Tarih 7 Aralık 1941. Japonya’nın, Pearl Harbor’da Amerikan güçlerine yaptığı saldırı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri savaşa katılmış ve savaş gerçek anlamda bir dünya savaşı halini almıştı. 1942 Nisan’ında, Japon İmparatorluk Ordusu, Filipinler’in kontrolünü ele geçirmiş ve ülkede konuşlanmış Amerikan kuvvetlerinin elinden almıştı. Ancak orduları zayıftı ve ABD, 1944’ün başlarında ada ülkesine bir karşı işgal başlattığında geri çekilmeye başladılar. 1944 sonuna gelindiğinde, Japon birliklerinin çoğu Filipinler’in büyük adalarından çıkarıldı ve Filipin takımadalarının daha küçük olanlarına gönderildi. İşler artık Japonya için oldukça kötüye gitmeye başladı. Ekonomisi zora girmiş olan ülkenin, Asya kıtasının yarısına yayılmış olan ordularının idaresi zorlaşıyor ve Pasifik’te kazandıkları toprakları bir bir Amerikan Kuvvetleri’ne geçiyordu. Bizim hikayemizin kahramanı olan Hiro Onoda da bu adalardan birine gönderilecekti. Volkanik kökenli ve yoğun ormanlarla kaplı Lubang Adasına.

Hiro Onoda’nın Aldığı Emirler

O sıralarda Japon İmparatorluk Ordusu’nda teğmen olarak görev yapan Hiro Onoda, orduya 18 yaşında katılmıştı. İlk eğitimini tamamladıktan sonra Nakano Askeri Okulu’na gitmiş ve burada 2 yıl boyunca gerilla savaşı konusunda uzmanlaşmıştı. Ayrıca felsefe, tarih, dövüş sanatları, propaganda ve gizli operasyonlar konusunda da dersler aldı. Ama Onoda’nın okulda aldığı en temel ders şuydu: “Hiçbir koşulda kendi hayatınızdan kendi isteğinizle vazgeçmeyeceksiniz.”

26 Aralık 1944 tarihinde Japon askerleri 4 kişilik timler halinde Filipinler’deki küçük Lubang Adası’na indiler. Hem komutanı hem de Onoda bunun çok zor bir görev olduğunu biliyorlardı. Savaşa katıldığında sadece 22 yaşında olan genç teğmenin aldığı eğitimleri uygulamaya koyma vakti gelmişti. Timinde bulunan askerlere liderlik edecek ve asla pes etmeyecekti.

Komutanlarından aldıkları emirlere göre Lubang Adasına inen timler Amerikan askerlerinin işgalini mümkün olduğunca durduracaklardı. Bunun için Lubang havaalanını ve limanın yanındaki iskeleyi tahrip edecekler ayrıca iniş yapmaya çalışan düşman uçaklarını ve mürettebatını da yok edeceklerdi. Japon İmparatorluk Ordusuna yeniden toparlanıp saldırılara hazırlanmak için zaman kazandıracaklardı. Ve bu süreçte asla teslim olmayarak canı pahasına savaşacaklardı. Onoda ve astlarının komutanlarından duydukları son sözler şöyleydi:

“Ölmeyi size yasaklıyorum. Savaş 3 yıl da sürebilir 5 yıl da. Ne kadar sürerse sürsün hayatta kalacak ve gerilla savaşı yürüteceksiniz. İntihar etmek yok. Hayatta kalmak için sadece hindistan cevizi yemeniz gerekiyorsa yiyin. Sonunda sizin için geri geleceğiz. Sen Teğmen Onoda, o zamana kadar bir askerin bile kalsa ona liderlik edeceksin. Herhangi bir ödül beklemeyin. Vatanınız için onurunuzla savaşın.”

Amerikan Askerlerinin Adaya Gelmesi

1945 Şubatı’nda, Amerikan askerleri 25 kilometre uzunluğundaki ve 10 kilometre genişliğindeki bu yağmur ormanlarıyla kaplı adaya geldiler. Amerikan Deniz Kuvvetleri adayı saatlerce süren ağır topçu atışıyla bombaladı. Japon askerlerinin çoğu ya öldürüldü ya da teslim alındı. Ama Onoda ve yanındaki üç astı ormana kaçabilmişti. Burada bir gerilla mücadelesi başlattılar. Onoda, askerî okulda aldığı eğitimleri uygulamak ve kendisine verilen emirlere sonuna kadar itaat etmekte kararlıydı. Bu yüzden adamlarıyla beraber buldukları Amerikan askerlerini vurdular, ikmal hatlarına saldırdılar, yangınlar çıkardılar, kısacası yapabilecekleri ne varsa yaptılar.

