 Haziran’da, Galata sakinlerinin hakları ve özgürlükleri, Yunanca yazılmış resmi bir anlaşmayla onaylandı. Taslağı Zağanos Paşa tarafından yazılmış ve imzalanmış olan bu ferman, Galata halkının can ve mal güvenliğini teminat altına alıyordu.

Cenevizlilerin erkek çocukları yeniçeriler arasına katılmayacaktı. Türk asker ve sivillerin Galata şehrine girmesi yasaklandı. Kiliselerine ve mezheplerine karışılmayacaktı. Ama yeni kiliseler yapmaları ve çanlar çalmaları yasaklandı. Cenevizli sakinlerin serbestçe ticaret yapmasına izin verildi. Fakat Cenova’dan gelen tacirler vergi ödemek zorundaydı. Vatandaşlar da cizye vergisine tabii idi. Ticarette geleneklere, kanunlara ve adalete uyulup uyulmadığını denetleyecek bir yetkili seçmekte özgürdüler. Silahlarını, toplarını ve cephanelerini teslim etmek, ayrıca surların yıkılmasına yardım etmek zorundaydılar.

6.5- Hristiyanlar İçin Yapılan Çalışmalar

Artık Müslüman hakimiyetinde olan İstanbul’da dinsel azınlıkların statüsünü tasarlamak gerekiyordu. Bu insanlar, milletler şeklinde organize edilmiş reayalar ve merkezi güce karşı sorumlu bir dini liderin yönetimi altında kendi yasalarıyla âdetlerini muhafaza eden topluluklar olacaklardı. Fethedilmiş bir halk olarak birinci sınıf yurttaşlık veya siyasal özgürlük ayrıcalığına sahip olamayacaklardı. Fakat barışın ve refahın nimetlerinden yararlanma fırsatları bu sınırlar dahilinde asla zarar görmeyeceği gibi, giderek genişleyen ticaret alanında fazlasıyla artacaktı. Mehmet şimdi İslam otoritesini temsil eden ulemanın yanı başında İstanbul surlarının içinde Rum Ortodoks Patriği, Ermeni Patriği ve Yahudi Hahambaşısı’nın yer almasını istiyordu.

Kayser-i Rum, şehrin içindeki en büyük, en zengin ve en kültürlü Müslüman olmayan topluluğu temsil eden Rumlara karşı oldukça olumlu bir tavır sergiliyordu. Türklerin paylaşmadıkları endüstri, ticaret ve denizcilik alanlarındaki becerileri sayesinde imparatorluğu için büyük yararları olabileceğini net olarak görüyordu. Ayrıca Rumların bilimine de saygısı vardı. Eğitimi kapsamında Yunan tarihi hakkında bilgi sahibi olmuştu.

6.6- Rum Ortodoks Kilisesi’nin Yeni Patriği

Fatih böylece vakit kaybetmeden Rum Ortodoks Kilisesi’ne yeni bir Patrik bulmaya girişti. Patriklik tahtının son sahibi 1451’de İtalya’ya kaçtığından istifa etmiş sayılıyordu. Sultan burada zekice bir hamleyle büyük ün sahibi olan keşiş Gennadios’u seçti. Gennadios, şehrin kurtarılması için son çare olarak önerilen Ortodoks Rum ve Katolik Roma kiliselerinin birleşmesine karşı çıkanların başını çekmişti, dolayısıyla da Batı’daki Katolik Hristiyanlarla entrikaya girişme olasılığı zayıftı.

Gennadios, sultanın huzuruna çıktığında engin bilgisiyle onu çok etkiledi. Sultan da ona büyük saygı gösterdi, Patriklik tacını kabul etmeye razı etti ve Ortodoks topluluğuna sağlanacak yasaların maddelerini onunla tartıştı. Bu yasa Rumlara, en azından prensip olarak, dinsel olsun, dünyasal olsun kendi işlerini müdahalesiz ve rahatsız edilmeden yönetme özgürlüğü garantisini sağlıyordu. Gennadios’un Patrikliğe atanması, sultanın önerisi üzerine usul gereği Ortodoksların ruhani meclisi Kutsal Sinod tarafından onaylandı.

Gennadios 1454 yılının ocak ayında sultanın himayesinde Patriklik tacını giydi. Bizans imparatorlarının yetkilerine sahip olacak ve onların geleneksel tören ritüellerini uygulayacaktı. Gennadios’a makamının alametlerini, giysilerini, asasını ve kaybolan eskisinin yerine gümüş kaplama yeni piskoposluk haçını bizzat sultan sağladı. Sonra onu, “Patrik ol ve şans yüzüne gülsün, dostluğumuza güven, senden önceki Patriklerin sahip oldukları bütün ayrıcalıklardan yararlan,” sözleriyle kutsadı. Gennadios Bizans topluluğu üzerinde mutlak otorite sahibiydi. Ona ayrıca, Fener adlı Rum semtinde kendi sivil mahkemesi ve kendi hapishanesine sahip üç tuğlu paşalık unvanı verildi. Ayasofya şimdi camiye dönüştürüldüğü için, Patriğin takdisi ve makamına oturtulması töreni, Fatih’in patriklik kilisesi olarak hizmet görmesi için özellikle yıkımdan koruduğu Havariyyun Kilisesi’nde yapıldı. Yeni Patrik, sultandan zengin bir altın bağışı aldıktan sonra yine sultanın armağanı olan güzel bir beyaz at üstünde tören alayıyla şehirden geçti, sonra da Havariyyun Kilisesi’ne yerleşti.

Havariyyun Kilisesi fetihten sonra Hristiyanların ibadetine bırakılan birkaç kiliseden biriydi. Diğerleri ise camiye dönüştürülmüştü. Bu arada Ayasofya Kilisesi cami olarak Büyük Ayasofya Camii adı altında adını korudu, yalnızca kubbesinin tepesindeki Haç yerini Mekke’ye bakan bir Hilal’e bırakmıştı. Fatih bir minare eklediği Ayasofya’ya başından itibaren saygıyla yaklaştı. Sanatta insan suretini yasaklayan İslam yasağına rağmen insan tasvirli mozaiklerini korudu.

Bütün bu uygulamalardan sonra yeni Patrik Gennadios, sultana, Papa’nınkine karşı Rum Ortodoks Kilisesi’nin velinimeti ve koruyucusu gözüyle bakmaya başlamıştı. Gücü ve prestiji Bizans’ın son zamanlarındaki öncellerinin hepsininkini aştı. Kuşatma sırasında “Latinler olmaktansa Türkler olsun!” bağırışlarını doğrularcasına ona hemen hemen bir “Rum Papası” statüsü verdi. Kayser-i Rum, gerçekten de kendisine uygun gördüğü bu ünvanın hakkını veriyordu. Gennadios’la yakın bir ilişki kurarak onunla teoloji konularında dostça tartışmalara girişti ve bilgisini artırırken Hristiyan dinine dikkate değer bir ilgi gösterdi. Gennadios onun isteğiyle Ortodoks inancı üzerine Türkçeye çevrilen bir yazı bile yazdı.

6.7- Fatih’in Din Değiştirdiği Konusundaki İddialar

Fatih Sultan Mehmet’in tebaasındaki Hristiyan topluluklara gösterdiği ilgi ve ayrıcalıklar Batı’da sultanın din değiştirip Hristiyanlığı kabul edebileceğine dair dindarca umutlara yol açtı. Hatta Mehmet’in Ortodoks doktrinlerinden etkilenmesinden korkan Papa II. Pius, sultanı din değiştirmeye ikna etmek gibi tuhaf bir fikre kapıldı. Bu fikre kapılmasına sebep olan şey, sultanın, Patrik Gennadios’tan Havariler Amentüsü’nün tefsirini istemesi ve patriğin ona 20 bölümlük bir tefsir sunması olabilir. Bu olaydan sonra, sultanın İslamiyet’ten şüphe duymaya başladığı ve içinde Hristiyan dinine yönelik bir eğilim belirdiği söylentisi yayılmıştı. Doğu’dan gelen yolcular, Mehmet’in Hristiyan diniyle yakından ilgilendiğini söyleyip duruyordu. Mehmet’in Hristiyan annesinden, o daha çocukken bu ilginin tohumlarını aldığı, Pater Noster’i yani Göklerdeki Babamız duasını ezbere okuyabildiği, hatta gizlice İslam’ı reddedip Hristiyanlık’a geçmiş olduğu söyleniyordu.

Böyle iddialar, aslında oldukça ciddi ve gerçekçi olan İtalya’daki haber mektuplarında ve Venedikli diplomatların raporlarında bile yer alıyordu. Papa bir yandan bütün Hristiyan dünyasını Hristiyanlık’ın baş düşmanı II. Mehmet’e karşı birleştirmeye çalışırken, diğer yandan da onu İsa’nın öğretisinin İslam’dan daha üstün olduğuna inandırmaya çalışıyordu. Aslında bu çabaların son derece dünyevi sebepleri vardı. Bunların en başta geleni, Papalık’ın ruhani önderliğinde tekrar bir Doğu imparatorluğu kurmaktı.

II. Pius bu amaçları için bir mektup bile kaleme aldı. Sultan Mehmet’e muhtemelen hiç ulaşmayan bu tuhaf mektup aslında Mehmet’in bütün hükümdarlık ünvanlarını ne Papa’nın ne de Hristiyan dünyasının rızası ve iş birliği olmadan aldığının itirafı, Papa’nın zavallı durumda olduğunun kanıtı ve Mehmet’in kudretinin tesciliydi. Mektupta şöyle yazıyordu:

“Küçücük bir ayrıntıyı halledersen dünyanın en yüce, en güçlü, en ünlü insanı olabilirsin. Bunun ne olduğunu mu soruyorsun? Bulman çok zor değil. Aramak için çok uzaklara gitmene gerek yok. Onu her yerde bulabilirsin: Vaftiz olup Hristiyanlık’a geçmen ve İncil’in öğretisini kabul etmen için biraz su (aquae pauxillum). Bunu yaparsan, dünyanın en ünlü ve güçlü prensi olursun. Seni Yunanların ve Doğu’nun yasal imparatoru yaparız. Şiddet yoluyla alıp adaletsizce elinde tuttuğun yerler, doğal hakkın olur. Bütün Hristiyanlar sana saygı duyar. Anlaşmazlıklarında sana başvurur. Zulüm gören herkes, ortak hamileri olarak sana sığınır. Dünyanın her ülkesinden insanlar senden yardım ister. Çoğu sana gönüllü olarak boyun eğer, hükümlerine uyar ve sana vergi öder. Tiranları yenme, iyileri koruma ve kötülerle savaşma görevi sana verilir. Eğer doğru yolda gidersen, Roma Kilisesi sana karşı çıkmaz. Bu ruhani taht, seni diğer krallar kadar sevgiyle kabul edecektir. Hatta onlardan da fazla, çünkü senin konumun daha yüksek. Bu koşullar altında pek çok krallığı hiç savaşmadan ve kan dökmeden, kolayca ele geçirebilirsin… Düşmanlarına asla yardım etmeyiz. Tam tersine, Roma Kilisesi’nin haklarına el koymaya, boynuzlarını öz analarına karşı kullanmaya kalkanlara karşı, senden yardım isteriz.”

Bu gibi yaklaşımlar, kendini Allah’ın kulu ve halifelerin vârisi olarak gören, dolayısıyla da ruhen ve siyasal açıdan İslamla özdeşleşmiş olan sultanı etkileyecek değildi. Bununla birlikte yine de Ortodoks Hristiyan uygarlığının sağlıklı devamını garantiliyordu. Daima Hristiyanlara karşı hoşgörülü olarak kaldı ve babasının yaptığı gibi, Hristiyanlıktan dönenleri ve özellikle kendi açık fikirlerini paylaşanları görevlendirerek onları eski model Müslümanlara tercih etti.

Aslında Kayser-i Rum’un Ortodoks kilisesinin hiyerarşik yapısını korumaktaki amacı onu kendi çıkarları için kullanmaktı. Hristiyanlığın iki büyük bloğunun birleşme ihtimaline karşı bunlardan birini el altında dost olarak tutmak akıllıcaydı. Roma’ya düşmanlığıyla tanınan Gennadios’u bunun için patrik seçmişti. Ayrıca bu kurumun varlığını sürdürmesine izin vererek sivil idarenin o zamanki yetersizliğini bir ölçüde telafi etmiş oluyordu.

Mehmet’in Ortodoks patriğini himayesine almasının bir başka amacı daha vardı: Yalnızca Rumların değil, bütün Doğu Hristiyan aleminin en üst düzey ruhani yetkilisi, yeni düzeni tamamen kabul etmiş oluyordu. Böylece Türklerin Bizans üstündeki egemenliğinin daha başlangıcında, yeni kulların ve cizye vergisi mükelleflerinin direniş gösterme ihtimali tamamen ortadan kaldırılmıştı.

İstanbul’dan kaçan birtakım Bizanslı alimler İtalya’da Yunan kültürünü yayarken, Mehmet de İtalyan danışmanlarının yardımıyla Batı dünyası hakkında bilgi topluyordu. Onların coğrafi ve siyasi durumu, yöneticileri, inançları, çekişmeleri, savaş sanatları ve orduları hakkında öğrenmeye özellikle eğildi. İtalya coğrafyasını çalışıyordu ve elinde üstünde krallıkların ve eyaletlerin yer aldığı bir Avrupa haritası vardı. Hümanist İtalyan danışmanlarının yardımıyla, çalışmalarında kullanmak üzere klasik eserler toplamıştı. Bu kitaplar, fetihten sonra Konstantiniyye’de bulduğu kitaplarla birlikte, saraydaki kütüphanenin temelini oluşturacaktı.

Saraydaki, Fatih’in kütüphanesine ait olduğu kesin olan el yazmaları eleştirel açıdan incelendiğinde, toplanma amaçlarının ne olduğunu açıkça görüyoruz. Klasik kaynak eserleri göz ardı edersek, geri kalanların çoğu Hristiyanlık’tan, Tevrat ve İncil’den bahseden dini kitaplardı. Mehmet, Batı’nın dini olan Hristiyanlıkla tamamen pragmatik nedenlerden dolayı ilgileniyordu. Bu dine meyletmekten ziyade imparatorluğunun yeni tebaasını ve muhtemel düşmanlarını yakından tanımak istiyordu.

6.8- Yahudilere Tanınan Ayrıcalıklar

Türkler’in Konstantiniyye’yi ele geçirmesi sırasında kurtulmayı başarabilmiş az sayıda şehir sakini arasında, Balat’ta yaşayan Yahudiler de vardı. Mehmet, Gennadios’ın atanmasından kısa süre sonra ülkesindeki bütün Yahudi cemaatlerine başkanlık yapacak bir hahambaşı seçti. Seçtiği kişi Moşe Kapsali’ydi. Kapsali, saygın bir alimler topluluğunun kurucusu olan, sofu ve bilgili bir adamdı. Sultan, Kapsali’yi imparatorluk divanına bile üye yapmış, onu müftünün yanına oturtarak, patrikten konumca üstün olmasını sağlamıştı. Dahası, Kapsali’ye Türkiye’deki Yahudi cemaatlarine ilişkin birtakım siyasi yetkiler verdi. Yahudiler tarafından ödenecek bireysel ve toplu vergileri belirleyen, bunları toplayacak görevlileri atayan ve gelirleri sultanın hazinesine gönderen Moşe Kapsali’nin bizzat kendisiydi. Ayrıca Yahudi topluluğunun bütün üyeleri üstünde cezai yetkiye ve hahamların atanmasını tasdik etme yetkisine sahipti. Kısacası, Osmanlı imparatorluğundaki Yahudi cemaatinin başı ve resmi temsilcisiydi.

Dönemin Yahudilerinin anlattıklarına bakılırsa, Fatih’in yönetimindeki Osmanlı, Yahudiler için bir cennetti. Oysa Batı Avrupa’da Yahudilere zulmediliyordu. Almanya’dan gelen Yahudi göçmenler, Yahudilerin Türk topraklarında ne kadar el üstünde tutulduğunu görünce büyük sevince kapılıyordu. Serbestçe yaşayıp ticaret yapabiliyorlardı. “Altın peni” vergisi ödemeleri, kazançlarının üçte birini vergi olarak vermeleri gerekmiyordu. Almanya’da doğmuş Fransız kökenli bir Yahudi olan İzak Sarfati, 1454’te Avrupa’daki Yahudiler’e bir genelge göndererek, Hilal’in egemenliğinde yaşayan Yahudilerin Haç’ın egemenliğinde yaşayanlara kıyasla çok daha talihli olduğunu şevkle anlatarak, dindaşlarına “o dev işkence odasını” terk edip Türk topraklarına gelmelerini söylemişti. Gerçekten de sonraki yıllarda Yahudiler Türk cennetine akın akın göç etmeye başladı. Özellikle Almanya’dan gelenlerin sayısı epey fazlaydı.

Anlayacağınız İstanbul, her ne kadar izleyen yüzyılarda daha İslami bir kent olduysa da Mehmet’in hükümdarlığında şaşırtıcı düzeyde çokkültürlü bir yapı, bir Levanten kenti modeli kazanmıştı. Kentin fethedilmesinden sonra oluşan muhacir akını genelde tek yönlüydü: Hristiyan topraklarından Osmanlı İmparatorluğu’na doğru. Mehmet bir İslam imparatorluğu yaratmaktan çok, bir dünya imparatorluğu yaratmakla ilgileniyordu. Fakat bu politikalarından dolayı ciddi İslami eleştiri de alıyordu. İleride kendisinden çok daha sofu olan oğlu II. Bayezid tarafından Peygamber Yasası’nı ihlal etmekle suçlanacaktı.

6.9- Konstantiniyye’nin Yeniden Canlandırılması

Fatih’in fetihten sonra ilgilenmesi gereken en önemli görevleri arasında dünyanın en büyük başkenti olması mukadder olan İstanbul şehrinin yeniden canlandırılması vardı. II. Mehmet, İstanbul’u farklı dinlerden insanların bir arada yaşadığı, ticaret ve kültür merkezi olan bir başkent yapmayı amaçlıyordu. Bu iş özellikle şehir nüfusunun artırılmasını içeriyordu. Yalıtılmışlığı nedeniyle şehir önemini yitirme yoluna gittiğinden beri nüfusu 30-40 bin kişiye kadar düşmüştü. Şehrin büyük bölümleri terk edilmişti. Zaten fazlasıyla harap olan şehir, fetih sonrasında harabe durumundaki sarayları ve başka binalarıyla tamamen viran bir görünüm almıştı.

İlk iş olarak sokaklardaki molozların hemen kaldırılmasına girişildi, surlar onarıldı ve Osmanlı modeliyle uyumlu yeni bir yönetim görev başına getirildi. Mehmet İstanbul’u mimari açıdan Bizans’ın eski zamanındaki gibi görkemli bir imparatorluk başkentine dönüştürmeye kararlıydı. Vakit kaybetmeden Fatih Camii olarak bilinecek olan kendi camiini inşa ettirmeye girişti. Bu iş için Rum kökenli bir mimar kullandı. Önce Rum Patriği Kilisesi’ni Haliç’in Rum semti Çarşamba’daki Pammakaristos Manastırı’na naklettirdi ve ardından Havariyyun Kilisesi’ni yıktırdı. Bu konumu ve buradaki materyalleri yeni camisi için uygun görmüştü.

Mehmet Fatih Camii’nin dış eklentilerinin toplam boyutlarıyla Ayasofya’yı geçecek şekilde tasarlanmasını istemişti. Marmara Denizi’yle Haliç arasındaki tepelerin batı doruğuna taç gibi oturmuş olan Fatih Camii, yüzyıllar içinde İstanbul şehrine yeni bir profil verecek olan büyük kubbeli camiler dizisinin ilki oldu. Mehmet aynı zamanda, mezarı kuşatma sırasında rastlantı sonucu bulunan peygamberin arkadaşı için yapılacak Eyüp Camii’nin de temelini attı. Başlangıçta Ayasofya’nın Bizans üslubundan esinlenen bu camiler, yeni bir mimari eserler dizisinin görkemini İslam imajı doğrultusunda yansıtacaklar ve özellikle Mimar Sinan’la birlikte Hristiyanlarınkini gölgede bırakacak bir Müslüman metropolü yaratacaklardı.

Şehri terk edenlerin hepsi, ki bunlar özellikle Ortodoks Hristiyanlardı, mallarının ve dinlerinin korumaya alınması, vergiden muaf tutulma ve evleriyle dükkânlarının onarımında hükümetten yardım alma vaatleriyle hemen geri çağırıldılar. Türk kuvvetleri tarafından ele geçirilen tutsaklar da serbest bırakılarak Fener bölgesine yerleştirildiler ve bir süre vergilendirilmediler. Gerek Rumeli gerekse Anadolu’daki eyalet valileri İstanbul’a Hristiyan veya Müslüman dört bin aile gönderme emrini aldılar. Çeşitli seferlerde ele geçmiş 30 bin köylü İstanbul çevresindeki terk edilmiş köylere yerleştirilerek şehre yiyecek sağlamakla görevlendirildiler.

Fethedilen kentlerdeki varlıklı kişiler, tüccarlar ve zanaatkârlar, sultanın emri üzerine seçilerek ticaretle endüstrinin gelişmesine katkıda bulunmaları için İstanbul’a nakledildiler. Bunların arasında kalabalık bir Yahudi topluluğu olan Selanikli göçmenler ve önemli ölçüde Avrupalı Yahudiler de vardı. Kendi toplulukları olan Yahudiler 25 yıla kalmadan şehirde Müslümanlarla Hıristiyanlardan sonra üçüncü en kalabalık grubu oluşturacaklardı. Sultanın fetihlerinin daha ileri bir evresinde Trabzon’la çevresinden, ayrıca Anadolu’nun başka yerlerinden, Mora’dan ve Ege Adaları’ndan da beş bin aile gelecekti. Gelenlerin arasında soylu ailelerden başka, esnaf ve imar işine yardımcı olmaları için daha çok zanaatkâr ve duvarcı da vardı. Zaman geçtikçe Rumlar da, Yahudilerle, Ermeniler gibi, şehrin giderek artan refahından yararlanmak için kendiliklerinden göç etmeye başladılar. Aynı zamanda Haliç’in karşı kıyısında surları yıkılan Pera, Galata limanıyla birlikte yenilendi ve eskisi gibi Cenevizlilerle başka Latin kökenlileri barındıran bir Türk şehri oldu.

