“Atatürk, yalnız Türk Milleti’nin değil, özgürlüğü uğruna savaşan bütün milletlerin önderiydi.” Hindistan’ın İlk Kadın Başbakanı Sucheta Kripalani
“Milletine bu kadar az zamanda bu ölçüde hizmet edebilen tek devlet adamı Atatürk’tür.” Avrupa Basını
“Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir.” Mustafa Kemal Atatürk
Dünyayı değiştiren insanlar serimizin 8.bölümüne hoş geldiniz arkadaşlar. Bu bölümdeki konuğumuz sadece dünya tarihini değil koskoca bir milletin geleceğini değiştiren, adeta o milleti baştan yaratan, modern Türkiye’yi kuran büyük bir lider.
Her Türk’ün gururla ve minnetle yâd ettiği tüm dünya tarafından tanınmış ve takdir edilmiş büyük bir devrimci. Mustafa Kemal Atatürk.
Peki, Atatürk’ü ne kadar iyi tanıyoruz? Devrimlerini ve bunları neden yaptığını ne kadar anlayabiliyoruz?
Elbette bu soruların cevabı herkes için değişir. Okul hayatımız boyunca aldığımız dersler bize birçok şey öğretmiştir. Ama ben biliyorum ki Atatürk’ün hayat hikâyesini şöyle baştan sona, bir büyük resim halinde bilenlerin sayısı çok da fazla değil. Çünkü bugüne kadar hep parça parça anlatıldı bize Mustafa Kemal.
Bu yüzden bu videomuzun/yazımızın amacı size Ata’mızın hayat hikâyesini başından sonuna kadar akıcı ve sade bir dille, kronolojik bir biçimde anlatabilmek.
Hazırsanız başlayalım.
İçindekiler
- 1-Atatürk’ün Erken Dönemleri
- 2-Osmanlı İmparatorluğu Çökerken Genç Bir Subayın Yetişmesi
- 3-Jön Türk Devrimi
- 4-Bir Kurmay Subayın Olgunlaşması
- 5-I.Dünya Savaşı
- 5.1-Osmanlı’nın Savaşa Girişi
- 5.2-Savaşın İlk Ayları
- 5.3-Çanakkale Savaşı
- 5.4-Gelibolu Çıkarmaları
- 5.5-Mustafa Kemal’in Ölüm Emri
- 5.6-Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal
- 5.7-Doğu Cephesi
- 5.8-İsmet’le Kurduğu Arkadaşlık
- 5.9-Güney Cephesi
- 5.10-Veliaht Şehzade Vahdettin
- 5.11-Böbrek Hastalığı
- 5.12-Vahdettin’in Padişah Oluşu
- 5.13-Türk Yenilgisi
- 6-İmparatorluğun Paylaşılması
- 7-Kurtuluş Savaşı
- 7.1-Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkması
- 7.2-Kurtuluş Savaşı’nın Başlangıcı
- 7.3-Erzurum Kongresi
- 7.4-Misak-ı Milli
- 7.5-Sivas Kongresi
- 7.6-Damat Ferit’in İstifası
- 7.7-Ankara’ya Gidiş
- 7.8-Fransızlara Karşı Harekât
- 7.9-İstanbul’un İşgali
- 7.10-Kağnıyla Anadolu’ya Geçiş
- 7.11-I.Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı
- 7.12-Yunan İstilası ve Sevr Antlaşması
- 7.13-Yozgat İsyanı
- 7.14-Moskova Antlaşması
- 7.15-Çerkez Ethem İsyanı
- 7.16-I.İnönü Savaşı
- 7.17-Fikriye’nin Aşkı
- 7.18-Londra Konferansı ve II.İnönü Savaşı
- 7.19-Eskişehir’in Düşüşü
- 7.20-Mustafa Kemal’in Başkomutan Oluşu
- 7.21-Sakarya Savaşına Hazırlık
- 7.22-Sakarya Meydan Muharebesi
- 7.23-Ankara ve Kars Antlaşmaları
- 7.24-Yeni Yunan Politikası
- 7.25-Doğu’nun Yardımı
- 7.26-Büyük Taarruza Hazırlık
- 7.27-Büyük Taarruz
- 7.28-Başkomutanlık Meydan Muharebesi
- 7.29-Yunan Esirlerine Yapılan Muamele
- 8-Savaş Sonrası Cumhuriyet’e Doğru
- 9-Demokratik ve Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğuşu ve Yükselişi
- 9.1-Mevcut Durumun Tespiti
- 9.2-Cumhuriyetin İlanı
- 9.3-Hilafetin Kaldırılması
- 9.4-Yeni Türkiye’nin Başkentinde Evlilik Hayatı
- 9.5-Fikriye’nin Sonu
- 9.6-Şeyh Sait İsyanı
- 9.7-Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması
- 9.8-Şapka Devrimi
- 9.9-Kadınların Özgürlüğüne Kavuşması
- 9.10-Gazi’nin Latife’yle Boşanması
- 9.11-Ankara Baştan Yaratılması
- 9.12-Harf Devrimi
- 9.13-İktisadi Devrimler
- 9.14-Eğitim ve Bilim Alanındaki Çalışmalar
- 9.15-Sanat Alanındaki Çalışmalar
- 9.16-Türkiye’nin Dünyadaki Yeri
- 9.17-Yeni Bir Dil ve Tarih
- 9.18-Soyadı Kanunu
- 9.19-Atatürk’ün Çocuk Sevgisi
- 10-Atatürk’ün Ölümü
- Sonuç:
- Gençliğe Hitabe
- Kaynaklar ve İleri Okuma:
1-Atatürk’ün Erken Dönemleri
1.1-Doğumu ve Ailesi
Mustafa’nın doğum yeri o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan kozmopolit bir limandı. Selanik. Doğum tarihi ise 1881’di. Fakat doğum tarihini bilmiyoruz. Annesi sadece mevsimi hatırlıyordu. Kışın doğurdum diyordu. Mustafa ileride cumhuriyeti ilan ettiğinde doğum tarihini Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olan 19 Mayıs olarak kabul edecekti.
Selanik’in de içinde bulunduğu Makedonya bölgesi Türklerin, Yunanların, Slavların, Ulah ve Arnavutların birlikte yaşadığı kozmopolit bir bölgeydi. Milli duyguları kabarmış olan bu topluluklar, imparatorluktan silkinip kurtulmaya ve ülkeyi Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan yararına kesip biçmeye çalışıyorlardı. Büyük devletler ise yayılma isteğindeydiler. Mustafa’nın doğduğu sıralarda, bir zamanlar Batı nasıl Doğu’nun önünde dize gelmişse, Doğu da Batı’nın önünde dize geliyor ve Osmanlı İmparatorluğu, çöküşüne doğru hızla ilerliyordu.
Mustafa, işte böyle, içeride kargaşalar ve dışarıda yabancı tehditlerle kuşatılmış tedirgin bir dünyaya gözlerini açtı. Türk soyundan, küçük bir orta sınıf Müslüman aileden, bir Osmanlı olarak doğmuştu.
Annesi Zübeyde Hanım’dı. Zübeyde Hanım’ın Ali Rıza Efendi’den altı çocuğu olmuştu. Ama bunlardan yalnız ikisi uzun yaşadı. Mustafa ve Makbule.
Mustafa annesine çekmişti. Saçları onun gibi sarı, gözleri onun gibi maviydi. Zübeyde Hanım güçlü bir iradeye ve zarif bir köylü güzelliğine sahipti. Doğuştan akıllı bir kadındı, yalnız yeteri kadar eğitim görmemiş, okuma yazmayı ancak öğrenebilmişti.