Aradan 5 ay geçti. Onoda ve astları doğada; muz, böcek, sürüngen, hindistan cevizi ne bulurlarsa yiyerek bazen topladıkları meyvelerle, bazen de yerli halktan çaldıkları pirinç ve hayvanlarla hayatta kalıyorlardı. Ağustos 1945’te Amerika ciddi bir karar vererek savaşı bitirmenin en kestirme yolunu seçti. Geliştirdiği atom bombalarını Hiroşima ve Nagasaki’ye attı. Bu hamle gerçekten de savaşı bitirdi. Japonya teslim oldu. Böylece insanlık tarihindeki en kanlı ve en ölümcül savaş sona ermişti. Ancak bazıları için savaş henüz bitmemişti. Öyle görünüyordu ki daha uzun bir süre de bitecek gibi değildi…

Asla Teslim Olmak Yok

II. Dünya Savaşı nihayet sona ermişti. Ermişti ermesine fakat binlerce Japon askeri Pasifik adalarına dağılmış ve Onoda gibi ormanlarda saklanıyordu. Savaşın bittiğinden haberleri olmadığı için mücadelelerini sürdürüyorlardı. Savaştan sonra Doğu Asya yaralarını sarıp, sınırlar yeniden çizilirken, bu binlerce askerin savaşa devam etmesi ciddi bir sorun halini aldı. Hükümetler bir şey yapmalıydı. Böylece Amerikan Ordusu ve Japon Hükûmeti Pasifik bölgesine havadan ilanlar dağıtmaya karar verdi. İlanda şöyle yazıyordu:

“Savaş 2 Eylül’de bitti ve herkes evine gitti, dağlardan inin!”

Onoda ve astları bu ilanları Ekim 1945’te buldu fakat askerî okulda propaganda dersleri de almış olan Onoda bunun bir tuzak olduğuna karar verdi. Amerikan askerleri gerillaların yerlerini belli etmeleri için böyle zekice bir yönteme başvurmuş olmalıydı. Bu basit tuzağa düşmemekte kararlıydı. İlanı yırtıp attı ve adamlarıyla birlikte gizlenmeye ve savaşmaya devam etti.

Zorlu koşullar altında devam eden yaşam mücadelesi, bu şekilde 4 yıl sürdü. Dört asker doğada hayatta kalmanın ve savaşı sürdürmenin yollarını buldular. Fakat Onoda’nın adamlarından biri olan Er Yuichi Akatsu, Eylül 1949’da savaşın gerçekten de bitmiş olabileceğini düşünerek diğerlerinden ayrılmaya karar verdi. 6 ay tek başına yaşadıktan sonra da Filipin güçlerine teslim oldu. Onoda ve diğer iki arkadaşı Akatsu’nun yakalanıp öldürüldüğünü düşündü. Bu alarm demekti. Artık arkadaşlarından biri yakalandığına göre daha temkinli davranmak zorundaydılar. Bu yüzden sürekli yer değiştirmeye ve gizliliklerini üst seviyeye çıkarmaya karar verdiler.

Aradan birkaç yıl daha geçti. Lubang adasındaki yerel halk kendi halinde çiftçilik ve balıkçılık yaparak geçimini sağlıyor ve normal yaşantısına devam ediyordu. Ama yıllardır olduğu gibi hayat bazen yerel halk için bir kabusa dönüşmüyor da değildi. Çünkü Hiro Onoda ve sadık askerleri hâlâ savaşmaya devam ediyor, çiftçilere ateş açıyor, ürünlerini yakıyor, hayvanlarını çalıyor, ormana biraz sokulan olursa oracıkta insanların canını almaya devam ediyordu. Çaresiz Filipinler Hükümeti teslim olan Akatsu’dan aldığı bilgilere dayanarak 1952’de Japon Hükümetiyle iletişime geçti. Böylece yeni ilanlar bastırıldı. Fakat bu sefer ilanlara imparatorun kişisel notuyla birlikte kayıp askerlerin ailelerinin fotoğrafı da koyulacaktı.

Not yazıldı, fotoğraflar bastırıldı. Ardından uçaklarla dağıtıldı. Ama Onoda, ailesinin işgal altında yaşadığını ve hayatta kalabilmek için düşmana itaat etmek zorunda kaldığını düşündü. Bu iş muhtemelen çok daha büyük çaplı bir şeydi. Savaş Lubang Adası’nın bulunduğu bölgede şiddetli bir şekilde devam ediyor olmalıydı çünkü üzerlerinden geçen uçakların sayısı eskisine göre sürekli artıyordu. Amerikalılar bu bölgedeki Japon askerlerini kandırmak için böyle yeni bir yönteme başvurmuştu muhtemelen.