Bir Türk yazar fetihten kısa bir süre sonra, “Bu İstanbul şehri ne kadar garip bir yer. Bir tek bakır sikke karşılığında insan kayıkla Rumeli’den Anadolu’ya geçirilebiliyor,” diye yazmıştı. Fatih’in saltanatının sonunun çok öncesinden İstanbul bir kez daha atölyeleri ve pazarları dolup taşan, sanayi faaliyetleriyle kaynayan, fetih zamanındakinden üç, dört kez daha kalabalık, karışık bir nüfusu olan hareketli bir şehir olmuştu. Bir yüzyıla kalmadan, yalnız yüzde 50’sinden biraz fazlası Türk olan yarım milyonluk bir halkı olacaktı.

6.10- Ülke Ekonomisinin Geliştirilmesi

Genç sultan ekonomik hayatın geliştirilmesi konusunda özellikle faaldi. Bu amaçla imaret denilen geleneksel İslam müessesesini büyük boyutlarda geliştirdi. Eski başkentler olan Bursa ve Edirne’de çok iyi bilinen bu sistem, pazarlar ve kamu hizmetleri sağlamasıyla şimdi İstanbul’un gelişmesine katkıda bulunuyordu. Daha sonraki dönemlerde imaret kelimesi aşevi anlamında kullanılacak ve bu tesislere külliye denilecekti. Bu tesisler, bir cami etrafında toplanmış kamu binaları kompleksi, medrese, hastane ve yolcular için han içeriyordu. Bunlar bir ortaçağ İslam devletinin parasız eğitim ve sağlık hizmetleriydi.

Mehmet, İstanbul’un ilk büyük camisi Ayasofya vakfının bir bölümü olarak içinde yüzlerce dükkânla depo bulunan bir kapalı çarşının inşasını emretti. Burası gerçekte tüccarların mallarını güvenle depolayabilecekleri, iş yapmak için toplaşabilecekleri bir iş ve ticaret merkeziydi. Ticaret geliştikçe kamu hizmetlerine mahsus başka bina kompleksleri de ülkenin dört bir yanında uzayan kervan yollarını işaretledi. Karadeniz ve Akdeniz bölgeleriyle Asya anakarasından geçen ticaret yollarına hâkim olan İstanbul ise imparatorluğun büyük ticaret merkezi olarak Bursa’yla Edirne’ye yetişti ve sonunda onları geçti.

Mehmet’in teşvik ettiği ve daha sıkı bir devlet denetimi altına aldığı bir başka unsur ise çalışan halkın büyük kısmının ait olduğu zanaatkâr loncalarıydı. Kökenleri belki de Greko-Romen dünyanın kurumlarına dayanan bu oluşumlar İslam dünyasında kendilerine özgü bir karaktere bürünmüşlerdi. Loncalar her ne kadar kuramsal olarak devlet kontrolünden bağımsız çalışıyor idiyseler de, ölçüler, çalışma maliyetleri, kâr marjı, malın kalitesi, sahtekârlıkla vurgunculuğun önlenmesi gibi ticari düzenlemeler açısından devlete karşı yasal sorumluluk taşıyorlardı. Devlet de bir düzen ve istikrar kaynağı olarak loncaların geleneksel yapısına saygı duyuyor, iç işlerine karışmıyor, sadece hazinesiyle halkının çıkarlarını korumakla ilgileniyordu.

Bizans artık var olmadığı için zamanla Osmanlı İmparatorluğu ticaretin esaslı bir merkezi olup çıktı. Asya’yla Avrupa arasında yaşamsal önemi olan bir ticaret bağı görevi yaparak, karşıt iki dünya arasındaki sosyal ve kültürel ilişkileri de etkileyen daha geniş bir ekonomik değiş tokuş alanı yarattı. Bizans’ın ekonomik bakımdan Venedik’e bağımlı olmasına karşın, toplumu çok ırklı Osmanlı İmparatorluğu bütün devletlerle koruyucu bir gümrük tarifesi esasına göre eşit koşullarla ticaret yapıyordu. Tüccarları zaman içinde Doğu Avrupa’dan başlayarak, Orta, hatta Batı Avrupa’nın içlerine kadar sızacaklar, en önemli kentlerde ticaret merkezleri kuracaklar ve Doğu’nun ürünlerini batınınkilerle takas ederek kendi kredi sistemlerini geliştireceklerdi.

6.11- Yeni Divan Yapısı, Sadrazam ve Vezirlerin Yetkileri

Çandarlıoğlu Halil Paşa’nın Temmuz 1453’te idam edilmesinden sonra, sadrazamlık makamı bir yıl kadar boş kaldı. Normalde sadrazam tarafından verilen bütün önemli kararları sultan veriyordu.

Divan, Cumartesi’den Salı’ya kadar, peş peşe dört gün toplanırdı. Herkesin divanın karşısına çıkıp isteğini dile getirme hakkı vardı. Ardından divan günlük meselelerle meşgul oluyordu. Bu meselelerle vezirler ilgilenirdi. Mehmet vezirlerin sayısını üçten dörde çıkarmıştı. Sadrazam, sultanın temsilcisi ve devletin bütün organlarının baş yöneticisi sıfatıyla divanı yönetirdi. Özel ayrıcalıkları vardı. Mehmet’in yeni sadrazamının adı Veli Mahmut Paşa’ydı. Soyu Sırp Despotluğu’na dayanan yeni sadrazam zamanında Türk süvarileri tarafından esir alınmış ve diğer tutsaklarla birlikte Edirne’ye götürülmüştü. Daha sonra yeniçeri olan Veli Mahmut Paşa yetenekleriyle kısa sürede dikkat çekmiş, İslam’a geçmiş ve veliaht Şehzade Mehmet’le arkadaş olmuştu. Mehmet ikinci kez sultan olduktan kısa süre sonra, bu delikanlıyı Rumeli beylerbeyliğine atamıştı ve şimdi de bu adama imparatorluk mührünü emanet ediyordu.

Yine aynı zamanda hükümette başka değişiklikler de yapıldı. Mehmet’in babasının çok güvendiği ve en sevdiği vezir olan ikinci vezir Saruca Paşa azledildi ve Gelibolu’ya sürüldü. Zağanos Paşa da, her ne kadar Mehmet kızını beğenip imparatorluk haremine almış olsa da, gözden düştü ve kızıyla birlikte Balıkesir’e sürüldü.

İstanbul’un fethinden sonraki ayların görece sakinliği, pek çok Batılı prensi ve ülkeyi, tehlikenin aslında sandıkları kadar acil olmadığına inanmaya yöneltti. Yalnızca İmparator III. Friedrich ile Macaristan tetikte durmayı sürdürdü. Fakat ufak çaplı çabalar boşunaydı. Sonunda herkes bir Haçlı seferi düzenlenmesinden umudu kesmişti. Papa’yla imparatorun yalnızca para toplamakla ilgilendikleri söylentileri yayıldı. Halklar bu görüşü benimsedikçe, kutsal savaşa duyulan şevk giderek kayboldu. Yakında Müslümanlar’ın bu yeni güçlü imparatorluğu sınırlarını daha da genişletecekti. Sultan Mehmet’in sıradaki büyük hedefi eski Roma’ydı.

7- Diğer Seferler ve Fetihler

Konstantinopolis’i fethedip 1123 yıllık Doğu Roma İmparatorluğuna son veren genç yaştaki Fatih Sultan Mehmet batılı vakanüvisler tarafından şöyle tasvir edilmişti:

“Büyük Türk hükümdarı Mehmet, genç, iri yarı, sağlam yapılı biridir. Silah kullanmakta ustadır. Görünüş olarak bilge olmaktan çok korkutucudur. Pek gülmez. Son derece ihtiyatlı ve cömerttir. Planlarını uygulamak konusunda keçi gibi inatçıdır. Gözünü budaktan sakınmaz. Tıpkı Makedonyalı İskender gibi şöhret peşindedir. Anconalı Ciriaco adlı bir arkadaşı ve bir başka İtalyan, ona her gün Romalı ve başka tarihçilerin kitaplarını okur.

Birçok dil bilir. İtalya coğrafyasıyla Papa’nın ve imparatorun yaşadığı yerler, Avrupa’daki krallıkların sayısı hakkında bilgi edinmek için çok uğraşır. Elinde, ülkeleri ve eyaletleri gösteren bir Avrupa haritası vardır. En çok ilgilendiği konular, dünya coğrafyası ve askerliktir. Hükmetmek arzusuyla yanıp tutuşur. Koşulları değerlendirmek konusunda kurnazdır. İşte biz Hıristiyanlar, böyle bir adamla uğraşmak zorundayız.

Mehmet günümüzde artık işlerin değiştiğini söylüyor ve eskiden Batılılar nasıl Doğu’ya ilerlemişse, kendisinin de Doğu’dan Batı’ya doğru ilerleyeceğini bildiriyor. Dünyada tek bir imparatorluk ve tek bir hükümdar olmalı, diyor.”

Anlayacağınız Fatih’in şimdiki hedefi Doğu’ya hükmettiği gibi Batı’ya da hükmetmekti. Sadece İstanbul’u almak yetmezdi. Şimdi kendine taktığı o Kayser-i Rum lakabını tam anlamıyla hak etmek ve buna göre planlar yapmak durumundaydı. Böylece Batıya doğru olan seferlerini hızlandıracaktı.

Fethettiği yeni başkentini yanlarıyla arkası güvenceye alınmış bir üs haline getiren Sultan Mehmet’in şimdiki askeri görevi, imparatorluğunu berkitmek ve çevresindeki sınırları genişletmekti. Deniz tarafında büyütülmüş ve tahkim edilmiş bir limanı vardı, deniz kuvvetlerini de büyütüyordu. Sultan ordularının başında savaşa gidiyor, paşalarına kumanda ediyor, hiç savaş meclisi toplamıyor, her yıl hem Avrupa hem de Asya’dan topladığı askerlerle oluşturulan sıkı disiplinli ordularının hedefine ilişkin hiçbir plan açıklamıyordu. Bir keresinde bir paşası sonraki seferin hedefinin neresi olacağına dair ona soru sorunca, sultan, şu yanıtı verdi:

“Niyetimi sakalımın bir tek kılı bile bilecek olsa onu koparıp ateşe atardım.”

7.1- Sırbistan Seferleri (1454 – 1459)

Fatih’e, babasının düşmanları olan, Macaristan’daki Hünyadi, Sırbistan’daki Despot Durad Brankoviç, Arnavutluk’taki İskender Bey, Yunanistan’la Ege’de ise Venedikliler miras kalmıştı. Sistematik şekilde birbiri arkasından onlara karşı harekete geçecekti. İlk hedefi ellerine geçirdikleri her fırsatta bağımsızlık hayalleri kuran Sırbistan oldu. İstanbul’un Fethi’nden sonra Osmanlı’ya bağlılığını bildiren ve ele geçirdiği kaleleri geri veren Sırplar, Macarlarla iş birliği yaparak yeniden düşmanlıklarını göstermeye başladılar. Bunun üzerine Mehmet, 1454’le – 1459 arasında dört kez Sırbistan’a sefer düzenledi. Macarlarla Türklerin rekabet alanı olan bu tampon devleti tamamen ele geçirdi. Değerli gümüş madenlerine el koydu ve ülkeyi Osmanlı İmparatorluğu’na daha sıkı bağlarla bağladı. Bu seferler sırasında Sırbistan Despotu Durad Brankoviç yaşlılıktan dolayı ölmüştü. Böylece Sırbistan’da 350 yıl sürecek Osmanlı hakimiyeti başlamış oldu.

Fakat Mehmet’in Macaristan’a yüklenmesine karşı arada hâlâ bir engel vardı: Tuna üzerindeki Belgrad şehri.

7.2- Belgrad Kuşatması (1456)

Babasının yapamadığını yapıp bu şehri zapt etmeyi aklına koyan Mehmet, 1456’da çok iyi silahlanmış 60 bin kişilik bir kuvvet ve Tuna üstünde hafif teknelerden oluşmuş bir filo oluşturdu. Nehrin kıyılarında dizili ağır toplar şehrin kara duvarlarına çevrildi. Haziran başlarında tahıllar olgunlaşırken sultanın çadırı bir tepenin doruğuna oturtuldu, yeniçerilerin barınakları ise tepenin eteklerine konuşlandırıldı. Konstantiniyye’yi başarıyla zapt etmesinden fazlasıyla cesaret bulan Mehmet, Belgrad’da bir güçlükle karşılaşacağını sanmıyordu.

Türk sipahileri temmuz başında çevre arazileri harabeye çevirdiler. Bombardıman da başladı ve 14 gün sürdü. Fakat kale duvarları ağır hasara uğradıysa da, Belgrad fazla bir kayıp vermedi. Sonra Hünyadi’nin nehir filosu Tuna’nın alt başında belirdi, süvarileri de takviyelerin gelmesini engellemek ve Türklerin geri çekilme yolunu kesmek için kıyılarda toplandılar. Savaş 5 saat boyunca şiddetli bir şekilde devam etti. Türkler çaresiz kalacak bir direniş gösterirken, Tuna’nın suları akan kanlardan kızıla boyandı. Gemileri daha hafif olan ve manevra yapma kabiliyeti bulunan Macarlar, hantal Türk gemileri zincirini yararak onları dağıttılar. İki kadırgayı mürettebatlarıyla birlikte batırdılar, dördünü de bütün silahlarıyla birlikte ele geçirdiler. Türk filosunun kalan gemileri ölüler ve can çekişen yaralılarla yüklü olarak kaçmayı başardılarsa da, düşmanın eline geçmelerini engellemek için sultanın emri üzerine yakıldılar.

Macarların zaferi kesindi. Hünyadi’yle savaşçı keşiş Capistrano, kuşatılmış garnizonu takviye etmek ve cesaretlendirmek için birlikleriyle birlikte kaleye girdiler. Duvarlardaki gedikler alelacele onarıldı ve silahlar gözden geçirildi. Nehirdeki yenilgiden dolayı deliye dönen ve kaleyi ele geçirmeye kararlı olan Mehmet, bizzat kendisi yeniçerilerinin başına geçti ve gece vakti şehre karşı büyük bir saldırıya girişti. Sonunda şehrin alt bölümüne girmeyi başardıkları gibi, içlerinden bazı gruplar kale içine girmek için duvarlara tırmandılar. Ganimet peşindeki yeniçeriler boş sokaklarda dağılırken Hünyadi kurnazca bir manevrayla birliklerine saklanmalarını emretti. Yeniçerilerin zafer bağırışları, önceden kararlaştırılmış bir sinyal üzerine Macarların savaş çığlıkları tarafından bastırıldı. Yeniçeriler tuzağa düşürülmüştü. Tekrar toplanmaya vakit bulamadan küçük gruplar halinde etrafları çevrildi ve çoğu yok edildiler.

Hayatta kalanlar kendilerini kale duvarlarından aşağıya bırakınca daha da korkunç bir sürprizle karşılaştılar. Hünyadi’yle Capistrano küme küme dalların üstüne kükürde batırılmış çalı çırpı yığmışlardı. Sabah olunca bunları tutuşturup aşağıda gerilemekte olan düşmanın üstüne fırlattılar. Her tarafta yangınlar patlak verdi. Sayısız Türk kaçamadan hendeklerin içinde cayır cayır yandılar; hendekler böylece çok geçmeden kömürleşmiş cesetlerle tıkandı ve arkadan gelenlerin yolunu kesti. Başka kaçaklar da koşup kaçarken alevlerle giriştikleri yarışı kazanamadılar. Panik halindeki Türkler silahlarını bıraktılar ve sultanın karargâhının önündeki üçüncü savunma hatlarına sürüldüler. Çılgına dönen Mehmet savaşın orta yerine atıldı, ama Haçlılardan birinin kellesini uçurduktan sonra baldırına rastlayan bir okla yaralandı ve savaş meydanından çekilmek zorunda kaldı. Yeniçeriler şaşkınlık halinde dağıldılar. Böylesi bir disiplinsizliğe fena halde kızan Mehmet yeniçerilerin ağası Hasan’ı şiddetli bir şekilde azarladı. Hasan gece bastırdıktan sonra efendisinin gözleri önünde öldürüldü. Ardından sultan geri çekilme emri verdi, ama bu da sonunda darmadağın bir kaçış şekline dönüştü ve önemli miktarda top, cephane ve erzak düşmanın eline geçti.

Hıristiyanların zaferi bütün Avrupa’da büyük sevinç gösterilerine yol açtı. Ama kuşatmanın üzerinden uzun bir zaman geçmeden Hünyadi’yle Capistrano’nun her ikisi de Belgrad çevresini kasıp kavuran bir salgında öldüler.

7.3- Mora’nın Fethi (1458 – 1460)

Mehmet, Belgrad bozgununda savaş malzemelerini kaybetmesinin ardından 1457’de hiçbir sefere çıkmadı. Bunun yerine Edirne’deki sarayında kalmayı yeğledi. İki genç oğlunun sünnet ettirilmesinin zamanı gelmişti. Amasya’daki Bayezid’le Manisa’daki Mustafa payitahta getirtilerek yabancı elçilerin ve imparatorluğun her tarafından toplanmış önemli insanların hazır bulunduğu görkemli bir törenle sünnet edildiler. Bu arada İstanbul’daki Saray-ı Atik-i Amire’nin inşaatı hala devam ediyordu.

Mehmet ertesi yıl, 1458’de, Yunanistan’ı boyunduruk altına almak için tasarladığı seferlerin ilkine çıktı. Bizans yönetici sınıfının büyük bölümü, Paleologos hanedanının sağ kurtulan iki üyesinin (Dimitrios Paleologos ile Thomas Paleologos) etkisiz yönetimi altındaki bölünmüş iki Mora despotluğuna sığınmışlardı. Son İmparator Konstantin’in anlaşamayan bu iki kardeşi Patras’tan Mistra’ya kadarki toprakları ayrı ayrı yönetiyorlar ve sultana bir vergi ödemek yükümlülüğü altında bulunuyorlardı. Bu da çok geçmeden ödenmeyince sultan harekete geçti.

Önce ordusuyla birlikte Korint’i aşarak batı Mora’yı bütün uzunluğu boyunca istila etti. Halkın pek fazla direnişiyle karşılaşmadılar. Fakat kuzeye dönüş yürüyüşüne kadar kilit kale Korint’e saldırısını erteledi. Burada halka Müslümanlığı kabul etme şartı olmaksızın şerefli bir teslim önerdi. Ret yanıtı alınca, burayı da kuşattı ve tarihi kentin kalıntılarından yontturduğu mermer güllelerle kenti top atışına tuttu. Fazla direnemeyen garnizon teslim oldu ve meydan yeniçerilere kaldı. Böylece Paleologoslar eski Konstantin despotluğunun büyük kısmını Osmanlılara bırakan bir barışa razı oldular. Ellerinde sadece bir miktar toprak kalıyor ve sultana vergi ödeme yükümlülükleri devam ediyordu.

Mehmet bundan sonra, iki yıl önce Floransa dükünün elinden Türkler tarafından alınan Atina’ya bir ziyaret yaptı. Burada Antik Çağ kalıntılarından, özellikle Akropol’den çok etkilendi. Atinalılara çok cömert davrandı, toplumsal özgürlüklerine saygı gösterdi ve onları vergiden muaf tuttu. Ayrıca Latin Kilisesi’nin çöküşünden sonra Ortodoks ruhban sınıfına ayrıcalıklar bahşederek onları özellikle mutlu etti.

Sultanın gidişinden kısa bir süre sonra iki Paleologos despotunun arasında kardeş kavgası baş gösterdi. Dimitrios, Türkleri ve anlaşmalarını desteklerken, Thomas, bu anlaşmayı bozarak Papa’nın kuvvetlerini yardıma çağırdı. Bunun üzerine Mehmet 1460’da ordusuyla tekrar Yunanistan’a yürüdü. Dimitrios önce ondan kaçtı, ama sonra toprakları teslim etti. Mehmet daha sonra despot Thomas’ın kuvvetlerini yenmek üzere yola çıktı. Bu despot da sonunda Batı’ya kaçarak halkını Türklerin eline teslim etti.

Osmanlıların zaferiyle biten sefer sonrasında Bizans İmparatorluğu’nun son uzantılarından biri olan Mora Despotluğu tarihe karıştı. Osmanlılar böylece bütün Yunan Yarımadası üzerinde egemenliklerini kurdular. Sadece denizyoluyla takviye edilebilen birkaç kıyı yerleşim birimi Venediklilerin elinde kalmıştı. Artık bu topraklara Frenk kavgaları değil, “Pax Ottomanica” yani Osmanlı Barışı egemendi. Mehmet Yunan halkına büyük ölçüde hoşgörüyle davranıyordu, aşırı vergiden ve çocukların tabi tutulduğu haraçtan muaftılar, ticaret yapma ve kendi yerel yönetimlerini seçme özgürlükleri tanınıyordu. Oysa Batı Hıristiyanlığı onları kâfirlerin baskısı altında ezilmiş ve Latinler tarafından kurtarılmayı bekleyen bir halk olarak görmeyi yeğlerdi. Zaman geçtikçe hümanist Yunanistan, Avrupa’nın Haçlı hevesinin hedefi olarak İstanbul’un ve Kutsal Topraklar’ın yerini aldı.

7.4- Şehzade Cem’in Doğumu

Mehmet Mora’nın fethiyle uğraşırken bir yandan da özel hayatında önemli bir gelişme yaşanmıştı. 22 Aralık 1459’da üçüncü oğlu Cem doğdu. Cem’in ilginç ve maceralı hayatı, hem babasının hem de kendisinin ölümünden çok sonra bile Avrupa saraylarında ilgi çeken bir konu olarak kalacaktı. 1495’te yurdundan çok uzakta, Güney İtalya’daki Capua’da zehirlenerek öldürülecekti. Tarihçilerin çoğu annesinin bir Sırp prensesi olduğunu iddia etseler de bu iddia kanıtlanamadı. Daha güvenilir kaynaklara göreyse bir Türk ve Müslüman olan Çiçek Hatun’dan dünyaya gelmişti.