Babası Ali Rıza Efendi ise annesinden 20 yaş büyüktü. Bir ilkokul öğretmeninin oğlu olduğu için biraz eğitim görmüş ve bu yüzden küçük bir devlet memuru olabilmişti. Gümrüklerde ve Evkaf İdaresi’nde çalıştı. Mesleğinde hiçbir zaman fazla yükselemedi. Gümrükten aldığı aylıkla zor geçindiği için bir ara memurluğu bırakıp kereste işine girdi.
Başta işler iyi gitti, ancak Ali Rıza Efendi ticarete atılmak için kötü bir dönemi seçmişti. Türklerin Ruslara yenilmesi ve vilayetteki hükümet otoritesinin zayıflaması nedeniyle Rum çeteciler iyice azıtmıştı. Ali Rıza Efendi de sürekli bu eşkıyaların hedefi oluyordu. En sonunda ticareti bırakmak zorunda kaldı.
1.2-Mahalle Mektebi
Zübeyde Hanım atalarının geleneksel inançlarına çok bağlı, sofu bir kadındı. Gerek kendi ailesi gerek kocasının ailesi içinde hacılar bulunmasıyla övünürdü. Mustafa’nın da onların yolunu izlemesini, hafız hatta hoca olmasını istiyordu. Bunun için de şimdiden mahalle mektebine gidip, dini bütün Müslüman çocukları gibi, Kuran ilkelerine uygun bir eğitim görmeliydi.
Ali Rıza Efendi ise açık görüşlü, softalığa karşı biriydi. Batı’dan Makedonya’ya sızmakta olan yeni düşüncelere saygı besliyordu. Bu yüzden oğlunun Selanik’te yeni açılan ve çağdaş eğitim uygulayan bir okula yani Şemsi Efendi Mektebi’ne gitmesi için ısrar etti. Epey tartışmadan sonra bir uzlaşmaya vardılar. Ali Rıza Efendi, karısının isteğini yerine getirmeye razı olur gibi yaptı ve Mustafa, göreneğe uygun dini törenlerle, Fatma Molla Kadın Mektebi’ne gönderildi.
Zübeyde Hanım’ın gönlü yapılmış, konu komşunun gözünde itibarı korunmuştu. Fakat Mustafa, Arapça güzel yazı derslerinden ve bağdaş kurup yere oturarak ders yapılmasından hiç hoşlanmadı. Hatta bazen hocaya karşı gelerek ayakta duruyordu.
1.3-Şemsi Efendi Mektebi
Aradan çok zaman geçmeden Ali Rıza Efendi, Mustafa’yı mahalle mektebinden alarak Şemsi Efendi Mektebi’ne gönderdi. Zübeyde Hanım’ın başta istediği yerine getirilmişti. Onun için bu işe artık ses çıkarmadı.
Şemsi Efendi ezberci, ilkel eğitim metotlarını değil modern teknikleri kullanıyordu. O dönemin mahalle mekteplerinde olmayan tarih, coğrafya, matematik gibi dersleri okutmaya başlamıştı. Ayrıca kızlar için sınıf açmıştı. Devrimdi. Öğrenci sırası, harita, kara tahta, tebeşir kullanırdı. Çağdaş, özgürlükçü yöntemleri nedeniyle bağnazların hedefi haline gelmişti.
Mustafa bu yeni okulunda eğitimini oldukça başarılı bir şekilde ilerletti. Diğer çocuklarla oynamak yerine onları büyük bir insan gibi ağırbaşlılıkla seyrederdi. Hatta zaman zaman üstünlük taslar ufacık bir hakaret belirtisine karşı hemen tepki gösterirdi.
1.4-Dayısının Çiftliğine Gitmesi
Bu arada Ali Rıza Efendi sermayesinin kalanını da tuz ticaretinde yiyip bitirmişti. Yeniden memurluğa dönmek için başvurdu ama almadılar. Ardından bağırsak veremine yakalandı ve üç yıl sonra bu hastalıktan öldü. Zübeyde Hanım çok zor durumda kalmıştı. Mustafa’yı okuldan aldı. Kız kardeşi Makbule’yle beraber Selanik’in otuz kilometre kadar dışında Langaza yakınlarında bir çiftlik işleten abisi Hüseyin’in yanına götürdü.
Burada yeşilliğin, toprağın, suyun ve gübrenin kokusunu içine çeken Mustafa, toprağa ve doğaya karşı bir sevgi duymaya başladı. Bu sağlıklı çiftlik hayatı Mustafa’ya yaramıştı. Ama çok geçmeden sıkılmaya başladı. Zekâsı uyanmaya başlamıştı. Artık bir şeyler öğrenmek istiyordu. Köyde öğretmen olarak yalnız Müslüman bir hocayla Rum papazı vardı ki, bunların arasında da büyük bir fark yoktu.
Mustafa’yı sırasıyla ikisine de gönderdiler. Ama Mustafa kendisine yabancı gelen Rumcayı sevmedi. Hristiyan çocukların soğuk davranışları da gururunu incitti. Kısa bir süre de hocaya gittikten sonra ben medresede okumam diye diretti. Zübeyde Hanım ona özel bir öğretmen buldu ama üç gün sonra Mustafa, adamın bilgisiz olduğunu ileri sürerek ondan da ders almayı reddetti.
1.5-Selanik Mülkiye Rüştiyesi
Zübeyde Hanım artık oğlunun doğru dürüst bir eğitim görmesi gerektiğini iyice anlamıştı. Mustafa’yı yine Selanik’e teyzesinin yanına gönderdi. Mustafa, Selanik Mülkiye Rüştiyesi’ne devam etmeye başladı ama burada da uzun süre kalmadı. Şemsi Efendi’den sonra katlanılır gibi değildi. Pantolon yerine şalvar giyiliyor, yine diz üstünde oturuluyordu.
Bir gün çocuklar, aralarında kavgaya tutuşmuşlardı. Arapça öğretmeni Kaymak Hafız, Mustafa’yı elebaşı yerine koyarak fena halde dövdü. Yara bere içinde bıraktı. Mustafa buna çok içerledi. Okula gitmeyi reddetti. O anda hem kendisinin hem de Türk milletinin kaderini değiştirecek bir kararın arifesindeydi.
1.6-Asker Olmak İstemesi
Mustafa hayalindeki mesleği kestirmeye başlamıştı. Çocukluğundan beri dış görünüşüne düşkündü. Öğrencilerin giymek zorunda oldukları şalvarlı, kuşaklı geleneksel giysi iyice sinirine dokunmaya başlamıştı. Bu artık modası geçmiş bir üniformaydı. Oysa sokaklarda bıyık burup caka satan, saygıyla izlediği askerlerin üniforması buna hiç benzemiyordu. Mustafa onların özgüvenlerine, üstün durumlarına, Türklüklerini ortaya koyuşlarına özenerek bakıyordu.
En çok imrendiği insan, Askeri Rüştiye’ye giden ve üniformasıyla hava atan Ahmet adındaki komşu çocuğuydu. Bu arada annesi de Selanik’e dönmüştü. Mustafa, askeri okula gitmek için ona yalvardı. Ama Zübeyde Hanım kabul etmedi. Oğlunun hocaların izinden gitmesini yürekten istemişti. Ama Mustafa bunu yapmayacaksa, hiç olmazsa babasının başaramadığı işi başarmalı, tüccar olmalıydı.
Aslında Zübeyde Hanım da her ana gibi savaştan, ölümden ve her Osmanlı askerinin başına gelen bitmez tükenmez sürgünlerden korkuyordu.
Fakat Mustafa’ya söz dinletmek kolay değildi. İsteğini komşu çocuğu Ahmet’in binbaşı olan babasına gizlice anlattı ve onun yardımıyla, annesine haber vermeden, Askeri Rüştiye’nin giriş sınavlarına katılmayı başardı. Sınava çok sıkı çalışmıştı. Kazandı ve böylece Zübeyde Hanım’ı bir oldubittiyle karşı karşıya bıraktı. Ama yine de okula yazılabilmesi için annesinin imzalı iznini alması gerekiyordu.