Böylece Onoda tüm çabalara rağmen bir kez daha bu ilanların sahte olduğu sonucuna vardı. Oldukça geleneksel bir gurur duygusuna sahip olan Onoda, Japonların teslim olacağını hayal bile edemiyordu. Ona göre Japonya son askerine kadar savaşacak karakterde bir ülkeydi. Ayrıca bir Japon askerinin emir almadan görevini bırakması utanç verici bir şey olurdu. Böylece üç asker savaşmaya devam ettiler.

Onoda’nın Astlarını Kaybetmesi

Aradan birkaç yıl daha geçti. Filipin halkı artık usanmış ve verdikleri kayıplar bardaktaki suyu taşırmıştı. Halk silahlandı ve karşı ateş açmaya başladı. Silahlanma işe yaradı ve Haziran 1953’te Onoda’nın adamlarından biri olan Onbaşı Shoichi Shimada yerel balıkçılarla yapılan bir çatışma sırasında bacağından vuruldu. Ama ölmedi çünkü yetenekli asker Onoda, arkadaşının yarasını ilkel yöntemlerle de olsa tedavi etmeyi başardı. Fakat çabası boşunaydı. 7 Mayıs 1954’te Shimada bir kez daha Filipinler halkı tarafından vuruldu. Bu kez önceki kadar şanslı değildi ve hayatını kaybetti.

Onoda ve son silah arkadaşı Birinci Sınıf Er Kinshichi Kozuka, arkadaşlarını kaybettikleri için çok üzüldüler ama bu durum onları daha da dikkatli davranmaya zorladı. Artık sadece iki kişiydiler ve çember gittikçe daralıyordu. Onoda ve Kozuka doğada yaşamaya öyle alışmışlardı ki bu yaşam biçimi sanki doğduklarından beri yaptıkları tek şeydi. Yıllar yılları kovaladı ve takvimler artık 1972’yi gösteriyordu. Savaş bitmesine rağmen tam 27 yıldır bu iki sadık asker ülkesi için savaşmaya devam ediyordu.

Bu arada dünya değişmişti hem de çok değişmişti. 1947’de elektronik cihazların temel yapıtaşı olan transistör icat edilmiş, 1955’de Vietnam’da uzun bir savaş başlamış, 1961’de Almanya’da Berlin Duvarı inşa edilmiş, 1964’de Tokyo’da ilk defa olimpiyatlar düzenlenmiş ve 1969’da Amerika’dan Ay’a gidilmişti. Teknoloji ilerlemiş ve Onoda’nın ülkesi artık yaralarını sarmıştı. Dünya günden güne küreselleşmekteydi. Ama bu küreselleşme sadece bu iki garip adamı kanatları altına alamamıştı bir türlü. Onlar için dünya hâlâ İkinci Dünya Savaşı’ndaydı.

Sonunda olan oldu ve Onoda’nın son arkadaşı Kinshichi Kozuka da kurşunların hedefi oldu. 19 Ekim 1972’de bir pirinç tarlasını yakarken polisin açtığı iki el ateşle öldürüldü. Savaşa katılmasından tam 28 yıl sonra.

Onoda şimdi yalnızdı. Hayatının yarısından fazlasını birlikte geçirdiği son yoldaşı da ölmüştü ve bunun acısı onu kahretti. Belirsizliklerle dolu yalnız bir hayatı yaşayacak olmanın verdiği acı tarif edilemezdi. Günler geçmek bilmiyordu. 28 yılını Lubang ormanlarında geçirmiş olan bu asker, tarihte emsali görülmemiş bir itaatkârlık örneği gösteriyor ve tek başına hâlâ savaşmaya devam ediyordu. Fakat bir farkla. Karşısında düşman askeri değil sivil halk ve yerel polis vardı.

Kozuka’nın ölüm haberi Japonya’ya ulaştığında, insanların kafası karıştı. Japon hükümeti yıllar önce, 1959’da Kozuka ve Onoda’nın öldüğünü ilan etmişti. Elbette ortada bir ceset falan yoktu ama bunca yıldır hayatta kalmalarına ihtimal verilmemişti. Böylece son askerlerinin yıllar önce öldüğünü sanan Japon medyasında haberler çıkmaya başladı: “Kozuka 1972’ye kadar Lubang’daysa belki Onoda da hatta daha başka askerler de hayatta olabilir miydi?”

Böylece aynı yıl hem Japon hem de Filipinler Hükümeti arama ekiplerini gönderdiler. Amaçları hayalet askerlerini arayıp bulmak ve bu hikâyenin artık son bulmasını sağlamaktı. Fakat kimseyi bulamadılar. Aylar geçtikçe, Teğmen Onoda’nın hikayesi Japonya kamuoyunda yayıldı ve bir şehir efsanesine dönüştü: “Yaşayıp yaşamadığı bile belli olmayan bir savaş kahramanı!” Ama gerçekten de bir gün çıkıp gelirse ülkesinde kahraman olacağı kesindi. Çünkü böylesine üstün görev bilincine sahip olan bir asker akıl alır gibi değildi.