7.5- Doğu Seferleri ve Trabzon’un Fethi (1460-1461)

Bizans İmparatorluğu’nu kendi egemenliğinde yeniden canlandırmayı hedef edinmiş olan Mehmet, Bizanslı Rumların arasında kral ünvanı taşıyan hiç kimseyi bırakmamaya kararlıydı. Paleologosları ortadan kaldırmıştı. Şimdi sıra Komninoslara gelmişti. Trabzon’daki imparatorluğu da tarihin tozlu sayfalarına gömmenin tam sırasıydı.

Büyük Komninos diye tanınan İmparator IV. İoannis Megas Komninos, zaten sultana yüklü bir yıllık vergi ödemek suretiyle özgürlüğünden vazgeçmişti. Onun ölümü üzerine küçük kardeşi İmparator David Megas Komninos, sultana karşı gelmek için Batı’yla ve Akkoyunlulardan Türkmen Beyi Uzun Hasan’la anlaşmaktan çekinmedi. Damarlarında Hristiyan kanı akan bu Müslüman, evlilik yoluyla Komninoslarla akrabaydı. Doğu Anadolu’da Osmanlılara karşı güçlü bir muhalefet kurmuştu. Bu ittifaka Sinop ve Karamanlı beylerin dışında Hristiyan olan Gürcü kralları da katıldılar.

David, sultandan babasının ödediği verginin bağışlanmasını istedi ve bu isteğini Uzun Hasan’ın İstanbul’daki elçileri yoluyla iletti. Bunlar zaten Mehmet’ten olmayacak şeyler istiyorlardı. Sultan bu zararlı ittifaka son vermenin ve en sonunda Anadolu’daki işleri Osmanlı’nın çıkarlarına uygun biçimde çözümlemenin zamanının geldiğine karar verdi. 1461’de Asya’ya kara ve denizyoluyla ceza amaçlı bir sefer düzenledi. Önce Cenevizlilerin Karadeniz’deki son ticaret üssü olan Amasra’yı zapt etti. Ardından pazarlıklar yoluyla Sinop’u da elde etti. Sonra Uzun Hasan’ın topraklarına girdi. Karamanlı müttefiklerinden yardım alamayan Akkoyunlu Beyliği, doğuya doğru çekildi. Ardından Suriyeli Hristiyan annesi Prenses Sara armağanlarla yüklü olarak Hasan adına sultana gitti. Yapılan barış anlaşmasına göre Uzun Hasan, Trabzonlu Komninoslara yardım etmemeyi kabul etmişti.

Mehmet sonunda askerleriyle yürüyüşe geçerek büyük eziyetlerle Pontus sıradağını aştı. Filosu bu arada Trabzon’u kuşatmıştı, ama bir sonuç alınamadı. Sultanın o sırada sadrazamı olan Veli Mahmut Paşa’nın kumandasındaki öncü kuvvetler 18 günlük bir yürüyüşten sonra kara surlarının önüne vardılar. Beraberlerinde kuşatma silahları ve süvari getirmemişlerdi, üstelik ikmal yolları güvenli değildi. Ama İmparator David bir savaşçı değildi. En güçlü müttefiki tarafından terk edildiği için, kendisinden yürekli akrabası İmparator Konstantin’in yaptığı gibi sonuna kadar savaşıp ölmeye hiç niyeti yoktu. Bu yüzden barış yolunu seçti. Sultan da Prenses Sara’nın barış yalvarışlarına kayıtsız kalamamıştı.

Elde edilen sonuç Rumlar için kötü bir barış anlaşması oldu. Osmanlı Ordusu böylece hiç direnişle karşılaşmadan Trabzon’a girdi. Sonuncu imparatorla ailesi, saray erkânı, altınları ve diğer değerli eşyaları sultanın lütfuyla özel bir gemiye bindirilerek İstanbul’a yolcu edildiler. Mehmet arabuluculuğu karşılığında Sara’yı bir yığın mücevherle ödüllendirdi. Fakat şehrin insanlarına bu yüce gönüllülük gösterilmedi. Erkeklerle kadınların hepsi köle edilerek sultanla ileri gelenleri arasında paylaştırıldılar. Oğlanlar yeniçerilerin safına katılırken, birçok aile mülklerinden yoksun edilerek İstanbul’un nüfusunu artırmaya gönderildiler.

Komninosların günleri zaten sayılıydı. İki yıl sonra İmparator David bir kez daha Uzun Hasan’la sultanın aleyhinde entrikalar çevirmeye başladı. Mehmet bu sefer merhamet göstermedi ve David’i İstanbul surlarının içindeki Yedikule zindanlarında hapsetti. Birkaç ay sonra da o ve ailesinin kalan kısmı -erkek kardeşi, yedi oğlu ve yeğeni- orada idam edildiler. Üstelik sultan cesetlerinin gömülmeden bırakılmalarını emretti.

Mehmet böylece Trabzon seferi sırasında Anadolu’nun kuzey kıyı bölgesinin en büyük kısmını ve buradaki üç önemli limanı imparatorluğuna katmıştı. 257 yıl boyunca Doğu Karadeniz’de hüküm süren Trabzon İmparatorluğu tarihe karışmıştı. Büyük Karamanlı Beyi II. İbrahim’in 1464’teki ölümünden sonra bundan da fazlasına sahip olacaktı. İbrahim Bey öldükten sonra ülkesi anlaşamayan yedi oğlunun arasında bölünecek ve durumu fırsat bilen Fatih Sultan Mehmet ise Karamanoğullarına birçok sefer düzenleyecekti. Böylece son 150 yıldır Osmanlıların en kavgacı rakibi olan Karamanoğulları Beyliği de tamamen kontrol altına alınacaktı. Bu da zaman içinde Osmanlı’nın Kilikya’ya yani Adana ve çevresine ve Anadolu’nun Akdeniz kıyısına hâkim olmasına da yolu açacaktı. Osmanlı İmparatorluğu giderek büyüyor ve güçleniyordu.

7.6- Eflak Seferi (1462)

Mehmet böylece Doğu’da arkasını güvence altına aldıktan sonra askeri açıdan tüm dikkatini bir kez daha Batı’ya çevirebildi. Burada hedefi, bütün Balkan Yarımadası’nda tartışmasız Osmanlı egemenliğini kurmaktı.

Tuna’nın kuzeydoğusunda Eflak ülkesi yer alıyordu. Yıldırım Bayezid zamanında vergiye bağlanan Eflak Prensliği’nin başına Fatih tarafından III. Vlad Dracula getirilmişti. Vlad Dracula, zamanında babası tarafından Osmanlılara rehin bırakılmış ve çocukluğunu Mehmet’le beraber geçirmişti. Görünüşte kardeşim dediği Mehmet’e bağlıydı ama aslında gizliden gizliye düşmanlık ediyordu.

Eflak’ın hâkimi olan III. Vlad, zalimliği ve insanları kazığa oturtmaktan zevk alması sebebiyle Tepeş yani Rumencede Kazığa Oturtan, Kazıklı Voyvoda ve Dracul yani şeytan lakaplarıyla tanınıyordu. Dracula gerçekten de şeytanın vücut bulmuş hali gibiydi. Ona Kazıklı Voyvoda denilmesinin sebebi cezalandırmak istediği herkese uyguladığı dehşet verici bir öldürme yöntemiydi. Yaptığı gaddarlıklar tarihte eşi benzeri görülmemiş bir şeydi.

Vlad, 1456’da tahta geçmesinden itibaren kullarına, komşularına, hatta zaman zaman Osmanlılara bile dehşet saçmıştı. Korkunç zalimliği ve hayvansı kana susamışlığı, o barbarlık çağına göre bile aşırıydı. Kendisini sinirlendiren binlerce insanı kazığa oturtmuş, paramparça ettirmiş ya da diri diri yaktırmıştı. Ölümünden çok sonra bile Batı Avrupa’da şöhreti sürdü.

Kazıklı Voyvoda’nın en büyük eğlencesi, sarayında, yeni kazığa oturtulmuş çok sayıda Türk’ün yanında yemek yemekti. Adamlarına tutsakların taban derilerini yüzmelerini, yaralarına tuz basmalarını ve sonra bunları yalaması için keçiler getirmelerini emrederdi. Eğer sultanın elçileri huzuruna çıkarken başlıklarını çıkarmayı reddederlerse, daha sağlam dursun diye kafalarına üçer çiviyle çaktırırdı. Bir keresinde ülkesindeki bütün dilencilere bir ziyafet vermişti. Onlarla birlikte yiyip içtikten sonra, içinde bulundukları salonu yaktırarak bütün dilencileri öldürmüştü. Bir keresinde ise yemek masasında Vlad’ın kendisine kesmiş olduğu bir dilim ekmeği alan bir rahibi, hemen oracıkta kazığa oturtmuştu. Toplu katliamlara özellikle bayılıyordu. Eften püften sebeplerle yüzlerce insana işkence yapıyordu. Vlad’ın yaptığı daha canice şeyler de vardı ama sizi rahatsız etmemesi için onları burada anlatmayacağım.

Sultan Mehmet bütün bunlara rağmen vergisini ödediği ve Osmanlı komşularını rahatsız etmediği sürece Vlad’ı rahat bırakmaktan yanaydı. Hatta Vlad’ın tahtta hak iddia eden bir rakibini yenmesine yardım bile etmişti. Fakat Vlad tahttaki yerini sağlamlaştırınca haraç ödemeyi kesmiş ve Osmanlı topraklarına saldırmaya, kan dökme arzusunu Türkleri öldürerek tatmin etmeye başlamıştı. 1461’de de Mehmet’in Trabzon’u fethetmek için uzaklaşmasından faydalanarak Hünyadi’nin yerine geçen Macaristan Kralı Matyas Corvinus’la Türklere karşı bir anlaşma yaptı.

Yaptı yapmasına fakat bu ittifak anlaşması tamamlanmadan önce, Mehmet casusları sayesinde Vlad’ın kendisine saldırmayı planladığını haber aldı. Bu yüzden diğer planlarını erteleyip, Vlad’la ilgilenmeye karar verdi. Önce Vlad’dan kendisine olan bağlılığını kanıtlamasını istedi. Onu imparatorluğuna davet etti ve çok iyi ağırlayıp çeşitli armağanlar vereceği konusunda güvence verdi. Ama bunun karşılığında 500 seçkin Eflaklıyı ve yıllık 2 binden toplam 10 bin dükalık gecikmiş vergisini İstanbul’a getirmesini istedi. Bu iş için görevlendirdiği elçisi Yunus Bey’e Vlad’ın daveti kabul etmemesi durumunda onu hile yoluyla ele geçirmesini emretti. Fakat Vlad daveti kabul etmedi. Böylece Yunus Bey, Vlad’ı ele geçirmek için Çakırcıbaşı Hamza Paşa’yla bir plan kurdu. Hamza Paşa o sıralar Vidin ve Tuna bölgelerini yönetiyordu.

Kurnaz Eflak prensini tuzağa düşürme girişimi tamamen başarısız oldu. Vlad, sultanın elçisine, haracı hazırladığını fakat Osmanlı İmparatorluğuna 500 genç göndermeyi ya da oraya bizzat gitmeyi asla kabul etmeyeceğini bildirdi. Sonunda Yunus Bey’e eşlik etmeyi kabul etti fakat yanına çok sayıda muhafız almayı ihmal etmedi. Yunus Bey ava giderken avlanmıştı. Tuzağın kurulduğu yere geldiklerinde şiddetli bir çatışma patlak verdi ve Vlad’la askerleri galip geldiler. Hamza Paşa’yla Yunus Bey esir alındı. Elleriyle ayakları kesildi ve kazığa oturtuldular. Hamza Paşa, mevkisinin yüksekliğinden dolayı en uzun kazığa oturtuldu.

Ardından Vlad ordusunu toplayarak Tuna’yı geçti ve geniş bir bölgedeki Osmanlı topraklarını yağmaladı. Bütün Bulgaristan köylerini yakıp yıktı. Taş üstünde taş bırakmadı ve savunmasız halkı kadın çocuk demeden katletti. Binlerce Bulgar ve Türk masumu kazığa oturtmak suretiyle işkence ederek öldürdü. Vlad’ın, kendisinin elçilerini katledecek kadar ileri gitmesi Mehmet’i öyle şaşırttı ki, öfke nöbeti geçiren sultan kendisine bu haberi getiren sadrazamı Mahmut Paşa’yı dövdü. Vlad’ın elçileri katletmesi apaçık bir savaş ilanı demekti. Çünkü bu tür bir saygısızlık Mehmet’in asla kabul edemeyeceği bir şeydi, Vlad bunu çok iyi biliyordu. Böylece gözünü intikam hırsı bürüyen sultan ertesi ilkbaharda Eflak’a saldırmaya karar verdi.

Osmanlı sultanının Kazıklı Voyvoda’yı alt etmek için topladığı ordu neredeyse İstanbul’u kuşatmakta kullandığı ordu kadar büyüktü. Bu devasa orduya yaklaşık 100 adet top da eşlik ediyordu. Mehmet’in amacı yalnızca kral değişikliği yapmaktan ziyade tıpkı Sırbistan ve Yunanistan gibi Eflak’ı da almaktı. Ama bunu yapamasa bile yanına Vlad’ın kardeşi Radu’yu almıştı. Gerekirse onu kukla kral olarak Eflak tahtına oturtacaktı.

Bu Eflak seferi, Mehmet’in daha önceki bütün savaşlarından farklı olacaktı. Osmanlılar güçlü kalelerin ve surlu şehirlerin bulunduğu bölgelere sefer yapmaya alışkındı fakat Eflak’ta durum farklıydı. Buradaki az sayıda şehir engebeli ve yoğun ormanlarla kaplı arazilerde bulunuyordu ve doğal olarak Mehmet bu durum karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Oysa Vlad bu araziye alışkındı ve askerleriyle halkını ustalıkla kullanabiliyordu. Üstelik Osmanlı sarayında yetiştiği için Osmanlı askeri yapısını ve Mehmet’in düşünme biçimini biliyordu.

Mehmet Tuna Nehri’nin kıyısına 100 bin askerini, binlerce atını ve onlarca topunu yığdığı zaman ciddi bir sorunla karşı karşıya kaldı. Bu kadar büyük bir orduyu hırçın Tuna sularından karşıya geçirmek için adeta bir çıkarma harekatı planlaması gerekti. Vlad iskelelerin birçoğunu yıkmıştı ve muhtemelen karşı kıyıda Türk askerini bekliyordu. Osmanlı için bu baştan savma bir taarruz değildi. Arazi avantajına ve oldukça tehlikeli silahlara sahip gizlenen bir düşmana yapılan etraflıca düşünülmüş bir askeri çıkarmaydı. Mehmet’in dahiyane mühendisliği ve savaş bilimindeki zekası burada ön plana çıkacaktı.

4 Haziran 1462’de sonunda karşı kıyıya çıkan Osmanlı askeri burada Vlad’ın sürpriz saldırısıyla karşılaştı. Vlad Osmanlıları tuzağa düşürdüğünü zannederken aslında yerini erkenden belli etmişti. Mehmet hemen karşı kıyıdan, eskilerinden daha iyi hedef alabilen son teknoloji havan toplarının ateşlenmesi emrini verdi. Böylece Vlad’ın saldırısı sonuçsuz kaldı ve Osmanlılar Tuna Nehrini geçmeyi başardılar.

Sultanın Eflak’ı işgali bir sonraki aşamaya geçmişti. Vlad kırsal bölgelere kaçsa da sultanı savaşta öldürmeye kararlıydı. Ama öncelikli planı Osmanlı’nın Targovişte’ye doğru yapacağı seferi yavaşlatıp Macaristan’ın görkemli kara ordusunun gelmesi için zaman kazanmaktı. Osmanlı ordusu gerçekten de günlerce Vlad’dan hiçbir iz bulamadı. Sadece yakılmış tarlalar, tahrip edilmiş yollar ve kirletilmiş su kuyuları vardı. Osmanlı ordusu aç ve susuz bırakılıyor ve bir tür ya hep ya hiç savaşına mahkum bırakılıyordu.

Macar kralından umduğu yardımı bulamayan Vlad, 15 bin kişilik küçük ordusuyla Mehmet’e karşı bir gerilla savaşı başlattı. Ormanlardan yaptığı ani saldırılarla Türkleri elinden geldiğince yıprattı. O meşe ormanlarında ve aşılması güç geçitlerde sayılar önemini yitiriyordu. Önemli olan araziyi iyi tanımaktı. Mehmet ormanlarda askerlerine düzenlerini bozmadan yürümelerini emretti. O ıssız bölgede günlerce Vlad’ın hafif süvarilerinin ve okçularının ani saldırılarına maruz kaldılar ve önemli kayıplar verdiler. Casuslarından Macarların Vlad’a destek vermeyeceğini haber alan Mehmet kendine fazla güvenmeye başlamış ve dikkatsizleşmişti.

Eflak boyunca Vlad Drakula’yı iki hafta kovaladıktan sonra Fatih Sultan Mehmet ve yorgun Osmanlı ordusu Targovişte’nin dışında kamp kurmuştu. Mehmet gittikçe avına yaklaşıyordu. Başkente saldırmalarına az bir zaman kalmıştı. Fakat 17 Haziran gecesi Vlad’la adamları, yeterince tahkimatlandırılmamış Türk ordugahına bir baskın düzenledi. Tarih kitaplarına Targovişte gece baskını olarak geçen bu saldırıda Vlad ve askerleri kişnemesinler diye kısrak kullanmış ve yeniçeri kılığına bürünmüştü. Zekice yapılan bu ani baskın Osmanlı askerini hazırlıksız yakaladı. Sanki kendi adamlarının saldırısına uğrayan askerler arasında büyük bir panik yaşandı. İyi bir taktik uzmanı olan Mehmet ordusunun dağılmasını güçlükle engelledi. Dost düşman belli değildi ve her yer ateşe verilmişti. O kargaşada Vlad, sultanın otağına girmeye çalıştı ama yolunu şaşırıp sadrazam Mahmut Paşa’nın çadırının önüne geldi. Hatasını farkedince derhal ordugahtan kaçtı. Gece yarısı başlayıp sabah saatlerine kadar devam eden korkunç saldırıda iki taraftan toplam 20 bin asker hayatını kaybetti. Ayrıca pek çok deve, katır ve at da telef olmuştu. Vlad’ın sürpriz saldırısı her ne kadar Mehmet’in ordusunu hırpalasa da Vlad, Mehmet’i öldürememişti. Tahtını korumak isteyen Kazıklı Voyvoda’nın planı suya düşmüştü.

Sonunda Mehmet’in ordusu yorgun ama kararlı bir şekilde Targovişte’ye vardı. Bu şehir sağlam surlarla ve etrafını çeviren bataklıklarla korunuyordu. Ayrıca yüksek bir tepede bulunduğundan alınması zordu. Ama sultan şehrin surları önüne varınca, burada ne asker ne de top olduğunu gördü. Şehrin kapıları ardına kadar açıktı ve terk edilmişti. Vlad az sayıdaki askeriyle dağlara kaçmıştı. Mehmet hemen Eflak’ın başkentinden çıktı ve az ileride hayatının sonuna dek unutamayacağı bir manzarayla karşılaştı. 8 km boyunca uzanan bir hat üzerinde muharebeler sırasında ölen Osmanlı askerleri ve sivil Müslümanlardan oluşan bir ceset ormanı vardı. Onbinlerce kadın ve erkek, hepsi kazığa geçirilmişti. Bu manzara karşısında, korkusuzluğuyla bilinen Fatih Sultan Mehmet’in bile tüyleri ürperdi.

Vlad’ın ordusunun geriye kalanı tekrar toparlanabildiyse de, artık Osmanlılar karşısında tamamen güçsüzdüler. Sultan Eflak’tan ayrılmadan önce Vlad’ın kardeşi Radu’yu, Osmanlı İmparatorluğu’nun himayesinde Eflak Voyvodası olarak tahta geçirdi. Ona Mihaloğlu Ali Bey önderliğinde en iyi adamlarından iki bin tanesini bıraktı. Radu, zalim ve saldırgan ağabeyinin tersine, ağırbaşlı ve kontrol edilebilir biriydi. Sultanın sarayında yıllarca rehine olarak kalmış, Mehmet’in özel ilgisini kazanmıştı. Mehmet böylece bu önemli sınır bölgesinde dost bir hükümdar edinmiş oldu.

Herkesin sırt çevirdiği Vlad ise Erdel’e sığındı. Ülkesini geri almak ve her şeyden öte tekrar sultanın gözüne girmek için son bir girişimde bulundu. 7 Kasım 1962’de Mehmet’e Slavca bir mektup yazdı. Bu mektupta sultana yardım teklifinde bulundu ve onun adına yalnızca Erdel’i değil, Macaristan’ı da fethedeceğini vaat ediyordu. Ancak mektup asla hedefine ulaşmadı, Braşov’da Macar Kralı Matyas’ın eline geçti. Matyas, Vlad’ın ihanet dolu mektubunu görünce onu hemen yakalatıp Buda’da hapse attırdı. Vlad orada 1476’ya dek kaldı. O hapisteyken kardeşi yılda 12 bin dükalık haraç karşılığında Türklerin kukla hükümdarı oldu. Eflak onun egemenliğinde vasal bir devlet oldu ve bir Türk eyaleti konumuna getirilmedi. Fatih Sultan Mehmet, bir sonraki sefer mevsiminde Bosna Krallığı’nın üzerine yürümeyi aklına koyarken, 1462 sefer mevsimini ise Midilli’yi fethederek nihayetlendirecekti.

7.7- Midilli’nin Fethi (1462)

Eflak Seferinden sonra 1462’de Sultan Mehmet, Çanakkale Boğazını korumak için boğazın Avrupa ve Asya kıyılarında iki kale, Kilitbahir Kalesi (Kilid ül-Bahreyn) ile Çimenlik Kalesi’ni (Kale-i Sultaniye) inşa ettirdi. Rumelihisarı gibi takdire şayan bir hızla inşa edilen bu büyük ve sağlam kaleler etkileyici görünüme sahipti. Bu iki kale sayesinde İstanbul’a batıdan, yani Akdeniz’den olan ulaşım da kontrol altına alınmış olacaktı.