Mustafa zekice bir hareketle annesine, babasının Osmanlı-Rus savaşından kalma kılıcını hatırlattı. Ali rıza, Mustafa doğduğunda kılıcı beşiğin başucuna, duvara asmıştı. Bunun tek bir anlamı olabilirdi: Babası, onun bir asker olmasını istemişti. Mustafa bir kahraman tavrı takınarak annesine:
“Ben asker olarak doğdum.” dedi. “Asker olarak öleceğim.”
Böylece Zübeyde Hanım yumuşamaya başladı. Ama yine de bu konuyu öylesine kafasına takıyordu ki rüyalarına bile girdi. Bir gece rüyasında oğlunun askerlikte parlak bir geleceğe sahip olacağını görmüştü. Böylece oğlunun isteğini yerine getirerek kâğıtları imzaladı. Mustafa, saygıyla onun elini öptü, annesi de ona hakkını helal etti. Böylece Selanik Askeri Rüştiye’sine girmiş oldu.
1.7-Selanik Askeri Rüştiyesi
Mustafa, Selanik Askeri Rüştiye’sine girdiğinde 12 yaşındaydı. Ailesinin kararıyla altı yıldır geçirdiği çeşitli öğrenimlerden sonra mesleğini kendi seçmişti. Bu seçimde de yanılmamıştı. Subay sınıfı ülkenin seçkin tabakası sayılıyordu. Üstelik yalnız askerlik konusunda değil tarih, iktisat ve felsefe konularında da temel bilgiler alıyorlardı. Öğrenciler burada yalnızca yetenek ve değerleriyle yükselebilirlerdi. Ayrıca okulu bitirenler orduya girdikleri vakit seyahat etmek, dünyayı görmek gibi olanaklara da sahip oluyorlardı ki bu sivillerin kolay kolay elde edemedikleri bir fırsattı.
Askeri Rüştiye’deki dersler Mustafa için oldukça kolaydı. Hepsini çabucak kavradı. En sevdiği ve en iyi başardığı ders matematikti. Sınıf arkadaşları henüz basit aritmetik konularıyla uğraşırken, o cebir problemlerini bile çözmeye başlamıştı. Kendi adı da Mustafa olan matematik öğretmeni onu bu alanda kendisine eşit sayacak kadar takdir ediyordu.
Bir gün öğretmeni ikisinin adı birbirinden ayırt edilsin diye eski bir Türk göreneğine uyarak öğrencisine ikinci bir ad taktı. Geniş anlamıyla “olgunluk, eksiksizlik” anlamına gelen “Kemal” adını seçti. Bu ad sonsuza kadar onda kalacaktı.
Mustafa Kemal burada çabucak çavuş rütbesine yükseldi. Artık öğretmeninin yokluğunda onun yerine geçiyor, karatahtanın önünde arkadaşlarına ders veriyordu. Öğretici bir karakteri olduğu için öğretmen rolünde hiç yabancılık çekmiyordu. Olgun davranışları onu arkadaşlarından ayırıyordu. Genelde büyük sınıflardaki çocuklarla takıldığı için kendi yaşıtları arasında pek az arkadaş edinirdi.
Evde Zübeyde Hanım’la olan ilişkileri çoğu zaman fırtınalıydı. Kadınlarla dolu bir evde tek erkek olmak hoşuna gitmiyordu. Bu arada Zübeyde Hanım yeniden evlenmişti. İkinci kocası Ragıp Efendi adında oldukça varlıklı dul bir adamdı. İki oğlu, iki de kızı vardı. Mustafa annesinin hayatına giren bu ikinci adamı bir âşık gibi kıskandı. Annesinin para sıkıntısı yüzünden evlenmek zorunda kalışı ağırına gitmişti. Ama sonra Ragıp Efendi’nin, annesi için iyi bir koca olduğunu görünce onunla iyi geçinmeye başladı. Subay olan ve ona iyi öğütler veren üvey abisiyle de dostluk kurmuştu. Abisi Mustafa’ya haysiyet ve şerefin önemini anlatıyordu. Ona ilk silahını hediye etti. Bu sustalı bir çakıydı.
1.8-Manastır Askeri İdadisi
Mustafa 14 yaşındayken rüştiyeyi bitirdi ve yatılı olarak, Manastır Askeri İdadisi’ne yazıldı. Büyük stratejik öneme sahip olan Manastır, Makedonya’nın başlıca askeri merkeziydi. Oldukça gösterişli bir yapısı vardı.
Burada Mustafa Kemal ilk olarak kendini bir çatışmanın ortasında buldu. Makedonya’daki Türk otoritesi, Yunan ve Slav çeteleri karşısında gittikçe zayıflayıp dağılıyordu. Mustafa okul dışındaki geniş dünyada ne olup bittiğini ilk olarak burada fark etmeye başladı. Osmanlıların Makedonya’yı fethini anlatan kahramanlık hikâyelerinin yerini, isyan ve bu toprakların elden çıkması tehditleri almıştı.
1897’de Yunanlar, Girit’te bir bağımsızlık savaşı başlattılar. Türkler de Rumeli’de onlara karşı yürüyüşe geçti. Bunun üzerine bir gece Mustafa Kemal’le bir arkadaşı gönüllü olarak askere gitmek amacıyla okuldan kaçtılar. Ne var ki öğrenci oldukları anlaşılınca yaka paça okula geri gönderildiler. Ama genç Mustafa Kemal’in içinde yurtseverlik alevi tutuşmuş ve vatanına karşı, koruma isteğiyle karışık şiddetli bir sevgi uyanmıştı.
Mustafa Kemal, vatan sevgisiyle beraber arkadaşı Ali Fethi sayesinde siyaset diye bir şeyin varlığının da farkına vardı. Fethi de Mustafa gibi kıvrak ve esnek bir zekâya sahipti. Mustafa’nın epey geri olduğu Fransızca’yı da çok iyi biliyordu. Fransızca o zamanlarda günümüzün İngilizcesi konumundaydı. Yani dünyanın ortak diliydi. Bu yüzden Mustafa okul haricinde tatilde de kendi kendine Fransızca çalışmaya başladı. Dil bilgisi ilerledikçe Fethi ona Descartes, Rousseau, Voltaire, Auguste Comte, Desmoulins, Montesquieu gibi Fransız filozoflarının eserlerini tanıttı. Çok geçmeden iki öğrenci, bu üstatların kendi ülkelerinin sorunlarını ilgilendiren düşünceleri üzerinde heyecanlı tartışmalar yapmaya başladılar.
Artık çocukluktan çıkmış olan Mustafa Kemal, Selanik’e döndükçe bu değişik ve serbest yaşayışlı şehrin zevklerini tatmaya başladı. Fuat Bulca ve Ömer Naci gibi arkadaşlarıyla beraber alafranga hayatı yakından tanımaya başlamıştı. Dans dersleri alıyor, gazinolarda çeşitli içkilerin tadına bakıyordu. Ayrıca sarışın Mustafa Kemal kadınlar tarafından çok beğeniliyordu. Böylece kadınlarla olan ilişkisi şekillenmeye başlamıştı. Hayatı boyunca daima “isteyen”den çok “istenen” durumunda oldu. Ama peşinde koşanlara o da istekle karşılık veriyordu.
Tüm bunların yanı sıra okul hayatını da ihmal etmiyordu. En sonunda bitirme sınavlarını başarıyla vererek Manastır Askeri İdadisi’nden sınıf ikincisi olarak mezun oldu. 13 Mart 1899’da İstanbul’daki Kara Harp Okulu’nun piyade sınıfına girmeye hak kazanmıştı.