Buşido Felsefesi

Onoda’nın davranışının altında yatan psikoloji aslında Japonların kadim öğretilerinden birine kadar gidiyordu. Buşido. “Savaşçının Yolu” anlamına gelen bu felsefede korkunun yeri yoktu. Samuray olmak demek ölüm korkusunu yenmiş kişi olmak demekti. Buşido felsefesi insana; sadakat, öz kontrol, cesaret, nezaket ve onur gibi bir dizi ahlaki ilkeyi öğretirdi.

Samuray sınıfı 1876 yılında İmparator Meiji tarafından ortadan kaldırılsa da Buşido felsefesi hala yaşıyordu. Onoda bu felsefeyi benimsemiş bir ailenin evladıydı ve onu bunca yıldır ayakta tutan da bu değerler sistemiydi.

Bir Genç Adam Onoda’yı Buluyor

Onoda’nın hikayesi bu noktadan sonra sanki tahmin edilebilir bir sonla bitecek gibi görünse de bu emsali görülmemiş olay daha da ilginç bir hâl alacaktı.

Nasıl mı?

Bir genç adamın Onoda’yı bulmak için yollara düşmesiyle…

Hayalet savaş kahramanı Onoda, ülkesinde ve tüm dünyada konuşulurken; o sıralarda Norio Suzuki isimli bir genç adam ilk kez Onoda’nın hikayesini duymuştu. Suzuki; maceracı, garip, biraz hippi ama yeni yerler keşfetmeyi çok seven bir adamdı. Savaştan sonra doğmuş, okulu bırakarak 4 yıl Asya, Orta Doğu ve Afrika’da otostop yaparak dolaşmıştı. Nerede yattığı belli bile değildi. Özgür ruhlu ve çılgın genç adam, karnını doyurmak için bazen çiftliklerde çalışmış bazen de kalacak yer parasını çıkarabilmek için kanını satmıştı. Ama tüm bunlar ona yetmiyordu. Başka bir maceraya ihtiyacı vardı. Sadece yolda ve kendi başına olmalıydı. Hiro Onoda efsanesi kesinlikle peşine düşülecek bir hikayeydi. Belki de onu bulan kişi kendisi olacaktı.

Japon, Filipinler, Amerikan hükümetleri ve yerel polis neredeyse 30 yıldır ormanı araştırıyordu. Binlerce ilan havadan atılmış ancak bir cevap alınamamıştı. Gerçekten de bu maceracı hippi onu bulabilir miydi ki? Bu tam bir saçmalıktı. Defalarca kez Onoda’yı saklandığı yerden çıkarmaya çalışma girişimi yapılmıştı ama hepsi başarısız olmuştu. Yine de Suzuki için denemeye değerdi. Hem ne kaybedecekti ki zaten hayatı oradan oraya savrulup duruyordu.

16 Şubat 1974’te Lubang Adasına varan Suzuki’nin stratejisi çok basitti: Tek başına yüksek sesle Onoda’nın adını haykırarak imparatorun onun için endişelendiğini söyleyecekti. Dediği gibi de yaptı ve ne kadar inanılmaz olsa da Onoda’yı 4 günde buldu. Yüzüne baktı ve hafifçe selam verdi. Karşısındakinin tüfeğini kendisine doğrulttuğunu görünce tekrar selam verdi. Elleriyle dizleri öyle titriyordu ki neredeyse yere düşecekti:

“Siz Onoda-san mısınız?” diye sordu.

“Evet” dedi Onoda. “Benim”

“Gerçekten mi?” diye devam etti Suzuki. “Teğmen Onoda?”

“Evet o benim.”

“Uzun ve zor zamanlar geçirdiğinizi biliyorum. Savaş 1945 Eylül’ünde bitti. Benimle Japonya’ya geri dönmek istemez misiniz?”

Suzuki aslında yaptığı şeyin çok tehlikeli olduğunun farkındaydı. Onoda, Suzuki’yi bir tehdit olarak görebilir ve hayatını hemen oracıkta sonlandırabilirdi. Ama Suzuki’nin kendisinden öncekilere göre önemli bir avantajı vardı: Onoda’yı tek başına aradığı için onu bulduğunda Onoda kendisini tehdit altında hissetmemişti. Suzuki kendisini yakınlarda gizlenen başka kimsenin olmadığına ikna etmeyi başarınca bu davetsiz misafirle konuşmanın sakıncalı olmadığını düşünmüştü. Daha sonra kitabında şöyle yazacaktı:

“Çorap giymeseydi onu vurabilirdim. Sandalet giymesine rağmen ayağında kalın yünlü çoraplar vardı. Adalılar asla bu kadar uygunsuz bir şey yapmazlar.”