Bir yandan da tersanelerde çok sayıda gemi inşa ediliyordu. İstanbul’u Osmanlı İmparatorluğu’nun ana liman kenti haline getirecek büyük limanın yapımına da yine bu kış başlanmıştı. Bu “kadırga limanı” özellikle büyük savaş gemileri için yapılmıştı. Bu savaş gemilerinin çoğu aynı kış içinde tamamlandı. Donanmanın güçlendirilmesinin ve başkent yakınlarında bir deniz üssü kurulmasının ana sebebi, Midilli’ye sefer düzenlemekti. Bu sefere, Eflak Seferi’nden hemen sonra başlandı.

Mehmet’in adanın hakimi olan Niccolo Gattilusio’ya düşman olmasının nedeni, Niccolo’nun Katalan prensleriyle suç ortaklığı yapması ve korsanlara Midilli limanını açmasıydı. Birlikte Anadolu kıyısını yağmalamaya, yöre halkını kaçırıp köle yaparak Midilli’ye götürmeye başlamışlardı.

Mehmet önce Ağustos 1462’de, küçük bir yeniçeri birliğinin başında Asya’ya geçti. Midilli Adasının kuzey kıyısınırı karşısındaki Assos civarında durdu. Bu arada Mahmut Paşa idaresindeki bir Osmanlı donanması denize açılmıştı. Bu donanma 100 adet irili ufaklı gemiden oluşuyordu. Gemilerde kuşatma makineleri, mancınıklar, toplar ve iki bin kadar taş gülle vardı. Donanma üç gün sonra, 1 Eylül’de hedefine vardı.

Askerler adaya ayak bastıktan sonra yöreyi yakıp yıktılar ve orada yaşayan az sayıda insanı St. George limanında demirlenmiş gemilere götürdüler. Ama bu saldırıyla Niccolo Gattilusio’nun gözünü korkutup teslim olmasını sağlama umudu boşa çıktı. Sultan ona haber gönderip, hemen teslim olursa kendisine uygun başka bir yer vereceğini söyledi. Prens ise, surlarının sağlamlığına, adamlarının cesaretine ve halkının Türkler’e köle olma korkusuna güvendiğinden, Midilli şehrini düşmanlarına teslim etmektense, halkıyla birlikte savaşarak onurlu bir biçimde yenilmeyi yeğleyeceği karşılığını verdi.

Niccolo’nun garnizonunda beş binden fazla asker vardı. Asker olmayan nüfus ise 20 bin civarındaydı. Dört gün süren önemsiz çatışmalardan sonra, altı dev top şehir surlarını on gün boyunca dövdü. Sonunda dış surlar yıkılmaya başlayınca, savunucular iç kaleye çekilmek zorunda kaldı. Şehirde panik çıktı. Yeniçeriler en sonunda şehre girdiklerinde ciddi bir direnişle karşılaşmadılar.

Yenildiğini kabul etmek zorunda kalan Niccolo, peşinde şehrin ileri gelenleriyle birlikte sultana şehrin anahtarlarını getirdi. Ayaklarına kapanıp ağlamaya başladı. Osmanlıların yüce efendisinin kendisini bağışlamasını diledi. Hükümdarlığı süresince Osmanlılarla yaptığı an­laşmalara hep uymuş olduğunu söyledi. Anadolu’dan köle getirildiğinde, onları hep asıl sahiplerine teslim etmişti. Bazen Katalanlar’ın limanına girmesine izin verdiyse, bunu korsanların adasını yağmalamasını engellemek için yapmıştı. Korsanların anakaraya saldırmasına yardım ettiği ise kesinlikle yalandı. Sultanın ilk teslim ol çağrısında şehri teslim etmediyse, bunun sorumlusu cahil danışmanlarıydı. Çünkü kendisine teslim olmamasını tavsiye etmişlerdi. İşte şimdi sultana yalnızca başkentini değil, bütün adayı sunuyordu.

Mehmet aciz durumdaki düşmanını budalalığından dolayı fena halde azarladıktan sonra, onunla bir anlaşma imzaladı. Şehri teslim etmekte aptalca gecikmesine karşın, ne kendisinin ne de bir başkasının canına ya da malına zarar gelmeyeceğini söyledi. Adadaki diğer şehirleri de kendisine teslim etmesini emretti. Bunun üzerine Niccolo, Türk kumandanlarla birlikte adayı gezerek onlara tahkimatları gösterdi ve gittiği her yerdeki halka teslim olmalarını söyledi. Türkler her yerde garnizonlar oluşturdu. Başkente 500 yeniçeri ve azap yerleştirildi.

Mehmet teslim olma anlaşmasını kendine göre yorumlayarak, halkı üç gruba ayırdı. Sıradan halkın, yani en yoksul ve işe yaramaz olanların, surların içinde kalmasına izin verdi. Daha güçlü ve işe yarar olanları ise yeniçerilere verdi. Şehrin en zengin ve soylu sakinleriyse İstanbul’a gönderildi. Mehmet kendisine hizmet etmesi için 800 oğlan ve kız seçti. Dönemin en güzel kadını olarak kabul edilen, Niccolo Gattilusio’nun kız kardeşi ve Alexander Komninos’un dulu Maria’yı haremine aldı. Maria’nın oğlu Aleksios’un ise, sarayında iç oğlanlığı yapmasına karar verdi. Yendiği hükümdarları bir bahane bulup er ya da geç ortadan kaldırmayı ilke edinen Mehmet aylar sonra Gattilusio’yu idam ettirdi.

Midilli’nin fethiyle, Venedikliler için Rodos ve Eğriboz gibi büyük Ege adalarının Midilli’nin akibetine uğramaması için ciddi önlemlerin alınması gerektiği açıklık kazanmıştı. Sultanın 1462-1463 kışını hızla gemiler ve tahkimatlar yaptırarak geçirmesi, muhtemelen Ege Denizindeki Venedik adalarını ele geçirmeyi planladığı anlamına geliyordu. Venedik Cumhuriyeti’yle Osmanlı İmparatorluğu arasındaki barış, uzun süredir sallantıdaydı. Sultan Mehmet yeterince güçlenince bir bahane bulup saldırıya geçecekti.

7.8- Bosna’nın Fethi (1463 – 1464)

Mehmet, 1463’de dikkatini haraca bağlanmış bir başka devlet olan kuzeybatıdaki Bosna’ya çevirmişti. Sırbistan’la ittifak halindeki bu ülkeyi, daha Batı’ya yapacağı saldırılar için bir üs olarak gereksiniyordu. Bosna, yalnız hanedan değil, dini ayrılıklar nedeniyle de nazik bir durumdaydı. Osmanlılar Bosna’da olan bitenlerden haberliydiler, ayrıca yerel köylüleri özgürlük vaadiyle kendilerine yaklaştırmışlardı.

Papalıktan destek dilenen Bosna Kralı Stjepan Tomaşeviç, krallığının fethedilmesinin Macaristan’ın, arkadan Venedik’in ve İtalya’nın diğer bölümlerinin istilasına yolu açacağını belirtti. Papa buna yanıt olarak bir elçi yolladı ve Stjepan’a taç giydirdi. Macaristan kralını onunla anlaşmaya zorladı. Ama bunu ancak Stjepan’ın Osmanlılara ödediği vergiyi kesmesi koşuluyla yapmıştı.

Bu iş sultanı fazlasıyla kızdırdı. Bosna’ya hemen bir ordu yolladı ve önemli Bobovats kalesini teslim aldı. Âdeti üzere kalenin halkını üç gruba ayırmıştı, birinci grup şehirde kalacaktı, ikinci grup askeri arasında paylaştırılacaktı, üçüncü grup ise İstanbul nüfusunu çoğaltmaya yollanacaktı. Daha sonra sadrazam Mahmut Paşa’yı bir öncü kuvvetle Kral Stjepan’ı yakalamaya ve ordusuyla sığındığı kaleyi zapt etmeye yolladı. Stjepan, hayatının bağışlanması koşuluyla teslim olacağını söyledi. Mahmut Paşa bu koşulu kabul ettiğini Stjepan’a yazılı olarak bildirmişti.

Mahmut Paşa, Stjepan’ın hayatını bağışlamıştı bağışlamasına fakat bu anlaşma, yendiği herhangi bir kralın ailesini öldürtmeyi politika haline getiren Mehmet’in hoşuna gitmedi. Bu konuda sarayında bulundurduğu İranlı bir din adamına danıştı. Din adamı, kendisinden düşük rütbedeki bir kişi tarafından bir kâfire verilmiş bağışlanma sözünün İslam yasalarına göre sultan için bağlayıcı olmadığına dair fetva çıkardı. Sonuçta Bosna’nın son kralına Mahmut Paşa tarafından yazılı olarak verilmiş olan söz iptal edildi ve kafası kesildi.

Bosna Krallığı’nın 1463’te yok olmasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun gittikçe büyümesi Hristiyan dünyasında çok büyük endişe yarattı. En fazla tehlike altında olan ülke Macaristan Krallığı’ydı. Bu yüzden Kral Cornivus Osmanlı ordusunun Konstantiniyye’ye geri dönmesini fırsat bilip Bosna’ya girdi.

Haberi alan Mehmet Bosna’ya bir sefer daha düzenledi. İkinci kez düzenlenen seferle Osmanlılar, Yayçe dışındaki bütün kale ve şehirleri yeniden fethettiler. Bosna seferleri esnasında Hersek Kralı Stefan Vukçiç Kosariç de ülkesinin bir kısım toprağının Osmanlılara doğrudan bağlanması şartıyla tahtında bırakıldı. Ancak 1483 yılında Hersek, Fatih’in oğlu II. Bayezid tarafından tamamen Osmanlı toprağı hâline getirilecekti.

Fatih Sultan Mehmet, Bosna’yı Osmanlı topraklarına kattığı zaman, teslis inancını reddeden Bogomilizm mezhebi mensuplarına çok iyi davrandı. Hem Katolik hem de Ortodoksların kendi kiliselerine almak için baskı yaptıkları Bogomiller, bu sebeple Osmanlı yönetimine sıcak baktılar. İsa’yı Tanrı’nın kulu ve peygamberi olarak tanıyan inançlarıyla Müslümanlara benzeyen Bogomiller, kendilerine sağlanan din ve vicdan hürriyetinden etkilenerek zamanla Müslüman oldular. O zamandan itibaren de Müslüman Bosnalılara “Boşnak” denilmeye başlandı.

7.9- Osmanlı – Venedik Savaşı’nın Başlangıcı (1463)

Mehmet’in Mora’yla Midilli’yi almasından sonra, asıl hedefinin ne olduğu artık açıkça belli olmuştu. Venedik’in Mora Yarımadası ve Adriyatik kıyısındaki toprakları artık Osmanlı tehdidine iyice açık hale gelmişti. Mehmet, İtalya’nın ve Hristiyan dünyasının önündeki son siper olan Bosna Krallığını yok ettiğine göre şimdi batıya doğru ilerlemekte kararlıydı. Bu yüzden Venedik’in hayati bir karar vermesi gerekiyordu. Ya savaşacak ya da Yunanistan’la Doğu Akdeniz’de sahip olduğu her şeyi terk edecekti. Oysa gücünün ve refahının temelleri bunlardı.

İlkbahardaki Bosna seferi sırasında, Mora’da, Venedik’le Osmanlı İmparatorluğu arasında anlaşmazlıklar çıkmıştı. Bunun üzerine Türkler, yine o sıralar Venedik’in elinde olan Argos’a yürüdü. Şehri 3 Nisan’da, neredeyse hiç savaşmadan ele geçirdiler. Aynı zamanda İnebahtı ile Methoni civarındaki Venedik bölgesini de işgal ederek yakıp yıktılar. Böylece Venedik Senatosunda savaş konusu gündeme geldi.

Savaş yanlısı partinin lideri olan Vettore Cappello, Signoria’nın güttüğü zayıf siyaseti sertçe eleştirdi. Sultanla uzlaşmaya çalışmanın boşuna olduğunu savundu. Savaş silahlarla yapılmalıydı, sözcüklerle değil. Eğer Venedik Osmanlı işgalleri karşısında sessiz kalırsa, sultan Mora’daki diğer Venedik şehirlerini, hatta Eğriboz’u da alacaktı. Cappello barış yanlısı tarafa şu sözlerle hitap etti:

“Bu barbara artık gücümüzü göstermeliyiz. Savaşı erteleye erteleye Konstantiniyye’yi, Mora’yı ve en sonunda da Bosna’yı yitirdik. Doğu Akdeniz ticaretimiz için kaygılanıyorsak, kötü seçenekler arasından en iyisini seçmeliyiz. Papa ve Macaristan’la temasa geçip, kara ve deniz kuvvetlerimizi güçlendirip, Mora’daki zaten huzursuz olan halkı onları ezen Türklere karşı ayaklandırmalıyız. Mora’yı, ardından da Osmanlı İmparatorluğu’nu fethetmeliyiz. Macarlar da kuzeyden aynı şeyi yapmalı. Hiçbir şey yapmazsak, şehirlerimizi sonsuza kadar yitirecek ve halkımızın köle olmasına göz yummuş olacağız.”

Bu konuşmadan sonra, barış yanlısı taraf yenilgiyi kabul etti. 28 Temmuz 1463’te Osmanlı’ya savaş ilan edildi. Savaşa Macaristan Krallığı da katılmıştı. 1463-1479 yılları arasında sürecek olan Osmanlı-Venedik Savaşı, iki devletin tarihindeki en uzun savaşlardan birini teşkil edecekti. Ayrıca 1416 ve 1423’te yaşanan önceki iki Venedik – Osmanlı savaşının aksine çok daha geniş bir coğrafyada cereyan edecekti. Mora Yarımadası, Ege Denizi, Arnavutluk, Karadağ, Dalmaçya ve Veneto cephelerinde aralıklı olarak 16 yıl sürecekti.

7.10- II. ve III. Akçahisar Kuşatmaları (1466-1467)

Balkan topraklarına yapılan Türk akınlarına karşı bir tek Arnavutluk son kale olarak ayakta kalmaya devam ediyordu. Mehmet’in gönderdiği birçok paşası buraya seferler düzenledi fakat bir türlü muvaffak olamadılar. Burada Papa’nın “İsa’nın savunucusu” olarak adlandırdığı İskender Bey, Macarların, Venediklilerin diğer İtalyan devletlerinin desteğiyle hâlâ savaşmayı sürdürüyordu. Zaman içinde Hristiyan Batı’nın gözünde efsanevi bir kahraman olmuştu.

Arnavutluk, süregelen bağımsızlığını büyük ölçüde coğrafyasına ve İskender Bey’in askeri yeteneğine borçluydu. Bu sayede Osmanlıların kendilerinin 10 katı olan asker sayısına rağmen direnmeyi başarabiliyorlardı. Sonunda sultan 1466’da şahsen başında bulunduğu bir kuvvetle 16 yıl önce babasıyla beraber yaptığı gibi yeniden Arnavutluk’a girdi. Bu II. Akçahisar Kuşatmasıydı. 16 yıl önce bu kuşatma başarısız olmuştu. Ama bu sefer Mehmet burayı almakta kararlıydı.

Öncü birliklerinin çevredeki arazileri yakıp yıkmasından sonra kendisi de ordusuyla çıkagelerek kayalık bir arazide bulunan Akçahisar Kalesini kuşattı. Fakat kale duvarlarının sağlamlığı ve içerideki garnizonun yeteneği sayesinde kuşatma ağır gelişiyor, İskender Bey’le kuvvetleri de bir yandan kuşatmacı Osmanlıları arkadan hırpalıyor, ağır kayıplara uğratmaya ve çok zaman ikmal yollarını kesmeye devam ediyordu. Sultan sonunda öfkeyle Dıraç yönünde uzaklaştı. Öfkesini bu halk sakinlerinden çıkarttı.

Kalenin kuşatmasını sürdürmeyi Balaban Paşa’ya bırakmıştı. Kaleyi ya silah zoruyla ya da içindekileri aç bırakarak ele geçirmesini emretmiş ve bunu başarmadan oradan ayrılmamasını buyurmuştu. Fakat bu da işe yaramadı. Balaban Paşa ve askerleri çok geçmeden gerilemek ve darmadağın halde ülkeden kaçmak zorunda kaldılar. Arnavutluk bir kez daha direnişinde başarılı olmuştu.

Elbasan’daki sınırlarının içinde kendi kontrolü altındaki bir kale yaptırdıktan sonra Mehmet ertesi yıl yine saldırıya geçti. Bu III. Akçahisar Kuşatmasıydı. Akçahisar hala inanılmaz bir direniş gösteriyordu. Sultan Mehmet bir taktik değişikliğine giderek önce Dıraç ve İşkodra’yı ele geçirmeye karar verdi. Sonunda eline geçirdiği Dıraç’tan binlerce mülteci İtalya’ya kaçtılar. Fakat İşkodra dayanıyordu ve sultan burada fazla bir ilerleme kaydedemiyordu. İskender Bey 1468’de öldükten sonra onun birleştirdiği aşiretler dağılıncaya kadar da başarılı olamayacaktı. İskender Bey’in ölümü sultanın içini rahatlatmıştı. Bu dişli düşmanının kendisini ne kadar uğraştırdığını şu sözlerle belirtti:

“Sonunda Balkanlar bana ait! Vay şanssız Hıristiyanlık. Hem kılıcını hem de kalkanını kaybetti.”

7.11- Eğriboz Kuşatması (1470)

Rumeli kıyısında sultanın savaş hazırlıkları öyle hızlı ve öyle büyük çapta ilerliyordu ki, kimsenin büyük bir deniz seferine çıkılacağından şüphesi yoktu. Venedikliler, “Venedik’in gururu ve ihtişamı” Eğriboz’a bir saldırı yapılacağını öngörmüşlerdi. Kısa süre sonra, Selanik’te dev topların yapıldığı haberi geldi. Bu durum, sultanın “Avrupa’ya sefer düzenlemeyi” planladığını açıkça gösteriyordu. Hazırlıkların tamamlanması yaklaştıkça, Mehmet gizliliği elden bıraktı. Venedikliler, Eğriboz’u yitirirlerse Doğu Akdeniz’deki diğer topraklarının büyük tehlike altına gireceğinin çok iyi farkındaydılar.

Sonunda korktukları başlarına geldi. Bir gün, Bozcaada açıklarında 100’den fazla üç sıra kürekli Osmanlı kadırgasının toplandığı ve sayılarının her geçen gün arttığı haberi geldi. Venedik amirali bu raporların doğru olup olmadığını denetlemek için önce Ege sularına 10 gemi gönderdi. Önden gönderilen hızlı bir gemi, kısa sürede haberi doğruladı. Venedikliler bu devasa gemi ormanı karşısında hemen kaçtılar. Türkler 10 Venedik gemisini Eğriboz’un doğusundaki Skiros Adası’na kadar kovaladılar. Orada bir kıyı kalesine saldırdılar. Venedik gemileri üç sıra kürekli Osmanlı kadırgalarına ancak uzaktan birkaç top atışı yapmakla yetindi. Bunun dışında bir direnişle karşılaşmayan Osmanlı gemileri Eğriboz’a ulaşıp başkent Halkis civarındaki pek çok kıyı şehrini yerle bir etti.

Bu ilk ve ufak çatışmalar o sırada hala doğu Ege Denizi’nde bulunan ve yakında harekete geçecek olan ana Türk donanmasının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Neredeyse yapayalnız kalan ve mali sıkıntı içindeki Venedik, çaresiz kalmıştı. Adalardan gelen bir rapora göre, deniz 10 kilometre boyunca Türk gemileriyle kaplıydı.

Mehmet’in ordusu ve donanmasının ana filosu 1470 Haziran’ının başında batıya doğru yola çıktı. Osmanlıların sayıca büyük üstünlükleri vardı. Sultan dev bir ordunun başında Teselya’dan Boeotya’ya doğru giderken, Kaptanıderya Mahmut Paşa, 15 Haziran’da direnişle karşılaşmadan Eğriboz sularına girdi. Başkent Halkis’in kuşatılması kısa süre sonra başladı. Şehrin tahkimatları, özellikle de deniz tarafındakiler, güçlüydü. Venedikliler şehrin savunmalarını iyice sağlamlaştırmıştı. Şehirde yeterli sayıda birlik vardı ve askerler direnmekte kararlıydı.

Sultan oraya varır varmaz, adayı ana karadan ayıran kanala bir köprü inşa ettirdi. Düşmanın üzerine buradan yürüdü. Ancak Osmanlılar 25 ve 30 Haziran’da yaptığı iki saldırıda ağır kayıplar vererek geri çekildiler. En az 16 bin adam ve 30 kadırga kaybetmişlerdi. 5 ve 8 Temmuz’da yapılan saldırılar da başarısız geçti. Bunlarda da binlerce Türk ölmüştü. Ancak direnişçiler her ne kadar bütün tedbirleri almış olsalar da, savaşmaktan yorulmuşlardı.

Saldırılarının başarısız olması ve verdiği ağır kayıplar Mehmet’in cesaretini kırmıştı. Yardıma gelen Venedik donanmasını görünce önce kuşatmadan vazgeçmeyi düşündü. Ancak Mahmut Paşa’nın ısrarları üzerine son bir saldırıda bulunmaya karar verdi. Her zamanki gibi surları ilk aşan kişiye büyük ödüller vaat etmişti. Savaş tam beş saat sürdü. Yeniçeriler 12 Temmuz sabahı şehir sokaklarına girince herkesi kılıçtan geçirdiler. Sayıları azalan ve bitkin düşen garnizon sonunda teslim oldu ve hepsi öldürüldü. 11 Temmuz’da başlayan bu saldırı, 12 Temmuz sabahı Halkis’in fethedilmesiyle sonuçlandı.

Savaştan sağ kurtulan İtalyanlar da kılıçtan geçirilmişti. Yunanlılar ise köle edilip İstanbul’a götürüldü. Başkentin düşmesinden sonra bütün ada ve civarındaki daha küçük adalar da kısa sürede Osmanlıların eline geçti.