2-Osmanlı İmparatorluğu Çökerken Genç Bir Subayın Yetişmesi
2.1-19.Yüzyılın Sonunda İstanbul
Yüzyılın dönümünde İstanbul, birbirinden ayrı iki şehir halindeydi. Haliç’in kuzeyinde Pera, yani Beyoğlu yükseliyordu; Hristiyanların şehri. Güneyindeyse İstanbul tarafı; Müslümanların şehri. Limanın üstündeki Galata Köprüsü’nden geçmek, bir dünyadan başka dünyaya, bir tarih çağından öbürüne geçmek demekti.
Ama şehrin İstanbul tarafının güzel günleri çoktan sona ermiş, eski görkemi erimiş, gösterişi, parlaklığı tarihten bir yaprak olmuştu. Duvarlar yıkılıyor, boyalar dökülüyor, avluların taş döşemeleri çatlıyor, ara yolları otlar bürüyordu.
Karşı tarafta ise Beyoğlu pırıl pırıl ışıklarıyla bir denizkızı gibi öbür kıyıdan insanı çekerdi. Kendini çağdaşlığın örneği sayarak böbürlenirdi. Son moda giyinmiş madam ve mösyöler, şık faytonlar, Viyana ve Paris’ten gelme en yeni mallarla dolu mağazalar hep oradaydı. Eğlence denince de akla hemen Beyoğlu gelirdi. Tiyatrolar, müzikholler, kabaraler ve Saray dedikodularının yapıldığı Fransız özentisi kulüpler hep buradaydı.
Mustafa Kemal’in dünyaya geldiği yıl Osmanlı İmparatorluğu resmi olarak iflas etmişti. İmparatorluğun bütün serveti yabancıların elindeydi. Yabancılar sırtlarını kapitülasyonlara dayamıştı. Dış borçlanmalar almış başını yürümüştü. Osmanlı faizleri bile ödeyemiyordu. En sonunda devlet, borçlarını ödeyemeyeceğini açıkladı. Böylece 1881’de padişah II.Abdülhamid tarafından “Genel borçlar” anlamına gelen Düyun’ı Umumiye kuruldu. Yedi kişilik yönetim kurulu vardı. Bunlar İngiliz, Alman, Fransız, Avusturyalı ve İtalyan’dı. Bu kurum devletin borçlarına karşılık, gelirlerine el koyuyordu. Sadece devletin borçlarını takip etmiyor, devletin gelir kaynaklarını bizzat yönetiyordu.
Hatta o kadar ki bu kurum devletten büyük hale gelmişti. Devletin Maliye Bakanlığı’nda 5 bin memur çalışırken Düyun-ı Umumiye’de 9 bin memur çalışıyordu. Maaşlar dolgundu. Osmanlı’nın eğitimli gençleri kendi devletine faydalı olmaktansa Düyun-ı Umumiye’de işe girip prim almak için yarışıyorlardı. Kendi milletinin gırtlağını en çok kim sıkıyorsa o ödüllendiriliyordu.
Osmanlı uluslararası tefecilerin oyuncağı olmuştu adeta. Emperyalizmin kuklasına dönüşmüştü. Hala krediler almaya devam ediyor, yabancılara birçok imtiyaz vermek zorunda kalıyordu. Neyse ki bu kurum Lozan Antlaşmasıyla lağvedilecek Osmanlı’nın borçlarını Atatürk Türkiye’si ödeyecekti.
2.2-Mustafa Kemal İstanbul’da
18’inde genç bir delikanlı olan Mustafa Kemal işte bu İstanbul’a geldiğinde üzerinde hala biraz taşralılık vardı. Ama yaşama isteğiyle dopdoluydu ve görgüsünü artırmak için can atıyordu. Kozmopolit Beyoğlu çevresinde her türlü eğlencenin tadına baktı ve İmparatorluğun yönetim merkezi hakkında bir çıkarımda bulundu. Keyif sürülecek yerdi burası, devlet yönetilecek değil.
Mustafa Kemal bu büyükşehir ortamında eşsiz ve dostsuz kalmıştı. Silik bir taşralıdan başka bir şey olmadığını anlamıştı. Okul arkadaşı Ali Fuat ona evinin kapılarını açınca bu durum değişmeye başladı. Fuatlar Boğaziçi’nin Anadolu yakasında Osmanlı soylularının yalılar ve korular içinde yaşadıkları bir semtte oturuyorlardı.
Fuat’ın babası İsmail Fazıl, emekli bir paşaydı ve bu sırım gibi, uyanık, sarışın gençteki seçkin kaliteyi hemen sezmişti. Evlerini kendi evi saymasını söyledi. Mustafa da paşayı çocuk yaşta kaybettiği öz babasının yerine koymaya başladı. Artık hafta sonlarını Fuatlarla birlikte geçiriyor ve orada kendini gerçekten evindeymiş gibi görüyordu. Mustafa’yla Fuat, boş vakitlerinde bu geniş, değişik şehrin her yerini geziyorlardı.
2.3-Kara Harp Okulu (Mekteb-i Harbiye-i Şahane)
Kara Harp Okulu’nun ilk yılında gençlik hayalleri ve eğlenceler yüzünden kendini derslere veremeyen Mustafa Kemal, ikinci yılında azimle çalışmaya başladı. Başlıca ilgi alanı hala askeri sorunlardı. Ama bir yandan da, bilgi alanını genişletmeye başlamıştı. Artık Fransızca gazeteleri okuyabiliyordu. Manastır’da Fethi’nin tanıtmış olduğu Fransız yazarları şimdi daha iyi anlayarak ve daha derinine inerek inceleyebiliyordu. Fakat bu çeşit bozguncu kitaplar öğrencilere yasak olduğu için Mustafa Kemal bunları geceleyin gizlice okurdu. Bunlarla beraber yakın bir ihtilalin öncüleri olan Namık Kemal, Tevfik Fikret gibi aydın düşünceli şairleri okuyor ve örnek alıyordu ki, o devirde bu isimleri ağza almak bile büyük suç sayılırdı.
2.4-Harp Akademisi (Erkan-ı Harbiye Mektebi)
Mustafa Kemal, Kara Harp Okulu’nu 549 kişi arasından piyade sınıf sekizincisi olarak bitirdi. 10 Şubat 1902’de piyade mülazım, yani teğmen rütbesiyle kurmay subayların yetiştirildiği Harp Akademisi’ne girmeye hak kazandı.
Burada politik düşünceleri, hızla belirgin bir biçim almaya başlamıştı. Bir zamanlar matematik ve şiire karşı duyduğu ilgi şimdi tarihe kaymıştı. Napolyon üzerine ne bulursa okuyor ve onu (bazı yönlerini eleştirmekle beraber) çok beğeniyordu. Ayrıca John Stuart Mill de okuyordu. Çağın “halkçı” düşüncelerine kapılmaktan, o da kendini alamamıştı. Birkaç arkadaşıyla beraber gizli bir komite kurup el yazısıyla bir gazete çıkarmaya başladılar. İdare ve siyaset alanındaki kötülükleri açığa vurmak amacı güden yazıların çoğunu Mustafa Kemal yazıyordu. Gece yatakhanede arkadaşları uyurken o geç saatlere kadar düşünür dururdu.
Mustafa, 1905 yılında Harp Akademisi’ni bitirip kurmay yüzbaşı çıktığında 24 yaşındaydı. Birkaç arkadaşıyla beraber Beyazıt’ta oturuyorlardı. Siyasal eylemlerini burada sürdürüyorlardı. Aslında yaptıkları dertleşmekten ve sultanın yanlışlarını eleştirmekten fazlası değildi. Bir kitaplık dolusu yasaklanmış kitabı okumak da diğer eylemleriydi.