Suzuki’nin kibar Japonca ifadeler kullanması Onoda’yı sakinleştirmiş ve karşısındaki genç adamın gerçekten de Japonya’da büyümüş olduğunu anlamasını sağlamıştı. Ama bir yandan da işleri çok aceleye getiriyor gibiydi. Bunca yıldır savaşta olduğuna inanan bir askeri ikna etmek öyle kolay olacak değildi.

“Hayır” dedi. “Geri dönmeyeceğim! Benim için savaş henüz bitmedi.”

Suzuki bu kararlı askerin öyle kolay kolay pes etmeyeceğini ve ikna olmayacağını anlamıştı. Onoda sıradan bir asker değildi. Komandolar için kurulan özel bir okulda eğitim görmüştü. 30 senedir ormanda yaşadığı halde tüfeği hala pırıl pırıl ve çalışır durumdaydı. Elinden geldiğince düşmana karşı koyuyor, saklanmıyor ve ölmekten de korkmuyordu. Üstelik kendi yaşıtı ortalama bir Japon’dan çok daha sağlıklı ve formda görünüyordu. Suzuki onu, ölümden korktukları için saklanıp savaştan yıllar sonra perişan halde teslim olan diğer askerlerle karıştırmamalıydı. Bu yüzden işleri ağırdan almaya karar verdi. Geceyi onunla geçirecekti.

Onoda uzun bir süredir yalnızdı. Son arkadaşının ölmesinin üzerinden iki yıl geçmişti. Bu yüzden Suzuki’nin arkadaşlığı hoşuna gitti. Hem böylece güvenebileceği bir Japon kaynaktan dış dünyada neler olduğunu öğrenebilecekti.

Suzuki ona savaşın çoktan bittiğini ve neden savaşmaya devam ettiğini sordu. Onoda’nın cevabı çok netti:

“Çünkü asla teslim olmayın diye emir aldım. Hayatta kalan son asker bile olsam savaşmam emredildi.”

Tam 29 yıl önce aldığı emre hâlâ itaat ediyordu.

Ormanda Hayatta Kalmanın Hikayesi

Sohbetlerinin bir bölümünde Suzuki, Onoda’ya bunca yıl boyunca ormanda nasıl hayatta kalabildiğini sordu. Onoda anlatmaya başladı. Aslında bu 30 yıllık maceranın büyük bölümünde arkadaşlarıyla beraber olduğunu ve birbirlerine destek olduklarını söyledi. Yalnız kaldıktan sonra çok zorlanmaya başladığını anlattı. Yıllar sonra Japan Times’a verdiği röportajda şöyle diyecekti:

“Eğer sırtınızda dikenler varsa, birisinin onları sizin için çıkarması gerekir. İnsanlar tamamen kendi başlarına çok uzun yaşayamazlar. Bu konuda herhangi bir şüpheniz varsa gerçekten yalnız olduğunuzu hayal edin. Hastalandığınızda ya da yaralandığınızda; yiyecek bulabilir, ateş yakabilir, kıyafetlerinizi dikebilir ve kendinize bakabilir misiniz? Yanınızda biri varken birlikte her şeye katlanabilirsiniz. Gerçek mücadele, yalnız kaldığımız zaman başlar.”

Onoda’nın yaşadığı en büyük zorluk arkadaşlarının kaybıydı, evet. Ama yine de Suzuki için birkaç insanın bile ormanda onlarca yıl boyunca açlık ve barınma gibi ihtiyaçlarını nasıl karşıladığı bir merak konusuydu. Sormaya devam etti.

Onoda en dikkat ettiği konuların yiyecek, su ve hijyen konuları olduğunu söyledi. Muz, hindistancevizi ve sığır etiyle beslendiklerini ve yerel halktan da zaman zaman ihtiyaç duydukları şeyleri aldıklarını anlattı.

Muz, Onoda ve arkadaşlarının temel gıdasıydı. Kabuklarıyla beraber hindistan cevizi sütünde kaynatıyorlardı. Böylece israf etmeyi göze alamayacakları yeşil muz kabuklarının acısı hafifliyordu. Tadı iyi olmasa da çoğu zaman yedikleri şey buydu.

Bunun dışında her yıl köylülerden birkaç büyükbaş hayvan çalıyorlardı. Etleri parçaladıktan sonra 10 gün boyunca pişirerek yüzlerce parça kurutulmuş et elde ediyor ve bunu yıl boyunca tüketiyorlardı.