7.12- Otlukbeli Muharebesi (1473)

Avrupa ancak sultanın dikkati Asya’daki seferlere çevrildiği zaman rahatlıyordu. Fatih Sultan Mehmet’in Trabzon İmparatorluğu’nu ortadan kaldırmasından ve Orta Anadolu’da Karamanoğulları Beyliği üzerinde hâkimiyet kurmasından sonra Do              ğu’daki en güçlü rakibi, o sıralarda İran ve Doğu Anadolu’nun önemli bir kısmına sahip olan Akkoyunlular Devleti olmuştu. Sünni mezhebine mensup olan Akkoyunlular Devleti’nin başında bulunan Uzun Hasan, Anadolu’da 70 sene önceki Timur’un siyasetine benzer faaliyetlerde bulunuyordu. Venedikliler’le diplomatik ilişkiler kurmuştu. Ayrıca Macaristan, Rodos Şövalyeleri ve Kıbrıs Krallığı’yla Osmanlı aleyhine ittifak çalışmalarında bulunuyordu.

Aslında Batı, Osmanlı ilerleyişini durdurmak amacıyla Doğu’yla Doğu’yu birbirine düşürüyordu. Uzun Hasan da bu gibi girişimlere olumlu bakıyordu. Karamanlıların da yardımıyla Orta Anadolu’yu ve Mehmet’in zapt ettiği diğer yerleri ele geçirerek Timur’un izinden gitmeye hevesleniyordu. Bu amaçla Hasan ve müttefikleri bir ordu topladılar ve Tokat’ı zapt edip tahrip ettiler. Ardından da Kayseri’yi zapt ettiler, Ankara çevresini yakıp yıktılar ve batıda Akşehir’e kadar ilerlediler.

Artık büyük ölçüdeki bir Osmanlı misillemesinin zamanı gelmişti. Mehmet 1472’de önemli bir karar öncesinde âdeti üzere falcılarına danıştıktan sonra kalabalık bir orduyla Asya’ya geçti ve Doğu’ya doğru yürümeye girişti. Kışlık karargâhını Amasya’da kurmasının arkasından ilkbaharda daha doğuya, Erzincan’a doğru yürüdü. Sel gibi akan sultanın ordusu karşısında telaşa kapılan Uzun Hasan, sağ kanadını Yukarı Fırat’a, arkasını da bir sıradağa vererek düşmanı beklemeye başladı. Burada sultanın çok değer verdiği en genç generallerinden biri olan Has Murat Paşa’yı pusuya düşürdü. Kuvvetleri kuşatıldı ve büyük bir kısmı imha edildi. Has Murat Paşa’nın kendisi de nehir sularında boğuldu.

Asıl muharebenin yaşandığı yer ise Otlukbeli oldu. Buradaki çarpışma sekiz saat sürdü ve Akkoyunluların hükümdarı yenik düştü, ordusu da kaçmayı seçti. Bu arada Osmanlılarınkinin on katı kayıp vermişlerdi. Uzun Hasan’ın karargâhı içindeki bütün malzeme Osmanlıların eline geçti. Sultanın kendisi üç gün süreyle savaş meydanında kalarak tutsakların idamını denetledi. Fakat sanat ve bilimin bir hamisi olarak bir grup bilginle zanaatkârın hayatlarını bağışladı ve onları İstanbul’a yolladı. Osmanlı Ordusu batıya doğru çekilirken üç bin Türkmen tutsak ona eşlik ediyordu. Bu tutsaklar yürüyüş sırasında günde dört yüz kişi olmak üzere idam edildiler.

Çok geniş bir alana yayılmış olan Akkoyunlular ağır bir yenilgi almış olsalar da varlıklarını sürdürdüler. Hatta Venedik, Otlukbeli Muharebesinden hemen sonra onlarla diplomatik ilişkilerini yeniledi. Ama Sultan Mehmet şimdilik o yönden bir tehlike ummuyordu. Gerçekten de Akkoyunlular için çöküş dönemi başlamıştı.

Otlukbeli Muharebesi’nde elde edilen zafer, 1402’deki ağır ve büyük Timur mağlubiyetinden sonra doğudan gelecek bir tehlike korkusu taşıyan Osmanlılara büyük bir moral kazandırdı. Bu muharebe ayrıca, birçok tarihçiye göre döneme oranla kullanılan taktik, teknoloji ve insan gücü bakımından 15. yüzyılın en büyük savaşlarından biri olarak kabul edildi. Osmanlı Devleti’nin bu zaferi, Akkoyunluların kendilerini bir daha toparlayamamasına ve kısa bir süre sonra tarih sahnesinden çekilmesine yol açtı. Onların boşluğunu ise; 1501’de kurulan Şii mezhebine mensup, İran merkezli Safevîler doldurdu. Safeviler Osmanlılar için daha önemli ve ciddi bir rakip olacaktı.

7.13- Karamanoğulları’nın Sonu (1474)

Uzun Hasan meselesini bertaraf eden Sultan Mehmet’in Anadolu’da kendisini ciddi surette tehdit edecek bir güç kalmamıştı. Ancak Fatih, Akkoyunlu seferinde iken Venediklilerle iş birliği yapan Kasım Bey liderliğindeki Karamanoğulları Beyliği’ne artık son vermek istiyordu. Karamanoğulları’nın elinde kalan dağlık bölgeler, Niğde ve Kayseri yöresindeki Develihisar’a yönelik düzenlenen Osmanlı seferi 1474 yılında başarıyla sonuçlandı ve Karamanoğulları Beyliği tam anlamıyla kontrol altına alındı.

7.14- I. İşkodra Kuşatması (1474)

Akkoyunluların ve Karamanoğullarının icabına bakan Sultan şimdi yeniden batıya yönelebilirdi. İskender Bey’in ölümünden yararlanmak istediği için dikkatini yine Arnavutluk’a çevirdi. Süleyman Paşa kumandasındaki güçlü ordusunun hedefi bu defa İşkodra’ydı. Süleyman Paşa burada bulunan Rozafa Kalesinin önünde kamp kurdu. Adriyatik’in yukarısında 100 metre yüksekliğindeki bir kayanın üstüne tünemiş olan bu kaleyi sultan, Adriyatik ötesi operasyonları için arkasını güvene almak amacıyla gereksiniyordu.

Sultanın uygulaması gereği hemen savaş yerinde dökülen toplarla başlatılan kuşatma altı hafta sürdü. Surların büyük bir bölümü un ufak olmasına rağmen bu kuşatma Osmanlılara binlerce kayba mal oldu. Düzinelerce komutan şehit olduğu gibi, binlerce asker de susuzluktan ve çevredeki bataklıklardan yayılan salgın hastalıklardan ölmüştü. Süleyman Paşa sonunda kuşatmayı kaldırdı, toplarını parçalattı ve metallerini deve sırtında taşıttı. İşkodralıların arasında büyük sevinç gösterileri başgösterdi. Ama onların durumu da pek iyi değildi. Susuzluktan ve hastalıktan kırılmışlardı. Ayrıca hiç kimse Arnavutluk savaşının sona erdiğini düşünecek kadar da aptal değildi. Büyük Türk mutlaka geri dönecekti.

7.15- Kırım’ın Fethi (1475)

Sultan Mehmet, İstanbul’un fethinden sonra Karadeniz kıyılarında Osmanlı egemenliğinin yerleştirilmesini, genişleme siyasetinin ana hedeflerinden biri hâline getirdi. Ticaret yolları üzerinde yer alan ve Cenevizlilerin elinde olan Kırım, müteakip yıllarda Osmanlıların odağında yer aldı. Hindistan, Çin, Türkistan ve Sibirya’dan çeşitli emtiaları taşıyan yolların birleştiği bir mevkide bulunan Kırım; Rusya, İskandinavya, Lehistan ve Litvanya ile ticarette de kilit rol oynuyordu.

Doğudaki Akkoyunlu tehdidini Otlukbeli Muharebesi’yle bertaraf eden Mehmet, kuzeyindeki hedeflerine yönelme olanağı bulabilmişti. Bu çerçevede 1475 yılında Boğdan Prensliği üzerine Süleyman Paşa komutasındaki Rumeli ordusunu sevk ederken Kırım üzerine de Sadrazam Gedik Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı donanmasını gönderdi.

Gedik Ahmet Paşa, 4 Haziran 1475’te Kefe Kalesi’ni kuşattı. 9 Haziran’da kale teslim oldu ve Türk birlikleri kaleye girdi. Kefe’nin Osmanlılarca fethedilmesinin ardından Gedik Ahmet Paşa, Cenevizliler tarafından hapse atılmış olan Kırım Hanı Mengli Giray’ı kurtardı ve onunla Kırım Hanlığı üzerinde Osmanlı himayesi kuran bir anlaşma yaptı. Daha sonra Osmanlı donanması; Sudak, Kerç ve Azak’ı da süratle ele geçirdi. Bu üç kalenin fethiyle beraber Kırım yarımadasında ve tüm Karadeniz’de Ceneviz hâkimiyeti sona erdi. Osmanlılar son olarak yarımadanın güneyinde varlık gösteren Theodoro Prensliği adlı devletçiğin merkezi olan Mangup Kalesi’ne yöneldiler ve burayı da idarelerine bağladılar.

1475’teki bu Kırım Seferi, Osmanlı donanmasının 1470’teki Eğriboz Seferi’nden sonra ikinci büyük çaplı ve denizaşırı askerî harekâtını teşkil etti. Bu harekâtın sonunda Kırım’daki Ceneviz varlığı sona ererken, Kuzey Karadeniz ticaret yolları da kesin olarak Osmanlıların egemenliğine girdi.

7.16- IV. Akçahisar Kuşatması (1478)

I. İşkodra Kuşatmasından 4 yıl sonra Mehmet gerçekten de Arnavutluk’a geri döndü ve gözünü bir kez daha Akçahisar’a çevirdi. Akçahisar Kalesi denilen kartal yuvasını bir kez daha kuşattı. Bu buraya yapılan dördüncü kuşatmaydı. Bir yıldan biraz fazla süren bir kuşatmadan sonra kale sonunda teslim oldu. Şehir halkını kedilerle köpekleri yemeye kadar iten bir açlık onları buna mecbur etmişti. İskender Bey’in ölümünün üzerinden 10 yıl geçtikten sonra yılan hikayesine dönen bu bölge sonunda Türklerindi.

7.17- II. İşkodra Kuşatması (1478-1479)

Sultan şimdi tüm dikkatini Batı’nın elindeki son kale olan İşkodra’ya bir kez daha yöneltti. Türklerin giriştikleri çok büyük iki saldırı şehre büyük zarar verse de tam bir başarı sağlanamamıştı. Bunun üzerine sultan, ablukayı sürdürmek için geride birlikler bıraktıktan sonra geri dönmeye karar verdi. İşgal altındaki bu bölgede hemen hemen yalıtılmış durumda olan şehirliler çok geçmeden açlığın pençesine düştüler. Son çare olarak yedikleri fareler bile tükenince teslim oldular. Böylece tüm Arnavutluk Osmanlılar tarafından fethedilmiş oldu.

Dalmaçya kıyılarına Osmanlı akınları yoğunlaştıkça karşıdaki İtalya karasına korku ve bezginlik egemen oluyordu. Osmanlıların çıkardığı yangınlar görüldükçe, Venedik’te San Marko Kilisesi’nin çan kulesinde alarm çanları çalınıyordu. Bosna vadilerinden yola çıkarak Macaristan’ın dağlık eyaletlerini haraca bağlayan akıncılar 1477’de bir süvari kuvvetiyle İtalya Yarımadası’nın üst başındaki Friuli’ye yönelmişlerdi. Isonzo ve Tagliamento vadilerindeki köylerle kasabaları yağmaladılar ve Venediklileri Venedik’in kuzeyinde bu iki vadinin arasındaki ovada yenilgiye uğrattılar. Piave’nin kıyısına vardıklarında kamp ateşleri ve yaktıkları köylerdeki yangınlar Venedikli senatörler tarafından San Marko’daki çan kulesinden üzüntü ve korkuyla seyrediliyordu. Akıncılar sonbaharda bol ganimetle geri çekildiklerinde arkalarında ambarlarla villaları, şatolarla sarayları kül eden bir yangın denizi bıraktılar.

Fakat ertesi yıl tam hasat yapılacağı zaman Isonzo’nun ötesinden gelen akınlar daha büyük çapta başladı. Binlerce Osmanlı başıbozuk asker ülkede büyük bir paniğe yol açtı. Mehmet’in kutsal savaşçıları şimdiden Allah adına, “Mehmet, Mehmet, Roma, Roma!” diye bağırıyorlardı. “Herkesin bildiği gibi bu denli kuvvetli olan Türkün İtalya kapılarına geldiği” o günlerde ta uzaklardaki İngiliz Sarayı’na kadar bütün Avrupa Kıtasını korku sarmıştı.

7.18- Osmanlı – Venedik Savaşı’nın Sonu (1479)

İki tarafı da bir hayli yıpratan Osmanlı – Venedik savaşının seyri, Osmanlıların 1470 yılında Eğriboz’u fethi ve 1477-1479 yıllarındaki seri zaferleriyle giderek Osmanlıların lehine döndü. Artık Venediklilerin barış istemelerinin zamanı gelmişti. Sonunda 26 Ocak 1479’da imzalanan İstanbul Antlaşması’yla Venedik; savaş sırasında kaybettiği Eğriboz, Akçahisar, İşkodra’yı ve Mora Yarımadasında bulunan Argos’la Manya Burnu’nu tamamen Osmanlılara bıraktı. Ayrıca savaş sırasında işgal ettiği Limni, Taşoz ve Semadirek’i de Osmanlılara iade etti. Venediklilere 100 bin düka altını tutarında yüklü bir yıllık vergi yüklendi. Karşılığında onlara ticaret yapma özgürlüğü ve yurttaşlarının haklarını korumak için Konstantiniyye’de bir konsolosluk açma hakkı tanındı. Sultan Mehmet Ege’yle Akdeniz’in en güçlü deniz kuvvetine kendisinden barış istetmeyi başarmıştı. Böylece, İtalya’nın Osmanlı Donanması tarafından işgaline yol açılmıştı. Sultan barış antlaşmasının imzalanmasından bir iki ay sonra İtalya kıyılarına yapacağı yeni bir saldırı için deniz üssü olarak kullanmak üzere bazı İyonya adalarını zapt etti.

7.19- Otranto Seferi (1480)

İtalya topraklarına düzenlenen ilk saldırı 1480’de yarımadanın topuğundaki Otranto’ya yapıldı. Burası kıyı savunmalarının yokluğundan dolayı ilk tercih olan Brindisi’ye yeğ tutulmuştu. Şehir bir sipahi birliği tarafından gafil avlanmış, bu arada sayısız yangın çıkmış, bol kan dökülmüştü. Şehir halkından 800 kişi Müslüman olmayı reddettikleri için idam edildiler ve sonradan Papa tarafından azizlik mertebesine yükseltildiler. Çevredeki köyler de yağma edildi. Brindisi, Lecce ve Taranto yönünde hamleler yapıldıysa da, Türkler Napoli’den gelen büyük bir kuvvet tarafından püskürtüldüler.

Sultan İtalya’nın ilerideki fethi için Otranto’yu bir köprübaşı olarak elinde bulundurmayı tasarlıyordu. Ama şehir halkı kaçmıştı ve Osmanlı askerinin yiyecek bulması giderek zorlaştı. Sonunda Türkler kuvvetlerinin en büyük kısmını geri çektiler ve geride Adriyatik sahilinden denizyoluyla beslenecek küçük bir garnizon bıraktılar. Mehmet’in bir ordunun başında bizzat İtalya’ya geleceği söylentileri dolaşıyordu. Bu dönemde İtalya’da büyük bir Türk istilasının korkusu öylesine arttı ki Papa Fransa’daki Avignon’a kaçmayı bile düşündü. Ama bunu yapacağı yerde Cenova, İspanya ve Portekiz gibi çeşitli yerlerden yardım elde etti. Ne var ki sultanla ordusu gözükmediler. Mehmet şimdilerde dikkatini Rodos Adası’na çevirmişti. Osmanlı kuvvetleri de zamanı gelince İtalya topraklarından geri çekildiler.

7.20- Rodos Kuşatması (1480)

Haçlıların sonuncuları olan Hospitalier Şövalyelerinin Rodos Adası’ndaki kalesi Anadolu’nun savunması ve Osmanlıların doğu Akdeniz’deki deniz kuvvetleri için kilit konumundaydı. Komutan Pierre d’Aubusson’un liderliğindeki şövalyeler birkaç yıldan beri adaya bir saldırı olmasını beklemişler ve kaleyi yenilmez hale getirmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Ayrıca, üç yıla yetecek kadar erzak depolamışlar, Mısır’la Tunus’un Müslüman liderleriyle anlaşmalar yapmışlardı. Bu savunma önlemlerini azımsayan Osmanlılar, kaptanıderya Mesih Paşa kumandasında 1479’da adanın kuzeybatısına bir keşif hareketinde bulunmuşlardı. Fakat kaleye sürpriz bir saldırı yapma umutları kırılmıştı. Burası iyi korunan bir noktaydı ve daha fazla kuvvete ihtiyaçları vardı.

1480 Mayısının başlarında Sultan Mehmet’in emriyle Mesih Paşa bu sefer 100 gemiden oluşan büyük bir donanmayla Rodos açıklarında tekrar belirdi. 70 bin Osmanlı askeri ve 16 dev topla Rodos’u almaya gelen Osmanlılar 23 Mayıs 1480’de Rodos şehriyle kalesini kuşattılar. Bu kuşatma 89 gün sürecekti.

Sert bir direniş karşısında haftalar süren bir bombardımandan sonra temmuzun son haftasında ana saldırıya girişildi. Olayın ciddiyeti bir gün önce düşmana, şafaktan günbatımına kadar süren savaş şarkıları, borular, ziller ve davulların kulak zarlarını yırtıcı şamatasıyla duyuruldu. Türklere has bu savaş âdeti onları her ne kadar sürpriz öğesinden yoksun bıraksa da kendi morallerini güçlendirmeye, düşmanınkini ise bozmaya yarıyordu. Şövalyeler buna trompetlerini öttürerek ve kilise çanlarını çalarak karşılık verdiler.

İlk saldırıyla dalga dalga gönderilen başıbozuklar, yıkılan surlardan içeriye aktılar ve İtalyan kulesine çıkarak buraya Osmanlı sancağını diktiler. Başıbozukları koşar adımlarla aralıksız sıralar halinde Yeniçeriler izledi. Zaferi kazandığını sanan Mesih Paşa, askerlerine yağmanın yasak ve Rodos’un hazinelerinin sultana ait olduğunu bildirmek için tam o zamanı seçti. Şehri İslam yasaları uyarınca yağmalayıp büyük ganimetler elde edeceklerini zanneden askerler, bu haber karşısında savaşçı ruhlarını kaybettiler. Oysa İsa, Meryem ve Aziz Yuhanna sancağı altında savaşan şövalyeler, kuleye giden yolu kesmeye koşmuşlardı. Kulenin altındaki dar duvarın üstünde istilacılarla göğüs göğüse geldiler ve onları katlettiler. Duvarlarla hendekler öldürülenlerin cesetleriyle dolmuştu. Bir şövalye müfrezesi kuleye girebildi, oradakileri öldürdü ve sancaklarını yere attı. Cesareti kırılan Osmanlı askerleri bunun üzerine kaçmaya başladılar, ilerleyen kendi arkadaşlarını yarıp geçtiler ve savaş çığlıkları atarak onları kovalayan şövalyeler tarafından kılıçtan geçirildiler.

Böylece 17 Ağustos 1480’de kuşatma kaldırıldı. Osmanlı kuvvetleri gemilerine bindiler ve Konstantiniyye’ye doğru yürüyüşe geçmek üzere Marmaris’te toplandılar. Sultan Mehmet çok sinirlendi ve adaya tekrar saldırmaya kararlıydı. Kaptanıderyayı görevinden aldı ve Gelibolu’da önemsiz bir konuma getirdi. Rodos şehri harabeye dönmüştü fakat şehrin yukarısında Aziz Yuhanna’nın kırmızı zemin üstündeki beyaz haçı yani Hristiyan inancının zafer sancağı hala dalgalanıyordu. Ve yarım yüzyıl daha orada dalgalanmayı sürdürecekti. Çünkü sürekli savaşlarla geçen bir ömürden sonra Fatih Sultan Mehmet’in günleri sonuna yaklaşıyordu.

8- Fatih’in Son Yılları ve Ölümü

Fatih’in ölümüyle ilgili ihtilaflı durumları ele almadan önce gelin hukuk, ekonomi, eğitim, kültür, bilim ve mimari konularında ne gibi çalışmalar yaptığına bir bakalım.

Fatih Sultan Mehmet yeni bir Dünya İmparatorluğu yaratmaya çalışırken yalnız topraklarını genişletmekle ilgilenmiyor, aynı zamanda yönetsel, yasal, ekonomik ve sosyal alanda da farklı bir devlet yaratmak istiyordu. Bu devlet elbette gerçekte Bizans’ın olduğu gibi, “Tanrı tarafından yönetilme” ilkesini temsil eden bir askeri teokrasiydi. Tanrı tarafından atanmış biri olarak devleti yalnız Mehmet yönetecekti. Diğer Müslüman devletler gibi Osmanlı İmparatorluğu da geleneksel olarak en başta Kuran’ın yasaları, yani kutsal Şeriat Yasası tarafından yönetiliyordu. Fakat imparatorluğun kapsamı ve karmaşıklığı artınca Şeriat Yasaları’nın değiştirilmesi ve genişletilmesi gerekti. Bu değişikliği I. Murat başlatmış, II. Murat ise bir adım daha ileriye götürmüştü. Yarım yüzyıldan kısa bir sürede edinilen böylesine büyük bir imparatorluğu yönetmek için eski göçebelik günlerinin anılarının ve adetlerinin yetmeyeceği açıktı. Dolayısıyla pek çok sivil ve siyasi Bizans teşkilatının kopyalanması gerekli olmuştu. Paleologosların sarayında ve bürokrasisinde oldukça karmaşık bir hal almış olan adetler, fetihten sonra Osmanlı İmparatorluğunda devam ettirilerek çeşitli meyveler verdi. Böylece ortaya Fatih Kanunnamesi olarak bildiğimiz yasalar topluluğu çıktı.