Aralarında sözde Harbiye’den kovulmuş bir genç de vardı. Gidecek başka yeri olmadığını söyleyen bu genç aslında sarayın jurnalcisiydi. Bire bin katarak hepsini ihbar etti. Böylece Mustafa Kemal, Ali Fuat ve yeni yüzbaşı çıkmış iki arkadaşı daha hapse atıldılar ve teker teker sorguya çekildiler.
Tutuklular soruşturma sona erinceye kadar birkaç ay hapiste kaldılar. Mustafa Kemal’in böbrekleri ilk kez o soğuk zindanda rahatsızlandı. Hayatı boyunca bu sıkıntı ara ara nüksedecekti. Sonunda başkentten sürülmek koşuluyla serbest bırakıldılar. Birçoğu kolay kolay dönemeyecekleri yerlere sürüldüler. Mustafa Kemal’le Ali Fuat, Şam’daki 5.Ordu’ya atanmışlardı. Mustafa kaderine razıydı. Hemen vapurla yola çıktılar ve iki ay kadar sonra Beyrut Limanı’na vardılar.
2.5-Kıta Hizmeti
Mustafa Kemal böylece subaylık mesleğinin ilk dönemine başlamış oldu. Bir süvari alayında yüzbaşı olarak başlıca görevi, kıtasında bulunan askerlere modern askerlik bilgilerini aktarmaktı. Bu işe ciddiyetle sarıldı ve öğretmenlik konusundaki sevgi ve yeteneği sayesinde kolayca başarı sağladı.
Şam’ın güneyindeki dağlık Havran bölgesinde kökenleri bilinmeyen ve kendilerine özgü gizli bir dinleri olan Dürziler yaşıyordu. Osmanlı subayları bu Dürzilerden gecikmiş vergileri toplamak bahanesiyle para sızdırmaya çalışıyor, para vermezlerse evleri ve köyleri yağma ediyorlardı. Mustafa Kemal böyle işlere kalkışmayı reddetti. Vicdanlı bir subay olarak Dürzileri güzellikle idare etmeyi daha uygun buluyordu. Halkı, buraya yağma için değil yardım için geldiğine ikna ediyordu. Bu tarz olaylar yeni yetişmiş subayların gözünde saygısını artırıyor eskilerin gözündeyse can sıkıcı bir adam olarak görülmesine sebep oluyordu.
Bir keresinde İstanbul’a gönderilmek üzere hazırlanan şişirilmiş raporlara itiraz etti. “Zafer” diye nitelendirilmiş bir harekâtın aslında hiç de öyle olmadığına dikkat çekti. Düşman kendi isteğiyle geri çekilmişti.
Komutan onun saflığıyla alay etti:
“Sen henüz cahilsin. Sultanımızın ne istediğini anlayamıyorsun.” dedi.
Mustafa Kemal:
“Ben cahil olabilirim. Ama padişahımız cahil olmamalıdır ve sizin gibilerin ne olduklarını anlayabilmelidir.” diye cevap verdi.
Dürzi köylerinden yağma edilen ganimetlerin bölüşülmesine sıra gelince yaşlı subaylar, Mustafa Kemal’le Müfit’e de pay ayırdılar.
Kemal, Müfit’in tereddüt ettiğini görünce ona döndü ve sordu:
“Sen bugünün adamı mı olmak istiyorsun, yoksa yarının adamı mı?”
Müfit:
“Elbette ki yarının adamı.” diye cevap verdi.
“Öyleyse sen de benim gibi bu parayı kabul etmeyeceksin.” dedi Kemal.
Mustafa Kemal’e göre bunlar sadece ahlaksız değil aynı zamanda işe yaramaz usullerdi. İmparatorluğu kurtarmak; şiddet, baskı ve rüşvetle değil, bilimsel yöntemlerle; ustalık, diplomasi ve akıl kullanılarak başarılabilecek bir şeydi.
Bu dönemde düşük rütbeli bir kurmay subay olarak Suriye’nin çeşitli bölgelerindeki isyanlarla ilgilenen Mustafa Kemal, gerilla savaşı üzerine de tecrübe kazandı. Şam, bu “Yarının İnsanı” üzerinde derin bir etki bırakmıştı. Mustafa Kemal ömründe ilk defa hala ortaçağ karanlığında yaşamakta olan bir şehir görüyordu. Kutsal bir Arap şehri olan Şam’da her şey köhneydi. Hava gericilik, baskı ve ikiyüzlülükle doluydu. Mustafa Kemal gerçek düşmanın sadece yabancılar olmadığını artık anlamaya başlamıştı.
2.6-Vatan ve Hürriyet Cemiyeti
İşte bu gibi sebeplerden dolayı 1906 yılının güzünde Mustafa Kemal ve diğer hürriyetçi arkadaşları Şam’da “Vatan” adında gizli bir cemiyet kurdular. Onlara göre baskıcı yönetimle mücadele edilmeli, yolsuzluklar engellenmeli ve meşruti yönetim yeniden tesis edilmeliydi. Bunun için Yafa, Kudüs ve Beyrut’ta cemiyetin şubeleri kuruldu.
Kuruldu kurulmasına ama bu şehirler anavatandan çok uzaktı. Mustafa Kemal’in ne yapıp edip Selanik’e gitmesi ve asıl orada bir şube kurması gerekiyordu. Böylece sözde bir izinle Mısır üzerinden Pire’ye ve oradan da bir gemiyle Selanik’e gitti. Dört ay içinde Selanik’te Şam’daki Vatan Cemiyeti’nin bir kolunu kurmayı başardı. Cemiyetin adı artık “Vatan ve Hürriyet” cemiyetiydi.
En sonunda bir gece hürriyet davasına ilk bağlılık yeminini etmek üzere toplandılar. Birkaç kahramanlık söylevinden sonra Mustafa Kemal bir kartın üzerine not ettiği cemiyetin üç ilkesini okudu ve ardından yemin edildi.
Mustafa Kemal, Yafa’daki görevini bıraktığı anlaşılınca bir arkadaşının uyarısı üzerine hemen geri döndü. Selanik’e gitmesine yardımcı olan komutanla birlikte bir hikâye uydurdular. Mustafa artık sürgün cezasının kaldırılması için gayet akıllı uslu hareket etmek zorundaydı. Zamanı gelince kolağası yani kıdemli yüzbaşı rütbesine yükseldi ve Şam’daki Kurmay Heyeti’ne gönderildi. 1907 yılının güzünde de, umduğu gibi, Rumeli’deki 3.Ordu’ya gönderildi. Ama buraya geldikten sonra kıtaya değil, Selanik’teki Genelkurmay’a atandı.
3-Jön Türk Devrimi
3.1-II.Abdülhamid’in Siyaseti
20.yüzyılın başında Rumeli için için kaynıyordu. Kafası çalışan herhangi bir Türk’ün imparatorluğun parçalanmak üzere olduğunu sezmemesine imkân yoktu. Sınırlarda güvenlik diye bir şey kalmamıştı. Rum, Bulgar, Sırp ve Arnavut çeteleri birbirleriyle ve Türk makamlarıyla durmadan çatışıyordu. Büyük devletler ise cesedi didikleyip bölmek için bekleyen akbabalar gibi imparatorluğun başında bekliyorlardı.
Doğru dürüst bir siyaset gütmek yerine hileye başvuran II.Abdülhamid, herkesi birbirine düşürmeye çalışıyor, yüksek korunaklı duvarların arkasından ülke yönetiyordu. Yabancıyı yabancıya, Türk’ü Türk’e karşı kullanıyordu. 1877’de Sıkıyönetim Nizamnamesi’yle başlayan basın sansürü 1888 ve 1894’te yayımlanan talimatlarla iyice artırılmıştı. Ekonominin kötü olduğunu söylemek, uzun ve ayrıntılı bilimsel ve edebi makaleler yazmak, memurların yaptığı yolsuzlukları anlatmak, yabancı ülkelerdeki protestolardan bahsetmek ve bir sürü kitap yasaklanmıştı.