Su konusunda da yiyecek kadar titizdiler. Tropik Lubang Adasının birçok deresi vardı. Bu derelerin suları son derece berrak olmasına karşın mikroorganizmalardan bulaşabilecek hastalıklara karşı suyu daima kaynatarak içiyorlardı.

Tuvalet konusu ayrı bir dertti. Ağaçlardan inşa ettikleri derme çatma evlerinin yanına daima bir tuvalet çukuru kazıyorlardı. Çukur doldukça üzerini toprak ve yapraklarla kapatıyorlar sonra üzerine tekrar devam ediyorlardı. Tuvalet kâğıdı olarak ise palmiye yapraklarını kullanıyorlardı. Onoda her gün dışkısını inceliyor, diyetini ve fiziksel eforunu buna göre ayarlıyordu.

Bir de kişisel temizlik konusu vardı. Her gün mutlaka yüzlerini yıkıyor hatta duş alıyorlardı. Buldukları makas ve bıçak gibi şeylerle tıraş olmaya devam ediyor, palmiye ağaçlarından elde ettikleri liflerle dişlerini fırçalamaya bile vakit ayırıyorlardı.

Ama bütün bunların arasında en çok önem verdikleri şey asıl görevlerini icra etmelerini sağlayan silahları ve cephaneleriydi. Tüfeklerine çok titiz bir şekilde bakıyor, bakımlarını mutlaka yapıyorlardı. Mühimmatlarını asla boşa harcamıyorlardı. Ayrıca adanın etrafında çeşitli noktalarda silah depoları inşa etmişlerdi.

Onoda’nın Teslim Oluşu

Ertesi gün Suzuki ne kadar ısrar etse de Onoda üst düzey bir subaydan resmi emir almadığı müddetçe teslim olmayacağını söyledi. Böylece Suzuki ona bir söz verdi. Onu bu göreve atayan Binbaşı Yoshimi Taniguchi’yi ne pahasına olursa olsun bulacak ve buraya gelmesini sağlayacaktı. Karşılaştıklarının kanıtı olarak Onoda’dan fotoğraf çekinmek için izin aldı. Sonra da Japonya’ya geri döndü.

Suzuki inanılmaz şanslı bir adamdı ve Onoda’nın komutanını, askeri kariyerinin izini takip ederek kısa sürede buldu. Bulduğunda artık emekli olmuş ve bir kitapçı işletmeye başlamıştı. Ardından da Onoda’nın erkek kardeşine haber verdi. Böylece hep beraber 9 Mart 1974’te Onoda’yla buluşmak için Lubang Adasına doğru yola çıktılar. Japon komutan adeta 1944’te verdiği bir sözü yerine getiriyordu. Taa o zamanlar Onoda’ya şöyle demişti:

“Asker ne olursa olsun senin için geri geleceğiz.”

İmkânsız göreve gönderilen bir askere söylenen bu motivasyon cümlesi, tam 30 yıl sonra anlam buluyor ve gerçek oluyordu.

Taniguchi, Onoda’nın yanına vardığında Onoda yaşlanmış olan komutanını hemen tanıdı ve selam durdu. Şok olmuş ve gözyaşlarını tutamamıştı. Üstü başı perişan halde olan asker görevine hala ilk günkü gibi yaklaşıyordu. Taniguchi şu emri verdi:

“İmparatorluk Ordusu Komutanlığı uyarınca, 14. Bölge Ordusu tüm muharebe faaliyetlerini durdurdu. Asker, savaş bitti; silahını bırak!”

Onoda, kılıcını, hâlâ çalışır durumda olan Tip 99 Arisaka tüfeğini, 500 mermisini, birkaç el bombasını ve annesinin 1944’te esir alınırsa kendisini öldürsün diye verdiği hançerini Filipinli yetkililere vererek teslim oldu. Hatta kılıcını bizzat Filipinler Devlet başkanı teslim aldı. Yerel basın da bu ölümsüz anları kayda alıyor ve Onoda’nın hikayesini ölümsüzleştiriyordu. Kendisine bunca zamandır neden pes etmediğini soranlara cevabı şöyle oldu:

“İnsanın yurttaşlık bilincine sahip olması gerekir. 30 yıl boyunca her günün her dakikası ülkeme hizmet ettim. Bir birey olarak bunun benim için iyi mi yoksa kötü mü olduğunu hiç düşünmedim.”