8.1- Fatih Kanunnamesi

Yeni bir imparatorluğun gerçek mânada kurucusu olan Fatih Sultan Mehmet, özellikle hayatının sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğuna düzenli ve sürekli bir yapı kazandırmak için önemli düzenlemeler yaptı. Yönetim, maliye ve hukuk alanında koyduğu kuralları içeren Fatih Kanunnâmesi, sonraki dönemlerde de yürürlükte kaldı. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmet, resmî olarak yürürlüğe konulmuş bir kanunnâme neşreden ilk Müslüman hükümdar olmuştu. Fatih’in Osmanlı devlet düzenine ilişkin temel ilkelerinin pek çoğu Tanzimat dönemine kadar geçerliliğini korudu.

Fatih Kanunnamesi İslam değil, Türk devlet geleneklerini yansıtıyordu. Devletin hiyerarşisini, geleneklerini, davranış kurallarını, görevlerini, kurumlarını, gelirlerini ve uygulamaya yetkili olduğu cezaları kapsıyordu. Osmanlı’ya tahta çıkan padişaha devletin geleceği (nizâm-ı âlem) için kardeşlerini öldürme hakkı da veriyordu.

Kanunname aynı zamanda katı hiyerarşisi, görkemi ve ayrıntılı törenselliği açılarından Bizans modeline benziyordu. Saray teşrifatı, kıyafetler ve adabı muaşeret kuralları Bizans’ta olduğu gibi burada da en küçük ayrıntılarına kadar saptanıyordu. Sultan Mehmet her saray görevlisinin rütbesinin ve görevlerinin, giysi renkleriyle belirtilmesini buyurmuştu. Örneğin, vezirler yeşil, mabeyinciler kırmızı, müftüler beyaz, ulema mor, mollalar ise gök mavisi kıyafet giymeliydi. Çizmelerle potinlerin renklerinin de kendine göre önemi vardı. Hükümet memurlarınınki yeşil, saray görevlilerininki ise açık kırmızıydı. Bir giysinin rengi dışında, biçiminin de kendine göre bir anlamı vardı. Özellikle kolların kesimi, kürk süsleri, en önemlisi de sarığın biçimi ve sakalın şekli çok önemliydi. Çünkü bir İslam toplumunda başa giyilen şey simgesel bir öneme sahipti. Sarık Müslümanlara özgüydü. Ama Frenk ya da Rum olsunlar, gayrimüslimlerin de kırmızı, siyah veya sarı bir başlıkla gezmeleri gerekiyordu. Potinlerinin de Müslümanlarınkinden farklı renkte olması lazımdı. Rumların, Ermenilerin ve Yahudilerin potinleriyle çizmeleri sırasıyla siyah, mor veya mavi renkteydi.

Sultanın maiyetinde dış ve iç hizmetliler vardı. Dış hizmetler, sultanın şahsına ilişkin bütün hizmetleri kapsardı. İç hizmetler ise hareme, yani darü’s-saade bölgesine ilişkindi.

Dış hizmetlerin baş sorumlusu, beyaz haremağalarının başı olan Kapı Ağasıydı. O başkahyaydı, iç oğlanların ve diğer saray hizmetlilerinin başıydı. Ayrıca çok sayıda hayır kurumunun yöneticisiydi ve bu işten büyük kazanç sağlardı. Sultanla dış dünya arasında bir aracıydı. Hiç kimse ondan izin almadan sultanı ziyaret edemezdi. Sürekli sarayda yaşardı. Emrinde 340 kişi vardı. Bunların hepsi de seferler ve akınlar sırasında kaçırılmış olan Hristiyan kökenli insanlardı. Sarayda çalışan çocuklar asla on sekizinden büyük olmazdı. İki tecrübeli öğretmen tarafından eğitilir, okuma yazmayı, görgü kurallarını ve adetleri öğrenirlerdi. Hizmetli personeli içinde sofracılar, eczacılar, bahçıvanlar, fırıncılar, çamaşırcılar, aşçılar vb vardı. Bunların hepsinin maaşları belliydi.

İç hizmetlerin baş sorumlusu, kızlarla kadınların ağası ve zenci haremağalarının başı olan Kızlar Ağasıydı. İç saraydaki bütün kadın hizmetçilerin amiriydi. Ayrıca sultan vakıflarının da yöneticisiydi. Gün içinde sarayı üç dört saatliğine terk edebilirdi ama geceyi orada geçirmek zorundaydı. Emrinde 20 kadar harem ağası çalışırdı. Mehmet’in döneminde sarayda 300 kadar kız ve kadın vardı. Bunların hepsi de istisnasız Hristiyan kökenliydi. Her biri günde dört akçe alırdı. Kızlar Ağası sultanın yanından pek ayrılmazdı. Sultan ona çok güvenirdi.

Osmanlı’da hadımların önemi büyüktü. Bu hadımların hepsi Hristiyan ülkelerinden getirtilirdi, çünkü İslam herhangi bir canlının hadım edilmesini kesinlikle yasaklamıştı. Eski Osmanlı İmparatorluğundaki haremağalarının çoğu Etiyopya, Suriye, Ermenistan gibi ülkelerden gelirdi. Fatih Sultan Mehmet’in döneminde, hadım ve köle ticareti büyük ölçüde Yahudilerin elindeydi.

Mehmet’in zamanında sadrazamın yetkileri de değişmişti. Görevlerinin limitleri dahilinde öncellerininkinden daha kapsamlı bir otoriteden yararlanabiliyordu. Osmanlı sultanları bu noktaya kadar göçer atalarının yüzyıllar önce çadırlarından yönettikleri Divan toplantılarına oturduğu yerden bizzat kendileri başkanlık etmişti. Fakat Mehmet, kendi saltanatı zamanında bu yetkiyi sadrazama bıraktı. Artık Divan toplantılarında bulunmuyor, toplantıyı “Sultanın Gözü” diye anılan yüksekteki kafesli bir gizli bölmeden izliyordu. Sadrazam böylece hükümetin devlet mührünü elinde bulunduran başı olmuştu. Sultanın yardımcısı olarak sivil otoriteye büyük ölçüde hâkimdi; sivil idarenin bütün kollarının sorumluluğunu üstleniyor, memurların atanmalarını ve çalışmalarını kontrol ediyordu. Bütün bunlar kendisinden sonra gelecekler için bir emsal oluşturacaktı.

8.2- İmparatorluğun 4 Temel Direği

Sadrazamın efendisi adına başında bulunduğu sivil yapı, “İmparatorluğun dört temel direği” üzerinde kuruluydu. Bu da adını eski Osmanlı beylerinin savaştaki çadırlarının dört direğinden alıyordu. Dört sayısının ise kutsal bir anlamı olup Kuran’a göre dört meleği ve sonradan dört halife olan peygamberin arkadaşlarını simgeliyordu.

İlk direk sadrazamınkiydi. Bütün diğer yüksek düzeydeki devlet memurları gibi paşa unvanına sahipti. Sadrazam, paşalık alametleri uyarınca beş tuğ sergilemek ayrıcalığına sahipti, bir altındaki üç paşanın ise sadece üçer tuğları vardı. Bu Türk bozkırlarındaki at sırtında göçerlik günlerinden kalma bir semboldü. Bu yöneticiler; genel konular, yasalar ve maliyeyle ilgili kendi iş alanlarında bağımsız olmakla beraber, doğrudan sultana karşı sorumlu olmak durumundalardı.

İkinci direk adalet mekanizmasının sorumlularını kapsıyordu. Bunlar iki kazaskerdi (kadı-asker). Görevleri diğer yargıçları atama olan bu ordu yargıçlarının birinin yasal yetki alanı Anadolu, diğerininki ise Rumeli’ydi. Üçüncü direk, birer muhasebeci olan defterdarlardı. Dört hazinedar devletin finansal ve parasal işlerini yönetmekten sorumluydular. Dördüncü direği oluşturan ise nişancılardı. Bunlar devletin nazırlarıyla kâtipleriydi. Sultanın fermanlarını hazırlar, üzerlerine imza niyetine sultanın tuğrasını ya da nişanını basarlardı. Son olarak iki sınıfa ayrılan ağalar, kumandanlar veya subaylar vardı. Bunların bir kısmı askeri alanda görev yapan Yeniçeri Ağası gibi dışa, bir kısmı da yalnızca sultanın sarayına bağlı içe ait görevlilerdi.

8.3- Eyalet Sistemi ve Feodal Düzen

Osmanlı İmparatorluğu Fatih’in zamanında iki yarıya bölünmüştü: Anadolu’ya ve Rumeli’ye. Her biri bir beylerbeyi, iki tuğlu bir paşa tarafından yönetiliyordu. Her yarı da daha küçük parçalara bölünüyor, askeri valiler, sancak beyleri tarafından yönetiliyor, bunların her birine sultanın otoritesinin simgesi olarak bir sancak veriliyordu. Sancak beyi tek tuğlu bir paşaydı, görevi de sultanın o bölgedeki kuvvetlerini denetlemek ve komutanlıklarını yapmak, halkın güvenliği adına “polis”e kumanda etmek ve vergilerin düzenli şekilde ödenmesini sağlamaktı. Fatih’in zamanında Asya’da yirmi, Avrupa’da ise yirmi sekiz sancak vardı.

Bu eyaletlerin her biri ayrıca, ilk sultanların zamanında olduğu gibi, irili ufaklı feodal topraklar olan tımar ve zeamet gibi dirliklere bölünmüştü. Bunlar Türk olarak doğmuş Sipahi denilen süvarilere bahşedilmişti. Tımar sistemi; finansal, sosyal ve tarımsal politikalarını sultanın askeri gereksinmeleriyle bağdaştırmak zorunda olan bir yönetimin gereğiydi. Bu parçalı mülkiyet sisteminde toprak aslında devlete aitti. Sipahi, kendisiyle süvarilerinin askeri hizmetleri karşılığında devletin verdiği yetkiyle köylüden belirlenmiş bazı gelirler topluyordu. Köylü -reaya- toprağı işliyor, ödediği vergiler ve emeği karşılığında ailesini geçindirmek için o topraktan yararlanma hakkını kullanıyordu. Bu hak onun ölümünde oğullarına geçiyordu.

Bu sistem aynı zamanda imparatorluğun askeri kuvvetlerinin ana kitlesini oluşturuyordu. Sipahiler, sancak beyinin emrettiği anda belli sayıdaki adamlarını silah başına çağırmaya hazır durumda olmak zorundaydılar. Bu başarılamadığı takdirde Sipahi, tımar olarak verilmiş toprağından mahrum ediliyordu. Ayrıca, bu miras Batı’daki gibi kalıtım yoluyla geçmiyordu. Sipahinin ölümü durumunda tımarın ancak küçük bir kısmı oğluna veriliyor, bu kişi ancak askeri alanda başarı gösterirse daha büyük topraklara hak kazanıyordu.

Sağlam temeller üzerine oturmuş, her yönüyle uyumlu işleyen ve Sultan Mehmet’in yönetiminin sıkı denetimi altındaki bu sistem, üretici sınıfıyla askeri kuvvetleri karşılıklı çıkarları doğrultusunda birbirine bağımlı kılan Orta Çağ modeli bir feodal düzendi.

8.4- İstihbarat Teşkilatı

Mehmet’in fetihleri sürdükçe, hayatına yönelik tehditler artmıştı. Eskiden daha korkusuz olan sultan giderek ihtiyatlı, güvensiz, neredeyse insanlardan kaçan birine dönüştü. Tebaaları eskiden sultanlara ulaşabilirler, sultan da nisbi bir teklifsizlikle halkının arasına karışabilirdi. Fakat Mehmet eski bir Osmanlı geleneğine karşı gelerek, vezirleriyle aynı masada yemek yemekten bile vazgeçti. Zehirlenmemek için akla gelebilecek her tedbiri alıyordu. Bütün vezirleri ve diğer görevlileri sofrasından dışlayan bir ferman çıkardığından beri yemeklerini yalnız yiyordu:

“İradem o ki Osmanlı Hanedanı kanı taşıyanlar hariç, ben Padişah Hazretleri’yle aynı sofrayı paylaşamazlar,” diyordu.

Aslında Fatih’in, kendini korumak amacıyla birtakım tedbirler almak için son derece geçerli nedenleri vardı. Yalnızca Venedik Signoria’sı bile Mehmet’e bir düzine suikast girişiminde bulunmuştu. Mehmet bu planların açığa çıkarılmasını son derece gelişmiş bir istihbarat servisine borçluydu. Bu servis Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırlarının çok ötesinde bile faaliyetlerde bulunuyordu. Teşkilat hakkında elimizde fazla güvenilir bilgi olmasa da, çok sayıda casus kullanıldığını ve istihbarat kapasitesinin muazzam olduğunu biliyoruz. Mehmet bu teşkilatı canlı tutabilmek için yabancı suç ortaklarına yüklü meblağlar ödüyordu. Özellikle İtalyan devletlerinde çok sayıda casusu vardı. Bu casuslar hükümetin en üst düzeylerine kadar sızmıştı. Faaliyetlerine ilişkin söylentiler, uzak kuzey ülkelerinde bile paniğe yol açıyor, masum insanların Türk casusu diye idam edildiği oluyordu.

Sultan Mehmet elbette bu teşkilatı sadece canını güvenceye almak amacıyla kullanmıyordu. Aynı zamanda nihai amacı olan Roma topraklarına kadar ilerlemek için de casuslara ihtiyacı vardı. Nasıl kızı, yani Bizans’ı aldıysa, anneyi, yani Roma’yı da alacaktı. Casusları aracılığıyla İtalyan devletleri arasındaki bütün çekişmeleri öğrenmişti. Hilalli sancağı muzafferce Hristiyan kiliselerinde dalgalandırmanın hayalini kuruyordu. Sayısız öyküde yer alan ve çeşitli biçimlerde yorumlanmış olan Türk efsanesi “Kızıl Elma”, Fatih’in çağdaşları için Kutsal Şehir Roma anlamına gelir olmuştu. Eğer Fatih, zaman zaman dikkatini Doğu’ya çevirmek zorunda olmasa ya da birazdan göreceğimiz gibi erken yaşta ölmemiş ya da öldürülmemiş olsa Avrupa’nın içlerine kadar ilerleyebilirdi.

8.5- Savaşlardan Elde Edilen Yararlar

II. Murat için savaş sinir bozucuydu ve zaman kaybıydı. Onun istediği, halkının huzur ve esenlik içinde yaşamasını sağlamaktı. Mehmet’in dönemindeyse savaş, Osmanlı toplumunun varlık nedeni ve en büyük uğraşı haline geldi çünkü o herkesi savaş çabalarına bir şekilde katkıda bulunmaya zorladı. Artık sultanın temel kaygısı, yabancı ülkelere kalıcı olarak boyun eğdirmek, onları imparatorluğuna katıp yönetmek ve topraklarını güvendiği savaşçıları arasında paylaştırmaktı. Bu son derece sıradışı savaş tarzı, müstahkem şehirlerle kaleleri hızla ve acımasızca fethetmeyi, her şeyden önemlisi de yabancı hükümdarları ele geçirip ortadan kaldırmayı zorunlu kılıyordu.

Fatih Sultan Mehmet saltanatının başlangıcında bütün fethedilmiş eyaletleri ve adaları haraca bağladı. Haracın miktarı, söz konusu yerin refah düzeyine, boyutlarına ve verimlilik düzeyine bağlıydı. İstenen haracın miktarı bin dükadan on binlerce düka altınına kadar değişebiliyordu. Eğer haraç zamanında ödenirse ve sultanla vezirlerine uygun armağanlar verilirse, eyaletler ve adalar kendi yönetim tarzlarını, sivil kurumlarını ve hatta hanedanlıklarını koruyabiliyordu. Ama ilk gevşeme belirtisinde sultan sert bir azar gönderiyor, ayrıca o yeri işgal etme ve hükümdarını devirme tehdidinde bulunuyordu. Eğer birikmiş haraçlar hızla ödenmezse, sultan tehdidini gerçekleştiriyordu.

Ama Mehmet, böyle saltanatlara ansızın son vermek için pek çok başka neden ya da bahane de bulabiliyordu. Sağı solu belli olmayan sultanın kaprisleri, kişisel bir öfke duyması, düşmanların yaydığı iftiralar, söz konusu bölgenin konumu ya da zenginliği gibi şeyler bölgenin prensinin sonunu getirebiliyordu. İstanbul’a getirilirse, önce iyi ağırlanıyor ama öte yandan ayrılmasına izin verilmiyor, sonra da yargılanmadan idam ediliyordu. En iyi olasılıkla, sultan tahtından olmuş hükümdara bir şehri ya da kırsal bölgeyi vermeyi vaat ediyor ama bu vaadini yerine getirse bile, çok kısa süreliğine uyguluyordu. Tahtından olan prenslerin hemen hiçbiri huzur içinde ihtiyarlayacak kadar yaşamadı. Gençliklerinde sultanın gözüne girmiş olanları bile, uzun vadede ondan merhamet görmedi. Ölen bir hanedanın yerine geçenler ya da veliahtları, haberi bizzat İstanbul’a giderek vermek, yanlarında pahalı hediyeler götürmek ve sultanın resmi tevcih belgesini almak zorundaydı. Bu kabul görüşmeleri sırasında yeni haraç belirleniyordu. Genellikle meblağ arttırılıyordu. Sonunda yeni kukla hükümdar, bir onur giysisi alıyordu.

Ancak eğer söz konusu eyalet, şehir ya da ada fethedilmişse, yani halkı kendi rızasıyla boyun eğmemişse, uygulanan prosedür çok farklı oluyordu. O zaman hiç acıma gösterilmiyordu. Var olan hükümet tamamen devriliyor ve bölgeye geleneksel Türk hükümet modelini götürmek üzere üst düzey bir Osmanlı memuru atanıyordu. Ancak halk bu işten her zaman zararlı çıkmıyordu. Bu yeni siyasal ve sivil düzen, genellikle eskisinden daha iyi oluyordu.

8.6- Devletin Gelir Sistemi ve Ticaret

Devletin başlıca gelirleri fethedilmiş gayrimüslimlerin baş vergisinden geliyordu. Bu kişiler, özellikle Avrupa Kıtasında köylü nüfusunun çoğunluğunu ve kent nüfusunun büyük bir kısmını oluşturuyordu. Müslüman Türklerin kendileri ve Müslümanlığı kabul edenler geçmişte bu vergiden muaftılar, ancak bölgelerinde savaş olması durumunda sürüleri, tahılları, pirinç rekoltesi ve arı kovanları gibi mallarının bir kısmını devlete vermek zorundaydılar. Savaş sırasında eğer deniz kıyısında ya da bir ormanın ağzındaki yer stratejik önem kazanırsa buralarda oturanlar vergilendirme dışında kalıyorlardı. Ancak karşılığında birliklere yardım olarak bazı angaryaları yerine getiriyorlardı. Diğer vergi kaynakları vasal devletler tarafından ödenen haraçlardı.

Fakat imparatorluk gelirlerinin ana kitlesi çeşitli devlet kurum ve girişimlerinden kaynaklanıyordu. Bunlar gümrük vergileri, liman rüsumu, geçit paraları, kantar vergileri, tuz, sabun ve balmumu gibi malların tekeliydi. Ayrıca gümüş, bakır ve kurşun çıkarmak için kullanılan madenler çoğu zaman devlet tarafından bazı bayilere kiralanırdı. Bu her iki tarafın da yararınaydı, ama sosyal ve finansal suiistimallere, aşırı üretime yol açabiliyordu.

Sultanın devlet gelirlerini artırmak için başvurduğu bir başka yöntem ise yeni paralar basmak ve eski paraları düşük bir fiyata satın almak suretiyle tekrar tekrar devalüasyon yapmaktı. Yani halkın satın alma gücü kasten düşürülüyordu. Hatta gümüş arayıcıları olarak bilinen memurların, evleri arayıp gizlenen paralara el koymak için taşralara gönderildiği bile oluyordu. Tüm bunlar yüzünden Fatih Sultan Mehmet halk tarafından çok sevilen bir sultan değildi. Durmadan yeni fetihlere girişen sultana sürekli para gerekiyordu ve savaşların faturasını bir bakıma halk ödüyordu. Eğer fetih başarılı olursa elde edilen yeni gelirler sultanın, yönetici sınıfının ve askerlerin masrafları için kullanılıyor sadece belli başlı kentlerdeki imaretlere harcanıyor, ülkenin çeşitli yerlerindeki halka dağıtılmıyordu.

Fatih zamanında hızla gelişen tek kent Konstantiniyye değildi. Bursa, Edirne ve Gelibolu limanı da bu ticari gelişmeden yararlanmaktaydı. Batı Anadolu’da pamuk endüstrisi, Ankara çevresinde tiftik endüstrisi ve Bursa’da ipek endüstrisi altın çağını yaşıyordu. Özellikle İran’dan gelen kervanların son durağı olan Bursa, ticaret mallarının uluslararası antreposu olmuştu. Bu malların arasında Şam üzerinden gelen Hindistan ve Arabistan kökenli baharatlar da vardı.

8.7- Topkapı Sarayının İnşası

Mehmet’in hayatının son dönemlerinde kendisine uygun gördüğü inziva Eski Saray’daki yetersiz surların arkasında ve Majestelerinin azametiyle bağdaşmayacak kadar kalabalık bir semtte olması nedeniyle yetersiz kalıyordu. Bu durum yeni sarayının, yani Topkapı Sarayı’nın, yerinin seçiminde etkili oldu. Eski Bizans Akropolisi’nin yerinde, üç denizin -Haliç, Boğaziçi ve Marmara’nın- birleşme noktasına hâkim burundaki inşaat 1465’de başladı. Burası daha sonra Sarayburnu olarak anılacaktı.

İranlı, Arap ve Rum mimarlara yaptırılan sarayın planları o kadar görkemliydi ki, önceleri tamamlanmasının 25 yıl süreceği hesaplandı. Ama yüksek düzeydeki ücretlerin, işçilere dağıtılan cömertce bahşişlerin ve sultanın kişisel denetiminin sayesinde inşaat öngörülen sürenin dörtte biri kadar bir zamanda tamamlandı. Üç kapılı yüksek kale duvarlarının arasında ve iki iç avluda çoğunlukla zarif köşkler şeklinde tasarlanmış sayısız binalar yer alıyordu. Her bir yanında, birbirinden güzel büyük bahçeler bulunuyor, bunlarda akla gelebilecek her türlü bitkilerle meyveler yetişiyor, her yanda bol berrak içme suları akıyor, kuş sürüleri şakıyıp ötüyor, evcil ve yabani hayvan sürüleri otluyordu. Sultan, seferlerinin arasındaki kış mevsiminde burada halkın gözü önünden uzaklaşıyor, ancak devlet törenleri sırasında sıkı bir koruma altında şehrin sokaklarında görülüyordu.