Ülkede Hristiyan topluluklar yabancı devletler tarafından korunuyordu. Türklerse kendi sınırları içinde baskıya uğrayan bir azınlık gibiydiler.
3.2-İttihat ve Terakki Cemiyeti
Mustafa Kemal, Selânik’e yeniden geldiğinde Vatan ve Hürriyet Cemiyeti, İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle birleştirilmişti. Bu yüzden kendisi de Şubat 1908’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Bu yeni oluşumun bazı adetlerinden hoşlanmasa da o sıralarda ihtilalcilerle iyi geçinmekten başka yapacak bir şey yoktu. Onlar da Mustafa’yı inatçı ve kendini beğenmiş buluyorlardı. Bu yüzden bir bahaneyle Mustafa’yı yanlarından uzaklaştırdılar.
İhtilal hareketi gitgide olgunlaşıyordu. Fakat cemiyet yöneticilerinin henüz Trakya ve Anadolu’daki subayları kendilerinden tarafa çekebilmek için zamana ihtiyaçları vardı. Ama bir yandan da ellerini çabuk tutmaları gerekiyordu. Çünkü Abdülhamid uyanmaya başlamıştı. Açıkça faaliyete girişerek Selanik’e soruşturma heyetleri gönderdi. İttihatçılar ilk heyetin başkanını vurup yaraladılar. İkincisi, rüşvet ve uzlaşma yolunu daha uygun buldu.
3.3-II.Meşrutiyet’in İlanı
Cemiyet sonunda 1876 Anayasası’nın geri getirilmesini isteyen bir bildiriyle ortaya çıktı. Padişah bütün gücün kendi elinde kalmasını istediği için hemen Anadolu’dan Rumeli’ye asker gönderdiyse de, bunların başındaki subaylar da ittihatçılardan yana geçtiler.
Abdülhamid yenilmiş olduğunu anlamıştı. İki günlük bir tereddütten sonra cemiyetin ültimatomunu kabul etti. Şura-yı Devlet’in sabaha kadar süren toplantısından sonra Abdülhamid, bir kuşak önce kaldırdığı Anayasa’yı geri getirmeyi kabul etti. 23 Temmuz 1908’de ilan edilen İkinci Meşrutiyet’le, bütün imparatorlukta büyük bir sevinç yaşandı. Böylece yeni bir çağ açılmıştı.
Mustafa Kemal’in bu çok önemli olaylarda bir rolü olmamıştı. Selanik’teki okul balkonunda, hürriyet kahramanı ilan edilen Enver’in arkasında silik bir silüet gibi duruyordu. Kemal, karakterinin hemen her yönüyle Enver’in tam karşıtıydı. Onu şans eseri kahraman rolüne fırlatılmış bir kukla olarak görüyor, kıskanıyordu. Kendi yeteneklerine ve ondan üstün olduğuna inanıyordu.
Bu arada imparatorluğun çözülmesi iyice hızlanmıştı. Meşrutiyetin üzerinden daha üç ay bile geçmeden Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Aynı hafta içinde Avusturya, Bosna-Hersek’i ilhak etti. 1881’de Tunus’un Fransızların himayesine geçmesiyle başlayan toprak kayıpları II.Abdülhamid döneminde toplam 1.5 milyon km2’yi bulmuştu.
Mustafa Kemal olaylardaki karışıklığı bütün çıplaklığıyla görebiliyordu. İttihatçıların hatalı yanları da vardı. Açıkça ve sözünü sakınmadan onları eleştirdi. Bu yüzden kendisinin bulunmadığı bir toplantıda gereken önlemleri alması için Trablus’a gönderilmesi kararlaştırıldı. Mustafa Kemal Trablus’un kendisine siyasi bir mezar olarak seçildiğini hemen anladı. Buna rağmen adeta bir meydan okumayla öneriyi kabul etti ve Kuzey Afrika’ya giden bir gemiyle yola çıktı.
Burada Araplar tarafından düşmanca bir tavırla karşılansa da sorunları çözebildi. Birçok tecrübe kazandı. Askerlik görevlerini layığıyla yerine getirerek askerlikle diplomasiyi bir arada yürütmekteki ustalığını kendine kanıtlamıştı.
3.4-Karşı Devrim
Jön Türk Devrimi Selanik’ten çıktığı için İttihatçılar İstanbul’da durumu tam olarak ellerine alamamışlardı. Alt tabaka hala II.Abdülhamid’e bağlıydı. Gerginlik giderek artınca 1909 Nisan’ında bir karşı devrim patlak verdi. 1.Ordu’nun birçok birliği kışlalarından başkaldırdı. Subaylardan bazılarını hapsettiler, bazılarını ise öldürdüler. “Şeriat isteriz!” sloganları eşliğinde Meclis-i Mebusan binasını bastılar. Meclis başkanının çekilmesini, İttihat ve Terakki Parti’sinin kapatılmasını, hükümetin istifasını ve yeni bir hükümet kurulmasını istiyorlardı. Ne var ki bütün bunlar Abdülhamid’in tahtını kurtaramayacaktı.
İttihatçıların tepkisi çabuk ve sert oldu. Merkezi Umumi toplanarak derhal askerle müdahale kararı aldı. Mustafa Kemal de, Şevket Paşa emrindeki bir tümene kurmay başkanı olarak atanmıştı. Burada ilk defa kurmaylık yeteneğini gösterme fırsatı elde ediyordu.
Ordu, bir haftaya varmadan, İstanbul’u kuşatmıştı. Sonunda, padişahın tahttan indirilip yerine veliaht olan kardeşinin geçirilmesine karar verildi. Geceleyin kurtuluş kuvvetleri sessizce şehre sızmaya başladılar ve İstanbul’u ele geçirdiler. Padişah tahttan indirildi ve Selanik’e sürgün edilmesine karar verildi. Abdülhamid’in küçük kardeşi Mehmed Reşad abisinin kendisini otuz yıldır hapsetmiş olduğu saraydan çıkarıldı ve V.Mehmed olarak 27 Nisan 1909’da padişah ve halife ilan edildi.
İttihat ve Terakki artık siyasi partiye dönüştürülmüştü. Mustafa Kemal, bu dönüşümün sağlıklı bir şekilde yapılmadığını düşünüyordu. Parti içinde subayların bulunmamasını, siyasetle uğraşanların askerlik görevini bırakması gerektiğini söyledi. Aksi halde askeri emir-komuta zincirinin, parti hiyerarşisi ile karışacağını ve askeri disiplinin sekteye uğrayacağını öne sürdü. Ayrıca askerlerin siyasal kuruluşlara girmesini önleyen bir kanun çıkarılmalıydı.
Mustafa Kemal’in mantıklı fikirleri ona kongrede birkaç taraftar sağladı. Mesela oldukça kültürlü subaylar olan İsmet’le, Kazım Karabekir, Kemal’i destekledi. Ama çoğunluk sağlanamadı. İleride Mustafa Kemal’in ne kadar haklı olduğu ortaya çıkacaktı ama o an için İttihatçı liderler Mustafa Kemal’i sadece can sıkıcı değil artık tehlikeli bir kişi olarak görmeye başlamışlardı. Böylece kendisine bir suikast planı düzenlendi. Ama Kemal kendisini öldürmeye gelen genç subayın niyetini önceden sezdi ve onu ikna etmeyi başardı.