Onoda ve astları 30 yıl boyunca 30 masum insanı öldürmüş ve 100 kişiyi de yaralamıştı. Bunların bir kısmı sivil, bir kısmı da yerel polis gücüydü. Onoda bunca yıldır öldürdüğü insanların Amerikan askerleri olmadığının elbette farkındaydı ama savaş bitmediğine göre Filipinler polisi de olsa onlar düşmandı. Şimdi bunun doğru olmadığını görüyor ve üzüntüden kahroluyordu. Üstelik bu durum ceza almasına da sebep olabilirdi. Buna rağmen Filipinler Cumhurbaşkanı Marcos, savaşın hala devam ettiğine inandığını dikkate alarak Onoda’yı affetti.

Hayal Kırıklığına Uğramış Onoda

Hiro Onoda savaşa katıldığı 1944 yılından tam 30 yıl sonra, 1974’te Japonya’ya döndüğünde artık ünlü bir adamdı. 8 bin kişilik bir kalabalık tarafından karşılandı. Öldüğüne inanan ailesi, 22 yaşından beri onu ilk kez görüyor, bu tarihi an ülkenin ulusal kanalı NHK’da canlı olarak yayınlanıyordu. Birçok radyo ve televizyon kanalı kendisiyle röportaj yapabilmek için sıraya girmişti. Onoda 52 yaşına gelmiş, hayatının yarısından fazlasını ormanda savaşarak geçirmişti. İlk iş olarak doktorlar tarafından muayene edildi ve sağlığının inanılmaz derecede iyi olduğu ortaya çıktı. Sanki insanın asıl yuvasının doğa olduğunu bütün insanlığa kanıtlıyor gibiydi. Ne de olsa yıllarca ormanda fiziksel olarak aktif bir yaşam sürmüş ve tamamen organik beslenmişti.

Onoda ülkesinde geçirdiği ilk aylarda kendisini bir zaman makinesine binmiş de 30 yıl sonraki dünyaya ışınlanmış gibi hissetti. Her şey değişmiş, teknoloji akıl almaz seviyede ilerlemişti. Ülkesi sanayileşmişti. İnsanlar fabrikalarda ve ofislerde çalışıyordu. Kendisi de şimdi bu yeni dünyaya ayak uydurmak zorundaydı. Bazılarına göre Onoda’nın işi şimdiden hazırdı. Muhafazakâr politikacılar ondan siyasete girmesini istiyorlardı.

Ama Onoda bu teklifi reddetti. Ayrıca hükümet tarafından verilen 30 yıllık toplu maaşını da almadı. İnsanların kendisi için topladığı bağışları kabul etmedi ve bunların hepsini hayır işi için kullandı. Çünkü onun amacı para ya da şöhret değildi. O sadece vatanına karşı görevini yerine getirmişti. Güzel konuşan, kameralar önünde enteresan bir şekilde son derece sakin olan bu eski cangıl adamı kendisini saldırganlık ve emperyalizmden değil, sakinlik ve dürüstlükten yana olan bir adam olarak sunuyordu. Bu yüzden herkesin desteğini kazandı. Yoğun istek üzerine hayatını anlattığı bir otobiyografi yazdı. “Teslim olmak yok: 30 yıllık savaşım” adındaki kitap çıkar çıkmaz çok satanlar listesinde başa oturdu.

Ancak Onoda Japonya’ya döndüğünde gördüklerinden hiç memnun kalmadı. Tüketim kültürü, kapitalist dünya düzeni, batılı tarz giysiler içindeki insanlar, atalarının onur ve fedakârlık geleneğini kaybetmiş bir yeni nesil. Bunlar hiç Onoda’ya göre değildi. Savaş zamanında topluma hâkim olan cesaret, sadakat, gurur ve bağlılık gibi geleneksel Japon değerlerini ününden de faydalanarak tekrar canlandırmak istedi, ama bu yeni, değiştirilmiş toplumda sesini kimseler duymak istemedi. Böylece Onoda, onlarca yıl ormanda savaşmanın vermiş olduğu ıstıraptan daha büyük bir ıstırabın içine düştü. Büyük bir depresyona girdi. Abisinin yanına, Brezilya’daki bir Japon topluluğuna taşındı. Burada çiftçilik yaparak hayatını devam ettirdi. Belki de o seyyah genç adam Suzuki, onu hiç bulmamalıydı. Çünkü Onoda’nın orada, ormanda yaşamasının bir anlamı, amacı vardı. Ama artık uğruna yaşadığı ve savaştığı Japonya’dan eser kalmamıştı.

1984’te Brezilya’da yaşarken ailesini öldüren bir Japon genci hakkında okuduğu yazı Onoda’yı çok etkiledi. Hatta o kadar ki Japonya’ya geri dönmeye ve bozulan o kadim Japon ahlakını yeniden inşa etmeye karar verdi. Böylece “Onoda Doğa Okulu Eğitim Kampı”nı kurdu. Öğrencilerine 30 yıl boyunca Filipinler’de saklanırken hayatta kalmak için kullandığı becerilerini öğretti. Bu yeteneklerin onları güçlendireceğine ve özgüvenlerini artıracağına inanıyordu. Onoda, insanın hayattaki amacını bulması için anahtarın doğada saklı olduğuna inanıyordu. Bu felsefenin, eğittiği çocukları daha iyi insanlar yapacağına yürekten inanıyordu.