Mehmet bu sarayı yaptırmakla gelecek yüzyıllardaki Osmanlı saray hayatının modelini de oluşturmuş oldu. Saray başlıca iki bölüme ayrılmıştı. Dış avlu resmi hizmetlere ve sultanın işlerini yürüttüğü mekânlara mahsustu. Divan da buradaydı. İç avlu ise taht odasıyla sultanın dairesini, ayrıca harem ağalarıyla iç oğlanlarınınkini kapsıyordu. Bir yüzyıl sonra burası kadınlarının dairelerini kapsayan “Mutluluk Evi”ni, böylece Harem’i oluşturacaktı. Mehmet’in kendisi burada yaşamayı, 370 hadımı barındıran üçüncü tepedeki eski sarayına yeğliyordu.

Topkapı Sarayı’na peş peşe üç kapıdan giriliyordu. Sarayı şehre bağlayan ilk kapı Bab-ı Hümayun’du, yani Saltanat Kapısı. Bunun üstündeki yazıt, “Sultan Mehmet, insanların arasında Allah’ın Gölgesi ve Ruhu, bu dünyanın hükümdarı, iki kıtayla iki denizin, Doğu’yla Batı’nın efendisi ve İstanbul şehrinin fatihi” sözleriyle kurucusunu anıyordu.

Fatih’in saltanatı döneminde Osmanlı Devleti’nde 500’den fazla mimari yapı yapıldı. Onun adına yapılan en önemli yapı ise Fatih Külliyesiydi. İstanbul’da bulunan yapı; bir cami, medrese, kütüphane, imarethâne (aşevi), darüşşifa (hastane), hamam ve kervansaray gibi birimleri kapsıyordu. Özellikle İstanbul’un Fethi’nden sonra yeni başkentte yaptırdığı görkemli yapılarla, o dönem için metropol özelliğine sahip olan şehir hızla gelişti. Tabiri caizse Fatih Sultan Mehmet Kosntantiniyye’yi baştan yaratmıştı. 1477–78’de yapılan bir ankete göre, o zamanlar Konstantiniyye ve komşu Galata’da toplam 16 bin hâne, 4 bin dükkân ve tahmini 80.000 nüfus vardı. Bu nüfusun %60’ı Müslüman %20’si Hristiyan %10’u Yahudi ve kalan %10’u da diğer dinlere mensuptu.

8.8- Eğitim ve Kültür Çalışmaları

Şimdi gelin biraz da Fatih’in eğitim ve kültür alanında nasıl çalışmalar yaptığına bakalım.

Fatih Sultan Mehmet’in bilime, tarihe ve felsefeye özel bir ilgisi vardı. Papaların, imparatorların, Fransa krallarının, Büyük İskender’in ve Lombardların vakayinamelerini okumuştu. Hem Batı’nın hem de Doğu’nun bilim insanlarını, edebiyatçılarını ve sanatçılarını destekliyor, sarayına çekmek için özel çaba harcıyordu. Boş zamanlarını şairler ve alimlerle geçirmeyi severdi. Onlara huzurunda tartışmalar yaptırırdı. Bu tartışmalar genellikle günlerce sürer, sultan dinlemekten hiç bıkmazdı. Bazen de ulemayı veya Müslüman bilginleri bir araya topluyor ve padişahın huzurunda teolojik sorunları tartışmalarını istiyordu.

Fatih’in eğitim alanındaki önemli işlerinden birisi inşası 1462–1470 yılları arasında süren ve Osmanlı’nın ilk yükseköğretim kurumu olan Sahn–ı Semân Medresesi’ni kurması olmuştu. Fatih Külliyesi içinde yer alan kurumda Kur’an, hadis, kelâm, fıkıh, tefsir gibi derslerin yanı sıra fizik, kimya, matematik, astronomi gibi bilimlere de yer veriliyordu.

Fatih Doğu kültürü kadar Batı kültürüne de derin bir saygı duyuyordu. İstanbul’un fethinden itibaren sarayına çok sayıda İtalyan’ı çağırmıştı. Böyle yapmasının nedeni hiç kuşkusuz kısmen politikti. Fethetmeyi arzuladığı dünya hakkında bilgi edinmek, Batı’nın ve özellikle Apennin Yarımadası’nın tarihini, coğrafyasını, yönetim biçimlerini, dinsel inançlarını, içteki rekabetlerini ve askeri stratejisini öğrenmek istiyordu. Bilim adamlarının yardımıyla sarayındaki kütüphanesine; çok sayıda klasik yazma, onun için Türkçeye çevrilmiş olan Yunan eserler ve Hristiyan dini hakkındaki kitaplar toplamıştı.

Fatih Sultan Mehmet Osmanlı sultanları arasında bir kütüphane kurmaya en çok önem veren kişiydi. Kendisinin Türkçeden başka Arapça, Farsça, Latince ve Yunanca kitaplardan oluşan ve 8000’den fazla el yazması içeren çok dilli ve devasa bir kütüphanesi vardı. Elimizdeki bazı kaynaklardan anladığımız kadarıyla, sultan özellikle ilgisini çeken bazı antik dönem eserlerini Türkçe’ye çevirtmişti. Örneğin Seneca’nın “Ahlak Mektupları” ve Batlamyus’un “Coğrafya El Kitabı” gibi eserlerin çevrildiğini biliyoruz. Fatih’in kütüphanesinde bulunan tarih, coğrafya, askerlik bilimi ve din üstüne kitaplar onun zevklerini ve eğilimlerini açıkça ortaya koyuyor.

Fatih astronomiyle de ilgileniyordu. Mesela Timur İmparatorluğu’nun himayesi altında Semerkant’ta çalışmalarını yürüten matematikçi ve astronom Ali Kuşçu’yu İstanbul’a davet etmişti. Ali Kuşçu Sahn-ı Seman Medresesinde öğretmenlik yaptı. Eğitim müfredatını hazırlayanlardan biriydi.

Ali Kuşçu, Fatih dönemindeki, kalıcı bir ün kazanmış birkaç bağımsız alimden biriydi. Gökbilim ve matematik üstüne yazdığı risaleler dışında ilahiyat, gramer ve hukuk üzerine eserler bıraktı. Uzmanlar tarafından çok değer verilen bu eserler ölümünden uzun süre sonra bile kullanıldı. Osmanlı İmparatorluğu’nda iki yıldan az bir süre faaliyet gösterdikten sonraki erken ölümü, Fatih’i çok üzmüştü. Onun ölümüyle birlikte, klasik Osmanlı gökbiliminin son ışığı da söndü.

Sahn-ı Semân’ın ışığı ise, I. Süleyman tarafından 1551–57’de inşa ettirilen Süleymaniye Medreseleri zamanında söndü. Bu tarihe kadar hem İslami konularda hem de fen bilimlerinde öğrenci yetiştirilmişti. Fakat Kanuni devrinde bu medreseler sadece dini ilimler ihtisası yapılan medreselere dönüştürülerek fen bilimlerine verilen önem azaltıldı.

Mehmet yalnızca astronomiyle değil, astrolojiyle de ilgilendiğini gizlemiyordu. Önemli kararlar vermeden, özellikle askeri seferlere çıkmadan önce saray müneccimlerine danışırdı. Müneccimler gezegenlerin birbirlerine göre konumlarına ve Zodyak burçlarına dayanarak Mehmet’e tavsiye verir, bütün girişimlerinin gün ve saatini belirlerlerdi. Bu durum bizi şaşırtmamalıdır çünkü Mehmet’in döneminden çok sonra yaşayacak olan liderler bile astrolojiye inanmayı sürdürmüştü. Hatta günümüzde bile bazı insanlar gezegenlerin bizim üzerimizde enteresan etkilere sahip olabileceğini düşünür. Fakat artık bunun doğru olmadığını biliyoruz.

Fatih, insanın görüntüsünün betimlenmesiyle ilgili İslami yasaklara rağmen bunu umursamıyordu. Birçok İtalyan sanatçıyı sarayına davet etti. Saltanatının son evrelerinde Batı resmiyle heykeline önemli destek sağladı. Venedik Dükası’ndan kendisine “iyi bir ressam” yollamasını istedi. Böylece 1479’da gelen Venedikli ressam Gentile Bellini, İstanbul’da 15 ay geçirdi ve bu süre içinde çok itibar gördü. Sultanla sarayındaki diğer kişilerin portrelerini yaptı.

Bellini sarayın iç duvarlarını duvar resimleri ve başka tablolarla süsledi. Rönesans ürünü bu eserler Sultan Mehmet’in ölümünden sonra muhafazakar oğlu II. Bayezid tarafından saraydan uzaklaştırılıp satıldı. Sonuçta çoğu ortadan kayboldu: Sadece sultanın portresi yüzyıllardan sonra Londra’daki National Gallery’de ortaya çıktı.

Sultan Mehmet Venedik’ten tunç üzerinde çalışan iyi bir heykeltıraş da istemişti. Bu istem karşılığında kimin gönderildiği kesinlikle bilinmiyorsa da sarayın ziyaretçilerinden biri olan Ferrara’lı Costanzo, sultanın bir madalyonunu yapmıştı.

Fatih dini önyargılara sahip bir hükümdar değildi. Bunu sadece kendi yaptırdığı sanat eserlerinden değil koruduğu sanat eserlerinden de anlayabiliyoruz. Mesela Konstantiniyye’nin fethi sırasında Hipodromdaki ünlü üç başlı yılan sütununun yobazların kurbanı olmaması için korunmasını emretmişti. Augustaion adıyla bilinen meydandaki yüksek bir sütunu çevreleyen atlı Justinianus heykelinin de özenle alınıp taşınmasını emretmişti. Ayrıca Konstantiniyye’nin fethinden hemen sonra, Ayasofya’daki resimlerin üstü sıvandığında, koro apsisindeki yarı-kubbede bulunan Meryem Ana mozaiğine dokunulmamasını buyurmuştu. Hayatının sonlarına doğru, resimlerin yasaklanması gibi konulara tamamen ilgisiz kaldı.

Mehmet’in bir başka saygı duyduğu kültür ise İran kültürüydü. İran’ın aykırı İslamiyeti’yle derviş toplulukları ona çekici geliyordu. Ancak uygulamada bu mezhebin karşıt düşüncelerini kendi İslam devletinin daha katı Sünni ilkeleriyle uzlaştırmayı başaramadı. Buna rağmen Acemceyi okudu ve kendisi de “Avni” mahlasıyla Türkçe olarak üstün kaliteli olmayan 80 şiir yazdı. Şairlerle ediplere maaş bağlayarak edebiyatı teşvik etti. Aynı zamanda, her biri entelektüel açıdan ve diğer alanlarda birer kıymet olan kendi eski öğretmenlerinin kariyerlerini ilerletmek için çok şey yaptı. Bilginlerle ilahiyatçılardan oluşan çevresiyle sohbet etmekten büyük haz duyuyordu.

Tıp bilimi ise Türklerin arasında hâlâ çok geriydi, sultanın sağlık danışmanları ise daha çok İtalya’dan gelen Yahudilerdi. Bunların en çok dikkati çekenlerinden biri Maestro Jacopo’ydu. Yakup Paşa adıyla vezir olan bu kişi, yalnızca sağlık konularında değil, maliye ve finansta da sultanı büyük ölçüde etkiliyor ve onunla bütün seferlere katılıyordu. Mehmet’i katletmeyi akıllarına koyan Venedikliler yirmi küsur yıllık bir süre içinde onu zehirletmek için en az 14 denemede bulunmuşlar, bu amaçla Jacopo’nun yardımını elde etmeye çalışmışlardı.

Fatih’in eğitim ve kültür çalışmalarının önemli bir ayağını da videonun başında bahsettiğim devşirme sistemiyle payitahta getirilen öğrencilerin eğitimi oluşturuyordu. Murat’ın kurup Fatih’in geliştirdiği Enderun Mektebi, öğrencilerin yaşına göre iki hazırlık okulundan, iki de mesleki eğitime mahsus okuldan oluşuyordu. Bu okulda; yetenek, girişimcilik ve liderlik kabiliyetlerini seçebilmek için öğrencilerin bireysel yetilerine büyük bir dikkat gösteriliyordu. Kendi seçtikleri konuları okumaya cesaretlendiriliyorlardı.

Entelektüel ve el becerisi yetenekleri esasına göre yapılan bir ayırımdan sonra öğrenciler, yedi veya sekiz yıllık bir acemilik döneminin yer aldığı on dört yıllık bir öğretim süresine tabi tutuluyorlardı. Burada en küçük başarılar ödüllendiriliyor en küçük kusurlar ise cezalandırılıyordu. İç oğlanlarının çoğu bu acemilik dönemini aşamayarak sultanın özel hizmetine giremiyorlar, bir hazırlık eğitiminden sonra askeriyede veya yönetimde önemsiz görevlere getiriliyorlardı.

Enderun Mektebi’nin amacı, Kuran’la ve İslam ilahiyatı konusundaki eğitimden sonra temelde dünyeviydi. Bu açıdan bakılınca İslam dünyasında bir benzeri daha yoktu. Öğretmen kadrosu ön planda ulema sınıfından seçiliyordu. Ama Mehmet bunlara sarayındaki bilim ve fen adamlarıyla edipleri de eklemişti. Bunların sayesinde okulda Yunan ve Latin modeline göre bir öğretim fırsatı da doğmuş oluyordu.

8.9- Diğer Dinlere ve Tarikatlara Olan Yaklaşımı

Fatih hayatı boyunca hep açık görüşlü biri oldu. Farklı fikirlere her zaman ilgi gösterdi ve bunlara saygı da duydu. Çocukluğundan itibaren heteredoks Şii doktrinlerine, Hristiyan dininin öğretilerine ve serbest fikirli insanlara karşı açıkça eğilim göstermesi Mehmet’in en azından hayatının bazı dönemlerinde katı Sünni ilahiyatına doğrudan ters düşen dinsel fikirlere meyilli olduğunu gösteriyor. Kütüphanesinde bulunan elyazmalarının da gösterdiği gibi, hümanist danışmanlarından özellikle de Patrik Gennadios’tan kendisine Hristiyanlığın tarihini ve doktrinini öğretmelerini istemişti.

Bütün bunlar bize Fatih’in din değiştirmeyi düşündüğünü göstermiyor elbette. O sadece tutkulu bir merak sahibiydi ve kimi zaman gerçekten öğrenmek istediğinden kimi zaman düşmanlarını iyi tanımak istediğinden kimi zaman ise fethettiği topraklardaki kullarının dini hakkında bilgi edinmek zorunda hissettiğinden dolayı bilgisini artırmaya devam etti. Tam da büyük bir liderden bekleneceği gibi.

Ancak Mehmet bir konuda hoşgörüsüzdü. Dini tarikatlara açıkça düşmandı ki bu tarikatlar 15. yüzyılın başında Anadolu’ya, Rumeli’ye hatta Arnavutluk’a dek yayılmıştı. Halktan sultanı kaygılandıracak denli büyük destek görüyorlardı ve belirli bir siyasi nüfuzları vardı. Mehmet onların ülkenin her yanına yayılıp yerleşmelerinden rahatsız oluyordu. Faaliyetlerini kısıtlamak ve yasaklamak için elinden geleni yaptı. Bazı tarikatların mal ve mülklerine el koydu. İşlemeyen derviş zaviyelerinin vakıflarını kaldırarak onların toprağını devlet malı haline getirdi. Bir şeyh halk nezdinde ne kadar popüler oluyorsa Mehmet’in gözünden düşmesi ihtimali o kadar artıyordu. Fanatizmleri, çılgınca davranışları ve giysilerinin hırpaniliği yüzünden birçok şeyhi deli ilan etmişti ve onları sık sık imparatorluğundan kovuyordu. Onun bu önlemleri, din adamları arasında kendisine karşı son derece sert ve geniş bir propagandaya neden olmuştu. Ama bu çok uzun sürmedi. Fatih’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu, Fatih’in el koyduğu zaviyelerin pek çoğunu tarikatlara geri verdi. Bu yüzden Bayezid, Fatih’in aksine bir veli, şeriatı ihya eden sultan olarak görüldü.

8.10- Fatih’in Ölümü (3 Mayıs 1481)

Osmanlı hükümdarlarının ömürleri son birkaç kuşaktır kısalmıştı. Son 100 yıl içinde yalnızca biri ellinci yaşını aşabilmişti. Mehmet’in de hayatı boyunca sağlık durumu pek parlak olmamıştı. Özellikle otuzlu yaşların başlarında şişmanlaması ilk alarm sinyallerini oluşturmuştu. Kalıtsal olan akut bir artrit, seferlerinde at üstünde yol almayı onun için ıstıraplı bir hale getiriyordu. Ayrıca gut hastalığından mustaripti. Bedensel zevklere, yemeye ve içmeye aşırı düşkünlüğü nedeniyle sürekli şişmanlıyordu. Özellikle kırmızı eti ve deniz mahsüllerini çok tüketiyordu ki bu da gut hastalığını azdıran etmenlerden biriydi. Yani yeme-içme konusunda babası gibi kötü bir Müslüman’dı. Akut gut ve bağırsak sancısı krizleri nedeniyle zaman zaman uzun süreler boyunca sarayından kımıldayamıyordu. Henüz kırklı yaşlarının ikinci yarısında olduğu 1479 yılında Mehmet’in bacağında ortaya çıkan tümör doktorlarını şaşırtmıştı. Bellini’nin portresini yaptığı yılın ertesinde Mehmet çok hasta bir adamdı.

1481 yılı ilkbaharında, sultan son seferini başlatacak kadar iyileşmişti. Tuğlu sancakları İstanbul’un karşısındaki Anadolu kıyılarına dikildi. Herkesin bildiği gibi, bu Asya’ya yürüneceğinin işaretiydi. Ama bu yeni seferin hedefini hiç kimse, sultana en yakın olan kişiler bile bilmiyordu. Mehmet bu bilgiyi seferin güvenliği açısından çok gizli tutuyor kimseye söylemiyordu. Rumeli ordusu başkumandanla aşağı yukarı aynı zamanda Çanakkale Boğazı’nı geçti. Anadolu ordusu ise Mayıs ortalarında Konya yakınındaki geniş ovada toplandı. Ordunun boyutları, büyük bir sefere çıkılacağını gösteriyordu. Görünüşe bakılırsa güneye, Memluk Devleti topraklarına gidilecekti. Ayrıca özellikle Batı’da, Mehmet’in Rodos’taki Hospitalier Şövalyelerine bizzat saldıracağından korkuluyordu.

Mehmet’in 25 Nisan Çarşamba günü Üsküdar’a geçmesiyle sefer başladı. İlk durak Gebze civarındaki Hünkar Çayırı oldu. Sultan burada 1 Mayıs’ta şiddetli karın ağrıları çekmeye başlayınca hekimler çağrıldı. Eski hastalıklarının, yani gutla artritin yanı sıra yeni hastalıklar da baş göstermişti. Muhtemelen şiddetli bir kolite, yani kalın bağırsak iltihabına yakalanmıştı. Sultanı ilk tedavi etmeye çalışan hekim, Acem Hamîdüddin el-Lâri oldu. El-Lari, Mehmet’in oğlu Bayezid’in direktifiyle sultana acısını dindirmek maksadıyla afyon verdi. Muhtemelen başka ilaçlar da kullanmıştı. Ama durum hiç parlak görünmüyordu.

El-Lari başarısız olunca, sultanın hasta yatağına eski dostu Yahudi asıllı hekim Maestro Jacopo çağrıldı. Jacopo Müslüman olduktan sonra Yakup Paşa ismini almıştı. Ancak Japoco, elinden bir şey gelmeyeceğini, sultana verilen ilaçların işe yaramadığını ve sultanın yaşamasının pek mümkün olmadığını söyledi. Sadece daha önce hastaları tedavi etmek üzere kullandığı meşhur şurubu şerbet-şarâb-ı fâriğ’i denedi. Bu şekilde bir nebze olsun iyileşme görmeyi umut ediyordu. Fakat doktorların çabası işe yaramadı ve Sultan Mehmet, 3 Mayıs 1481 Perşembe günü, ikindi namazı vaktinde, öğleden sonra dört civarında 49 yaşında hayatını kaybetti.

Hikayenin tam bu kısmında karşımıza birçok soru çıkıyor. Acaba sultan hastalıklarından dolayı eceliyle mi ölmüştü? Yoksa sultana yanlış ilaç mı verilmişti? Belki de verilen ilaçların dozu çok yüksekti? Doktorlardan biri Batılı güçler tarafından satın alınmış olabilir miydi? Bunu bilmiyoruz çünkü elimizde bu sırrı aydınlatacak belge bulunmuyor. Tek bildiğimiz şey son günlerinde Sultan Mehmet dayanılmaz acılar çekiyordu.

El-Lari’nin Fatih’in hayatının son günlerinde oynadığı rol, ondan şüphelenilmesine yol açtı. Acem hekim, üstünde yoğunlaşan şüpheleri dağıtmakta öyle başarısız oldu ki, dört yıl sonra Edirne’de öldüğünde (22 Şubat 1485), Edirneliler, Fatih’in II. Bayezid tarafından zorla verdirilen aşırı dozda afyon yüzünden öldüğüne inandılar. El-Lârî’ye ilişkin söylentilerin onun en lehine olanı, sultana istemeden yanlış ilaç vermiş olmasıdır. Dolayısıyla el-Lârî’nin öldürülmesinin nedeni sultanı öldürme girişimine tanıklık etmiş olması ya da Mehmet’in ölümünden bizzat sorumlu olması olabilir.