4-Bir Kurmay Subayın Olgunlaşması
4.1-Çok Bilmiş Subay
Mustafa Kemal bu olaydan sonra İttihat ve Terakki partisiyle bağlarını kopardı. Kendi düşüncelerine uyarak politikadan bir süreliğine çekildi ve kendini askerlik görevine verdi. 3.Ordu’nun eğitim kolundaydı. Kendine düşen dersleri enerjiyle vermeye koyuldu. Orduda hala yürürlükte olan ve modası geçmiş eğitim yöntemlerini açıkça yerdiği için yaşlı subaylardan çoğunu kızdırmıştı. Kemal askerliği bir bilim olarak görüyordu. Hatta bazı Almanca modern kitapları Türkçe’ye bile çevirmişti.
Sonunda onu öğretmenlikten alarak, bir piyade alayı komutanlığına atadılar. Böyle bir komuta için rütbesi küçüktü. Buradaki amaç belliydi. Bu çok bilmiş subayı kendi kazdığı kuyuya düşürmek istemişlerdi. Ama Mustafa Kemal, kıtadaki askerleri yönetmekte, karargâhtaki subayları eğitmekte olduğu kadar başarılı oldu.
Astlarına karşı oldukça sert bir komutandı. Ayrıntılara dikkat etmedikleri; örneğin haritayı yanlış okudukları ya da saate bakmadıkları zaman onları azarlar, böyle küçük yanlış ve ihmallerin savaşta felakete yol açabileceğini söylerdi. Onlara her zaman “en iyi”nin peşinde koşma isteğini aşılamış ve hepsinin saygısını kazanmıştı.
Mustafa Kemal burada sadece astlarını eğitmiyordu. Bir yandan da kendisini geliştiriyordu. Askeri tatbikatlarda taktikçi olarak savaşı kendisi idare ediyormuş gibi davranır, kendi başına bir plan yapar, vereceği emirleri önceden yazarak sonradan üstlerinin verdiği asıl komutlarla kıyaslardı. Öğrendiklerini zamanı gelince kullanacaktı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun Rumeli’deki çözülmesi sürüp giderken Arnavutluk’ta bir isyan patlak verdi. Komutayı alan Şevket Paşa, Mustafa Kemal’i kurmay başkanlığına seçti. Kemal burada o kadar başarılı oldu ki tek bir Türk askerinin bile burnu kanamadan isyan bastırılmıştı. Ama bu olay ona terfi sağlayacağı yerde onu çekemeyenlerin kıskançlığını artırdı. Mustafa Kemal yine kolağası yani kıdemli yüzbaşı olarak kaldı.
4.2-Mustafa Kemal’in Hedefleri
Tüm yıpratmalara rağmen büyük bir insan olacağına yürekten inanan Kemal, aka ak, karaya kara demeye devam ediyordu. Ona göre büyük adam olmak babadan oğula geçebilecek bir şey değildi. Bu ancak bilimsel yöntemlerle planlanmış ve sistematik olarak yapılacak işleri başarmakla mümkün olabilirdi. Doğunun geri kalmasının sebebi, Batı dünyasındaki gelişmeleri takip etmemiş olması ve hala adam kayırma ve yağcılık gibi ahlaksız yöntemler kullanılmasıydı.
Mustafa Kemal daha o dönemde bile ülkenin siyasi yapısını değiştirmek ve halkı uyandırıp Fransız İhtilali’yle doğan milli egemenlik kavramıyla ilgilenmesini sağlamak istiyordu. Türklerin Müslüman ve Osmanlı olmadan önce yalnızca Türk olarak yaşadıkları Orta Asya steplerine kadar uzanan kimliklerini yeniden inşa etmek istiyordu. Ama böyle bir değişikliğin pek çabuk olamayacağını da biliyordu. Nedeni halkın dini dogmalara saplanmış olması ve Araplaşmasıydı.
Dini otoriteler demokrasinin yerleşmesine karşı koyacaklardı. Bunu çok iyi biliyordu. Çünkü dinin ülke yönetiminde olması demek kayıtsız şartsız itaat demekti. Onların istediği de buydu. Mustafa Kemal’e göre ise din (hangi din olursa olsun) ancak kişinin temiz vicdan sahnesinde yaşanmalıydı. O kadar. Devletin dini olamazdı. Tabii Kemal bu düşüncelerini açığa vurmuyor, sadece çok yakınlarına açılabiliyordu.
Bu arada 1911 yılında Batılı güçlerin emperyalist hareketleri gelişme göstermişti. Almanya, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler Afrika kıtasında çeşitli yerleri yağmalamaya başladılar. İtalya da bu pastadan pay almak istedi. Türklerin ihmal ettiği Batı Trablus ve Bingazi’yi işgal ederek Osmanlı’ya savaş ilan etti.
4.3-Trablusgarp Savaşı
Mustafa Kemal asıl tehlikenin Balkanlar’dan geleceğini tahmin etmekle beraber gönüllü olarak Enver’e katılarak gemiyle yola çıktı. Sözde sivil bir gazeteci olarak Mustafa Şerif takma adıyla uydurma belgelerle seyahat ediyordu. Kuzey Afrika Cephesi iki kesime ayrılıyordu. Batı’da Trablus, Doğu’da Bingazi. Mustafa’nın Bingazi’ye gitmek için Mısır’dan geçmesi gerekiyordu. Mısır ise İngilizlerin elinde olduğu için tarafsızdı ve savaşa katılmaya giden Türk subay ve erlerinin ülkeden geçmesine izin verilmiyordu.
Mustafa Kahire sokaklarında herkesten çok göze batıyordu. Açık teni, askerce duruşu ve yürüyüşüyle Arap kılığına bürünse de oralı olmadığı çok belliydi. Bu yüzden Batı Sahra’ya doğru yola çıktıklarında yine üstün ikna kabiliyetini kullanmak zorunda kaldı. Nihayet iki gün sonra Tobruk dışındaki Türk ordugâhına vardılar.
Buradaki savaş Mustafa Kemal’e sonradan Gelibolu Savaşı’nda çok işine yarayacak olan bir askerlik dersi verdi. Deniz üstünlüğünün önemini ve denizden topçu ateşiyle desteklenen bir düşmanın, karaya çıkarma yapmasını önlemenin olanaksızlığını anlamış oldu.
Mustafa Kemal Türklerin İtalyanları kıyıdaki mevzilerden söküp atamayacağını anlamıştı. Burada fazladan asker bulundurmanın diğer cephelerde şiddetle muhtaç oldukları asker ve malzemeyi yok yere harcamak demek olduğu çok açıktı. Ne var ki Enver durumu başka türlü görüyor, romantik hayallerle kendini Trablus Arapları’nın sultanı olarak düşlüyordu. Düzenlediği tozpembe raporlarla İstanbul’u kandırıyordu. Derne’yi ele geçirmek için boşuna bir çabayla, Derne Vadisi’ndeki çukurlar cesetlerle doluncaya kadar harekâta girişti.
Kemal burada bir ikilik çıkmasının daha da büyük felaketlere sebep olabileceğini biliyordu. Bu yüzden Enver’e karşı nazik davranmaya devam ederek saçmalıklarını elinden geldiğince kapatmaya çalıştı. Bir gün İtalyan uçaklarından birinin attığı bir bomba yüzünü tanınmaz hale getirmişti. Şarapnelden sıçrayan kireçtaşı gözüne girdi. Şartlar el vermediği için iyi tedavi edilemedi. Bu durum hayatı boyunca Mustafa Kemal’in sol gözünde bir şehlalık olarak kalacaktı. Ayrıca en sonunda binbaşı olabilmişti. Cepheye gönüllü olarak katılması hiç olmazsa bu kadarcık bir takdir görmüştü.