Sonuç:

Onoda, 16 Ocak 2014’te, 91 yaşında doğal sebeplerden hayatını kaybetti. Ölümünün üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hikayesi hala ilk günkü canlılığını koruyor. 2021’de Fransız yönetmen Arthur Harari tarafından onun adında bir film çekildi. “Onoda: 10.000 Nights in the Jungle” isimli film Onoda’nın hayatından esinlenen bir macera-drama filmi. Yine aynı yıl onun hikayesini anlatan bir roman yayımlandı. Alman yönetmen olan Werner Herzog, “The Twilight World” isimli bu romanında Onoda’nın hikayesini en ince ayrıntılarına kadar hikayeleştirdi.

Bir insanın 30 yıl boyunca böyle bir görev bilinci taşıması akıl alır gibi değil. Onoda belki de savaşın bittiğini çok önceden beri biliyordu ama bunu kabullenmek istemiyordu. Belki de savaş sonrası dünyada, kendisine nasıl bir hayat biçileceğini tahmin etmekte zorlanıyordu. Ama neticede savaş tarihinin en ilginç hikayesini o yazdı.

Ünlü psikolog Abraham Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hepiniz bilirsiniz. Onoda; yiyecek, barınma, güvenlik ve sağlık gibi Maslow’un temel ihtiyaçlar olarak sınıflandırdığı şeylere sahipti. Bir noktaya kadar piramidin üçüncü kademesindeki sevgi ve ait olma sınıfına da sahipti. Kozuka ona hayatının büyük bölümünde psikolojik ihtiyaçlarını karşılayan bir arkadaşlık ve güven duygusu veriyordu.

Peki ya anlam? İnsan anlam olmadan yaşayamaz. Hepimizin hayatını anlamlı kılan bir şey mutlaka vardır. Bu kimimiz için din, kimimiz için aile kurmak, kimimiz için iş kurmak, kimimiz içinse insanlığa fayda sağlayacak bir şeyler üretmek olabilir.

Peki Onoda’nın hayatına anlam katan şey neydi?

Görevini başarıyla tamamlamak. Evet, Onoda’nın hayatını anlamlı kılan şey vatanının içerisinde bulunduğu savaşı kazanmasını sağlamak ve komutanından aldığı emri eksiksiz yerine getirmekti. Böylece bir gün ülkesine geri döndüğünde alnı açık ve başı dik olarak yürüyebilecekti.

Hepimizi hayatta tutan şey aslında bu. Anlam. Hiçbirimizin makama, lüks eşyalara ya da kocaman bir eve ihtiyacı yok. Çünkü yaşamamızı sağlayan çok fazla araca sahip olmamıza karşın, uğruna yaşayacağımız bir amaç olmadığında bitiyoruz.

İhtiyacımız olan şeyler; temel ihtiyaçlarımızı karşılayan bir hayat, sevdiğimiz insanlar ve hayatımıza anlam katacak bir amaç. Bu kadar. Nietzsche’nin de dediği gibi:

“Yaşamak için bir “Neden”i olan kişi, hemen her “Nasıl”a katlanabilir.”

 

Kaynaklar ve İleri Okuma:

https://rarehistoricalphotos.com/hiroo-onoda-1974/

https://mikedashhistory.com/2015/09/15/final-straggler-the-japanese-soldier-who-outlasted-hiroo-onoda/

https://www.bbc.com/culture/article/20220413-onoda-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-30-years

https://medium.com/@sharonackman/the-last-samurai-lessons-in-jungle-survival-7e80f1ed2bea

https://tr.wikipedia.org/wiki/Pasifik_Cephesi_(II._D%C3%BCnya_Sava%C5%9F%C4%B1)

https://en.wikipedia.org/wiki/Hiroo_Onoda

https://www.historybyday.com/human-stories/hiroo-onoda-the-story-behind-the-man-who-hid-in-the-jungle-for-decades-after-ww2/40.html?br_t=ch

https://tr.wikipedia.org/wiki/Samuray

https://en.wikipedia.org/wiki/Bushido

https://www.nytimes.com/2014/01/18/world/asia/hiroo-onoda-imperial-japanese-army-officer-dies-at-91.html

https://www.history.co.uk/articles/the-japanese-soldier-who-kept-on-fighting-after-ww2-had-finished

https://allthatsinteresting.com/hiroo-onoda

History Hit

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen adınızı buraya girin