Mehmet’in asıl ölüm sebebi günümüzde hala çözülememiş gizemlerden biri. Tarihçilerin bir kısmı sultanın hastalıklarından dolayı öldüğünü düşünürken bir kısmı ise zehirlendiğini iddia ediyor. Çok sayıda düşmanının oluşu ve ölümüne ilişkin bazı ayrıntılar, muhtemelen zehirlendiğini gösteriyor. Mehmet yeni seferine ölümünden bir hafta önce çıkmıştı. Oysa önceki yıl ve daha öncesinde, hastalıkları hareket etmesini güçleştirdiğinde, önemli seferlerinde kumandanlığı vezirlerine vermişti. Örneğin Rodos Adasına ve İtalya, Otranto’ya yapılan seferleri paşaları yönetmişti. Bu yüzden muhtemelen, 25 Nisan’da başkentinden ayrıldığında gut illetinden mustarip olsa da ölümcül hasta değildi. Zaten görgü tanıkları da o ölümcül bağırsak sancılarının ertesi Salı günü ansızın başladığını söylemişti. Bütün bunlar, Mehmet’in yola çıktıktan hemen sonra zehirlendiği ve hiçbir ilacın hayatını kurtarmaya yetmediği iddiasını destekliyor.

Eğer zehirlendiyse akıllara hemen bunu kimin yaptırdığı sorusu geliyor. Mehmet 49 yıllık kısa hayatı boyunca elbette birçok düşman edinmişti. Onu zehirletebilecek adaylar arasında üçü özellikle öne çıkıyor:

Birincisi Papa, ikincisi Venedik Doçu, üçüncüsü ise oğlu Bayezid.

Venediklilerin daha önce yaptığı bir dizi zehirleme girişiminin tamamen başarısız olduğu göz önüne alındığında, bu işte Venediklilerin parmağının olması pek muhtemel görünmüyor. Sultanı oğlu Bayezid zehirlemiş olabilir. O açık görüşlü babayla mistisizme meyilli, yobaz oğlunun arası pek iyi değildi. Ayrıca Mehmet’in kardeş katlini vacip kılan yasası şehzadeyi tahta giden yolu zamanından önce açma girişiminde bulunmaya yöneltmiş olabilir. Aslında pek çok kişi sultanın Amasya’ya, Bayezid’in sancakbeyi oldu­ğu şehre yürüdüğü görüşündeydi. Sultan ile oğlu arasındaki çekişme giderek şiddetlenmiş ve tam o sıralar doruğa çıkmıştı. Amasya’daki Şehzade Bayezid, 1481 Nisan’ının ilk yarısında İstanbul’dan bazı mektuplar almıştı. Bu mektuplarda sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa’nın, Mehmet’i, Cem’in veliaht olması konusunda ikna ettiği yazılıydı. Kendimizi Bayezid’in yerine koyarsak bu haber onun için korkutucu olmalıydı. Cem tahta geçtiği takdirde kanun gereği abisini öldürecekti. Bu yüzden Bayezid, Halveti dervişlerinin yardımıyla en azından sadrazamı öldürmeye çalışmış olabileceği gibi, aynı şeyi babasına da yapmak istemiş olabilir.

Eğer bu iş Bayezid’in işiyse tarihin tekerrür ettiğini söyleyebiliriz. 31 yıl sonra kendisi de bu acımasız kuralın kurbanı olacaktı: 26 Mayıs 1512’de, doğum yeri olan Dimetoka’ya giderken, oğlu ve kendisinden sonra tahta geçecek olan Selim’in emriyle Yahudi bir hekim tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Ordugahta, sultanın en yakın maiyeti dışında hiç kimse onun öldüğünü öğrenmedi. Sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa ile etrafındakiler, Fatih’in şiddetli bir gut nöbeti geçirdiği için İstanbul’a dönmek zorunda kaldığı söylentisini yaydılar. Sultanın cesedi hemen bir tahtırevanla Üsküdar’a götürülüp, gemiyle başkente geçirildi. Orduya Anadolu kıyısından ayrılmaması emredildi. Hiçbir geminin Boğaziçi’nden İstanbul’a geçmesine izin verilmedi. Karamanlı Mehmet Paşa Cem taraftarı iken; eski sadrazam İshak Paşa, Anadolu Beylerbeyi Sinan ve Yeniçeri Ağası Kasım Bayezid taraftarıydı.

Ölen efendisiyle daha önce anlaşmış olan sadrazam Mehmet Paşa, Şehzade Bayezid’in tahta geçmesini her ne pahasına olursa olsun engellemek istiyordu. Bu yüzden hemen Konya’daki Şehzade Cem’e, tahta olabildiğince çabuk geçmesini söylemek için üç atlı gönderdi. Ancak bu arada sultanın öldüğü haberi yayılmış ve büyük bir huzursuzluğa yol açmıştı. Askerler, özellikle de yeniçeriler tehditkar bir hal almıştı. Sahile koşup balıkçı kayıklarıyla Avrupa yakasına geçtiler. Vahşice haykırarak, efendilerini görmek istediklerini söylediler. Bu olmayınca, sarayın kapısını kırıp içeri girdiler. Sultanın cansız bedenini görünce, öfkelerini sadrazam Mehmet Paşa’dan çıkardılar ve onu oracıkta öldürdüler. Kellesini bir mızrağa geçirip sokaklarda dolaştırdılar. Ayaklanan halk evlere ve dükkanlara, özellikle de Yahudilere ve Hıristiyanlara ait olanlara saldırdı. Venedikli ve Floransalı tacirlerin depoları yağmalandı.

Cem Sultan’a gönderilen üç ulağın talihi yaver gitmedi. Üçü de tutuklandı. Anadolu Beylerbeyi Sinan ve Yeniçeri Ağası Kasım, Bayezid’in damatlarıydı. Muhtemelen onlar sayesinde olanları haber alarak, hemen İstanbul’a doğru yola çıktı. Sadrazamın korkunç ölümü ve Cem Sultan’ı çağırmayı başaramamış olması, Bayezid’in halk tarafından desteklenmesini kolaylaştırmıştı. Yeniçeri Ağası Sinan, ayaklanan askerlerine, Şehzade Bayezid tahta geçince maaşlarını iki katına çıkarma sözü verdi. Görgü tanıklarının söylediğine göre, bunu duyan askerler “Yaşasın Bayezid!” diye haykırmaya başladı. Bu arada eski Sadrazam İshak Paşa, Sinan Ağa ile işbirliği yapmıştı. Sinan’ın onayıyla Şehzade Bayezid’i sultan ilan etti ve sultan gelene kadar yerine genç oğlu Şehzade Korkud’un naiplik yapacağını açıkladı. Çocuk, halkın sevinç nidaları arasında sokaklardan geçirildi.

Dört bin atlı korumasıyla yola çıkan Bayezid, 20 Mayıs’ta Üsküdar’a vardı. Orada kendisini sevinç içindeki yeniçeriler karşıladı. Yeniçeriler o durumda bile maaşlarının artırılmasını talep etmeyi ihmal etmedi. Yeni sultan siyah giysiler ve siyah bir sarıkla başkente girdi. Bu olaylar cereyan ederken Fatih’in naaşı karanlık bir odada tamamen ihmal edilmişti. Yaz sıcağında günlerce elbisesiyle kapalı kalan ceset koktuğundan yanına girilecek durumda değildi. Sonunda Baltacılar Kethüdası Kasım’la tahnit memuru ölüyü beraber soyup iç organlarını çıkardıktan sonra mumyaladılar ve kefenlediler. Ardından da Bayezid 22 Mayıs’ta babasının cenazesini kaldırdı. Sonra da Topkapı Sarayı’na gitti. Aynı gün toplanan divan, saltanatın Bayezid’e ait olduğunu ilân etti. Böylece Bayezid’in 31 yıl sürecek saltanatı başlamış oldu.

Fatih Sultan Mehmet bugün İstanbul’da kendi adını taşıyan semtte bulunan Fatih Külliyesi’deki türbesinde yatıyor. Bu külliyenin yerleşim yerini Fatih özellikle seçmişti. Tüm Bizans kiliseleri içinde en ünlü ve tarihi olanlardan birinin, Havariyyun Kilisesi’nin kalıntıları üstüne yaptırmıştı ki, kentin kurucusu Büyük Konstantin de 337 yılında görkemli bir törenle orada toprağa verilmişti. Böylece Mehmet ölümünde de yaşamında olduğu gibi imparatorluk mirasını üstlenmiş oldu. Fakat orijinal türbe ilerleyen yıllarda bir depremle yıkıldı. Ardından iç süslemeleri, möbleli köşe saati, barok tavan dekorasyonu ve pendent kristal avizesiyle ışıltılı bir şekilde, Müslüman bir Napolyon’un istirahatgahı gibi yeniden düzenlendi. Zengin işlemeli kabir, yeşil kumaşla kaplandı. Burası geçen zaman içinde Müslüman müminler için bir anlamda kutsallık mertebesine erişti. Fatih ulusal bir kahramana dönüştü. Bugün adı Türkiye’nin birçok semtinde, sokakları, caddeleri ve köprüleri betimliyor.

“La Grande Aquila è morta!”

Hıristiyanlığın can düşmanının öldüğü haberi Venedik’e iki hafta sonra ulaştığında böyle duyurulmuştu.

“Büyük Kartal Öldü!”

“Hristiyanlığın ve İtalya’nın şansı varmış ki, ölüm o vahşi ve dizginlenemez barbarı durdurdu” diye yazmıştı Venedik’teki San Marco Bazilikasının yöneticiliğini yapan şövalye Giovanni Sagredo. Batı’nın ilk kapıldığı his şüphesiz buydu.

Büyük Osmanlı sultanının ölümü Batı dünyası için o kadar önemli bir olaydı ki Avrupa’da büyük bir sevinç yaşandı. Kilise çanları çalındı, toplar atıldı ve kutlamalar yapıldı. Roma’da havai fişekler ateşlendi ve 3 Haziran’da görkemli şükran duası ayinleri düzenlendi. Papa bunlara bizzat katıldı. Sadece Roma’da değil bütün İtalya’da benzer kutlamalar yapılıyordu. Doğu’dan gelen tehditten kurtulan Batı, artık rahat soluk alabilecekti.

Fakat kimse geleceği düşünmüyordu. Evet belki Mehmet’in tedbirli ve güvensiz bir yapıya sahip olan oğlu Bayezid ciddi bir tehdit değildi. Onun oğlu I. Selim ise İran, Suriye ve Mısır’la savaşacaktı. Ama Selim’in oğlu Muhteşem Süleyman’ın saltanat döneminde Osmanlılar gözlerini yeniden Batı’ya çevireceklerdi. Macaristan, Muhteşem Süleyman tarafından alınacak ve 150 yıldan uzun bir süre Osmanlıların elinde kalacaktı. Süleyman sadece bununla da kalmayacak, ordusunu Viyana surlarına kadar dayayacak ve bütün Avrupa’yı yeniden korku saracaktı.

Sonuç:

Mehmet’in hayatıyla ilgili pek çok konuda nihai gerçeğe ulaşmak hiçbir zaman mümkün olmayacak. Çünkü elimizde her karanlık noktayı aydınlatacak nitelikte kaynak bulunmuyor. Üstelik ister yerli ister yabancı olsun kaynakların birçoğunun taraflı olduğu görüyoruz. II. Mehmet’in tarafsız bir gözle değerlendirilmesini son derece güç kılan şey, elimizde onun kişiliğine ilişkin güvenilir bilgiler bulunmayışı. Ama bir konu hakkında kesin bilgi sahibiyiz ki Mehmet, Orta Çağ’ın en önemli figürlerinden biriydi.

Son büyük kuşatmanın fatihi daha ilk saltanatında bile dünya tarihinde yer edinmeyi planlıyordu. Büyük İskender ve Julius Caesar gibi büyük bir imparator olmak, hatta onları aşmak istiyordu. Dolayısıyla hedefi büyük bir imparatorluk, istikrarlı bir dünya gücü yaratmak ve onu, yeni başkenti İstanbul’dan yönetmekti. Bütün dünyayı egemenliği altına alma arzusu sınır tanımıyordu. Makedonyalı İskender’in Asya’ya daha küçük bir orduyla girdiğini fakat şimdi işlerin değiştiğini, eskiden Batılılar Doğuya sefere çıkarken şimdi kendisinin Doğudan Batıya yürüdüğünü söylemişti. Hiçbir kanun ve Allah’tan başka güç tanımadığını söylerdi. Ona göre dünyada yalnızca tek bir evrensel imparatorluk ve tek bir hükümdar olması gerekirdi.

Mehmet kendisini Bizans imparatorlarının varisi olarak görmekte haklıydı çünkü Bizans devletinin yıkıntılarından, Mezopotamya’dan Adriyatik’e dek uzanan bir imparatorluk kurmayı başarmıştı. Eski Bizans devletleri adeta yeniden birleşmişti fakat bu sefer Haç’ın değil Hilal’in altında. Bizanslıların eski bir sözünde de söylendiği gibi Byzantium’u ele geçiren imparatorluğu da ele geçirirdi. Bu Osmanlılar için de geçerliydi. Mehmet’in döneminde Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları Bizans İmparatorluğunun parlak dönemlerindeki sınırlarına çok benziyordu. Ve imparatorluğun gerilemesi de Bizans’ın gerilemesine benzer bir biçimde, sınır bölgelerinin yitirilmesiyle başlayacaktı.

Dünya tarihinde kendisine cihan imparatoru diyebilecek çok az hükümdar yaşadı. Mehmet kesinlikle bunlardan biriydi. Büyük bir İslam İmparatorluğu’nun temelini atan ve sağlamlaştıran Mehmet aynı zamanda Ortodoks Hristiyanlığın da sıkı bir koruyucusu olmuştu. Yalnız bu büyük başarısı nedeniyle bile tarihi perspektif açısından Orta Çağ’ın en seçkin hükümdarından biri oldu. Onun fetihleri pek çok bakımdan dünya tarihini değiştirdi. O, Doğu Roma İmparatorluğu’nun 1123 yıllık egemenliğine son verdi ve bir çağı kapatıp başka bir çağı başlattı. Bir imparatorluk düşerken bir başkası yükselişe geçti.

Mehmet’in her bakımdan asıl kurucusu olduğu bu büyük imparatorluk ilerleyen yüzyıllarda Avrupa Kıtasının üçte birine, Karadeniz’in kuzeyine, Orta Doğu’nun tamamına, hatta Afrika Kıtasının önemli bir bölümüne hakim oldu. Bu, Anadolu topraklarındaki sıradan bir beyliğin Mehmet’in keskin zekası, azmi, iradesi ve cesaretiyle dünya tarihine yüzyıllar boyunca damgasını vuracak büyük ve güçlü bir imparatorluğa dönüşmesinin hikayesiydi…

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı – FRANZ BABINGER (1953)

Fatih Sultan Mehemmed Han – HALİL İNALCIK (2019)

Devlet-i Aliyye: Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar – HALİL İNALCIK (2009)

Osmanlı: İmparatorluğun Yükselişi ve Çöküşü – LORD KINROSS (1977)

Osmanlı İmparatorluğu Tarihi – JOHANN WILHELM ZINKEISEN (1840-1863)

1453: Son Büyük Kuşatma – ROGER CROWLEY (2005)

Fatih Sultan Mehmed’in Ölümü (Makale) – İSMAİL HAKKI UZUNÇARŞILI: https://belleten.gov.tr/tam-metin/1380/tur

Sultan II. Mehmed’in Şüpheli Ölümü (Makale) – SERHAT SOYŞEKERCİ: https://journalofsocial.com/files/josasjournal/06c8b504-6af3-4bab-8c65-be1c1d9fc2b2.pdf

Yeni Belgeler Işığında Gülbahar Hatun’un Hayatı ve Şahsiyeti (Makale) – ALİ AÇIKEL, KÜBRA DURSUN: https://dergipark.org.tr/tr/pub/gopsbad/issue/57486/738677

Kişiler:

I. (Yıldırım) Bayezid: Fatih’in dedesinin babası

II. Mehmed: Fatih’in dedesi. Osmanlı Devleti’nin ikinci kurucusu olarak anılır.

II. Murad: Fatih’in babası

Şehzade Büyük Ahmed: II. Murad’ın en büyük oğlu. 1437’de erken yaşta öldü.

Şehzade Alaaddin Ali: II. Murad’ın ikinci oğlu. 1425’te doğdu 1443’te öldürüldü.

Şehzade Bayezid: Fatih’in Gülbahar Hatun’dan olma oğlu ve kendisinden sonraki Osmanlı sultanı.

Şehzade Cem: Fatih’in  Çiçek Hatun’dan olma en küçük oğlu. Bayezid’le taht mücadelesine girişti.

Şehzade Mustafa: Fatih’in Gülşah Hatun’dan olma ortanca oğlu. Fatih hayattayken öldü.

Timurlenk (Timur Küregen): Timurlu İmparatorluğu’nun kurucusu. Türk-Moğol asker ve komutan. 1370’ten itibaren düzenlediği seferlerle günümüzdeki Orta Asya, Rusya, İran, Hindistan, Afganistan, Kafkasya, Ortadoğu ve Anadolu’nun büyük bir bölümünü ele geçirmiştir.

II. Manuil Paleologos: VIII İoannis’in babası. 1391 ile 1425 arasında Bizans İmparatorluğu yaptı.

VIII. İoannis Paleologos: 1425 ile 1448 arasında, tek Bizans İmparatoru olarak hüküm sürdü.

XI. Konstantinos Paleologos: 1449-1453 arasında imparatorluk yapmış son Roma (Bizans) imparatorudur. II. Manuil oğlu. İstanbul’un Fethisırasında öldü.

Yuvan Kastrioti: Arnavut soylu Kastrioti Hanedanı’nın üyesi ve Arnavut lideri İskender Bey’in babası.

Gjergj Kastrioti (İskender Bey): Arnavutların ulusal kahramanı. Arnavutluk’un feodal hanedanlıklarından Kastrioti Hanedanı’ndandır. Babası Yuvan, Gjergj’i Osmanlı sarayına rehin olarak gönderdi. Edirne’de II. Murad’ın hizmetinde bir içoğlanı eğitimi gören Gergi Müslüman oldu ve İskender adını aldı.

Karamanoğlu II. İbrahim Bey: Karamanoğulları Beyliği’nin 17. beyi. 1423 ve 1464 yılları arasında beylik yapan İbrahim Bey’in dönemi Osmanlı Devleti ile Karamanoğulları Beyliği ilişkilerinin en gergin olduğu dönemdi. İbrahim Bey aynı zamanda II. Murad’ın kız kardeşiyle evlenmişti.

Hünyadi Yanoş: Orta ve Güneydoğu Avrupa’nın önde gelen Macar askeri ve siyasi figürü. Eflak kökenli soylu bir ailenin üyesiydi. Osmanlı saldırılarına maruz kalan Macaristan Krallığı’nın güney sınırlarında askeri becerilerini geliştirdi.

III. Ladislas: 1434 yılından 1444 yılındaki ölümüne dek 10 yıl boyunca hüküm sürmüş olan Polonya, Macaristan ve Hırvatistan kralıdır.

Ladislas Posthumus: III. Ladislas’tan sonraki Macaristan Kralı. Çocuk kral 17 yaşında öldü.

Matthias Cornivus: Hünyadi Yanoş’un oğlu. 1458’de 15 yaşından ölümüne kadar Macaristan’ın ve Hırvatistan’ın kralı oldu.

Durad Brankovic: 1427-1456 arası Sırp despotluğu ve Macaristan Krallığı baronluğu yapmış kişi. Brankovic Hanedanı’nın Sırbistan monarşisindeki ilk hükümdarı olan Brankovic ölene kadar tahtta kaldı. II. Murad’ın karısı olan Mara Hatun’un babası.

Molla Ahmed Gürani: İslâm âlimi, müderrris, kadı, kazasker, şehzade hocası, Osmanlı Devleti’nin dördüncü şeyhülislamı. Osmanlı sarayı ve halkı tarafından çok sevilen ve sayılan değerli bir şahsiyetti. Fatih Sultan Mehmed henüz şehzade iken hocalığını yapmıştır.

Julian Cesarini: Batı Bölünmesi’nin sonuçlanması üzerine Papa V. Martin tarafından oluşturulan parlak kardinaller grubundan biriydi.

II. Vlad: I. Mircea’nın oğlu ve 1436-1447 tarihleri arasında Eflak’ın 14. voyvodasıdır. II. Vlad, I. Mircea’nın meşru olmayan oğullarından biri olarak tahta çıkmıştır ve tarihte daha çok III. Vlad’ın (Kazıklı Voyvoda) babası olarak bilinir.

Gülbahar Hatun: Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmed’in 1446’da Manisa’da evlendiği ilk eşi, Gevherhan Hatun’un ve II. Bayezid’in annesi.

Mara Hatun: Sırp despotu Durad Brankovic’in kızı ve Osmanlı padişahı II. Murad’ın eşi.

Sitti Hatun: II. Mehmet’in yedi eşinden üçüncüsüdür. Dulkadiroğulları Beyliği’nin altıncı hükümdarı olan Dulkadiroğlu Süleyman Bey’in kızıdır. 15 Aralık 1449 tarihinde İstanbul’da Fatih Sultan Mehmed ile evlenmiştir.

IV. Eugenius: 1431 – 1447 arası Papalık yapan din adamı.

V. Nicolaus: 1447 – 1455 arası Papalık yapan din adamı.

III. Callixtus: 1455 – 1458 arası Papalık yapan din adamı.

II. Pius: 1458 ve 1464 arası Papalık yapan din adamı.

II. Paulus: 1464-1471 arası Papalık yapan din adamı.

IV. Sixtus: 1471 – 1484 arası Papalık yapan din adamı.

Sigismund: 1410 – 1437 arası Kutsal Roma İmparatoru. Aynı zamanda 1387 – 1437 arası Macar Kralı.

George Amiroutzes: Pontuslu Rum Rönesans bilgini ve filozofudur.

Hamza Bey: Sultan II. Mehmed dönemi Osmanlı denizcisidir. Elçi olarak gönderildiği görev sırasında Kazıklı Voyvoda tarafından katledilmiştir.

Hadım Şehabettin Paşa: Mehmet’in İstanbul’ un fethine ikna edilmesinde ve Çandarlı Halil Paşa’ nın muhalefetine rağmen kuşatmanın sürdürülmesinde bazı paşalarla birlikte önemli rol oynamış Osmanlı veziri.

Saruca Paşa: Mehmet’in vezilerinden biri.

Zağanos Paşa: II. Mehmet saltanatında 1453-1456 yılları arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır. İstanbul’un Fethi’nden sonra sadrazamlığa getirilen ilk kişidir.

Çandarlı Halil Paşa: 1439-1453 tarihleri arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamı. Osmanlı tarihinde idam edilen ilk sadrazamdır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen adınızı buraya girin