8 Ekim 1912’de Avrupa’daki Osmanlı İmparatorluğu’na öldürücü darbeyi indirmek isteyen Karadağ kralı Türkiye’ye savaş ilan etti. Birkaç gün sonra Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan da ona katıldılar. Balkan Savaşları başlamıştı. Aynı zamanda İtalya’yla da barış imzalandı. Batı Trablus boşaltıldı. Mustafa Kemal de hemen anavatanın yolunu tuttu.
4.4-Balkan Savaşları
Kemal İstanbul’a vardığı zaman, I.Balkan Savaşı bitmiş gibi bir şeydi. Bütün Rumeli elden gitmişti. Çok hızlı gerçekleşen bir yıldırım savaşında Türkler, iki cephede de bozguna uğramışlardı. Yenilgilerinin nedeni yanlış stratejiler, askerlikle siyasetin iç içe geçmiş olması, ikmal örgütünün yok denecek ölçüde yetersizliği ve askerlerin Almanların verdiği modern donanımı kullanmaktaki acemilikleriydi.
Ömrünün çoğunu geçirdiği yerin düşman eline geçmesi, Mustafa Kemal’e çok dokunmuştu. Binlerce Selanikli Müslüman’ı cami avlularına yığılmış; perişan, aç, sefil bir halde kışın insafsız soğuğunda ölüp giderlerken gördü. Manzara felaketti. Bu felakette annesiyle kız kardeşini buldu. Onlara bir ev bulduktan sonra Genelkurmay’daki görevinin başına döndü. Görevi Gelibolu Yarımadası’nın nasıl savunulacağını araştırmaktı.
O sıralarda Şevket Paşa’nın öldürülmesiyle, İttihatçı Enver, Cemal ve Talat partide diktatörce bir yönetim kurma fırsatı elde etti. Triumvira yani üç paşalar iktidarı başladı. Amacı baskıcı yönetimi yıkmak olan Jön Türk İhtilali, böylelikle, hemen hemen padişahın yönetimi kadar zorba bir parti yönetimine dönüşmüş oluyordu.
Ardından Bulgarlarla diğer Balkan Devletleri arasında II.Balkan Savaşı patlak verdi. Türkler de Bulgaristan’ın karşısındaydı. Batıya doğru ilerleyerek Edirne’yi ve Doğu Trakya’nın önemli bir parçasını yeniden ele geçirdiler. Türk kuvvetleri Edirne’ye birlikte girmeye hazırlanırken Enver onları geride bırakarak bir süvari müfrezesinin başında herkesten önce şehre girdi ve bir kez daha kendisinin bir zafer kahramanı olarak alkışlanmasını sağladı. II.Balkan Savaşı böylece sona ermişti. Enver yükseldikçe yükseldi. Harbiye Nazırlığı’na yani Milli Savunma Bakanlığı’na getirildi. Paşa oldu ve Naciye Sultan’la evlendi. Artık Boğaziçi’ndeki bir sarayda prensler gibi yaşayabilecekti.
Çok geçmeden Mustafa Kemal’e Balkan Ülkeleri’nde ataşemiliterlik görevi verildi. Mustafa hiç istemese de görevi kabul etmekten başka çaresinin olmadığını biliyordu. 1905’te Şam’a gönderilişi gibi bu da kendisi için bir sürgün cezasından başka bir şey değildi. Ama Sofya’daki yeni yaşantısı onun için yararlı bir tecrübe olacaktı.
4.5-Sofya’daki Ataşemiliterlik Görevi
27 Ekim 1913’te Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal göreve başladı. Sofya, onun batılı toplum içinde ilk yaşayışıydı. Buradaki Türkler kendi memleketlerinden daha rahat yaşıyor ve ticaret yapıyorlardı. Türkiye’de benzeri olmayan güzel okullar açılmıştı.
Genç ataşemiliter burada iyi giyiniyor, Bulgarca’sını ilerletiyor, vals ve tangoyu öğreniyor ve esrarlı bir havada takılıyordu. Hatta bir keresinde bir maskeli balo için İstanbul’dan kavuğu ve mücevher kakmalı kılıcıyla tam takım bir Osmanlı asker üniforması getirtmişti. Bu parlak kılık içerisinde büyük heyecan yaratmış ve Kral tarafından tebrik edilmişti.
Bir gece arkadaşıyla operada verilen bir galaya gitti. Bu çok şık bir toplantıydı. Seyircilerin kalitesi ve zarifliği Mustafa Kemal’in üstünde derin bir etki yaptı. Batı uygarlığı buydu işte. Türkiye’de böyle şeyler yoktu. İstanbul’da opera şöyle dursun doğru düzgün bir tiyatro bile yoktu. Türkler, Avrupa’daki toplum hayatının inceliklerini, güzelliklerini öğrenmeliydiler.
Mustafa Kemal Sofya’da Bulgar Savaş Bakanı General Kovaçev’le derin bir dostluk kurmuştu. Birlikte savaş sanatı üzerine uzun tartışmalara girişiyorlardı. Başlarda generalin alımlı ve terbiyeli kızı Dimitrina Kemal’in pek dikkatini çekmemişti. Sonradan bu zarif kadın yavaş yavaş ilgisini çekti. Birlikte vakit geçirmeye başladılar. Danslar ediyor, tiyatroya gidiyor, uzun sohbetler yapıyorlardı. Mustafa Kemal, Türkiye’deki kadınları özgürlüğüne kavuşturmak ve toplumun her alanında eşit olmalarını sağlamak gibi tasarılarını anlatıyordu. Dimitrina tam hayalindeki eşti.
Ama nihayetinde bu durum politik sebeplerden dolayı acıklı ve imkânsız bir aşk hikâyesine dönüştü. Babası kızını vermedi.
Yıllar sonra Mustafa Kemal olayı şöyle özetleyecekti:
“Bir kız sevdim ataşeyken, vermediler. Gençliğimi bıraktım Sofya’da.”
Aynısı Dimitrina için de geçerliydi. 30 yaşına kadar bekledi. Belki bir şeyler değişir dedi. Ama Mustafa Kemal’in önünde iki uzun savaş vardı. Kavuşamadılar.
Haziran 1914’te Dünya tarihi değişmek üzereydi. Avusturya veliahtı Arşidük Franz Ferdinand, Saraybosna’da öldürüldü. 28 Temmuz 1914’te Avusturyalılar buna karşılık olarak Sırbistan’a savaş açtılar. Bu hareket zaten patlamaya hazır bekleyen barut fıçısının fitilini yaktı. Böylece I. Dünya Savaşı Avrupa’da başlamış oldu.
Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
5-I.Dünya Savaşı
5.1-Osmanlı’nın Savaşa Girişi
Mustafa Kemal, Türkiye’nin Almanya yanında savaşa katılmasının şiddetle karşısındaydı. Almanya savaşı kazanırsa, Türkiye’yi bir uydu haline getirecek, kaybederse Türkiye de her şeyi kaybetmiş olacaktı. Ayrıca Mustafa Kemal Almanların savaşı kazanacak yetenekte olduğuna da inanmıyordu. Tarafsız kalınamaması durumunda Almanya’nın yanında değil karşısında savaşa girmek daha doğru olacaktı.
Daha o zamandan Amerika’nın er geç savaşa katılmak zorunda kalabileceğini ve bunun da aslında tam bir dünya savaşı demek olacağını görmüştü. Şimdilik Türkiye’nin yararına olan tek şey, tarafsız kalıp askeri gücü artırmaya bakmak, olayların gelişmesini izleyerek karar alma zamanı gelinceye kadar iki taraf arasında bir denge kurmak olmalıydı. Aceleye gerek yoktu. Çünkü bu uzun bir savaş olacaktı. Mustafa Kemal bunu çok iyi biliyordu.
Enver Paşa ise tam tersini düşünüyordu. Bir an önce savaşa katılıp bundan olabildiğince yararlanmak gerektiğine inanıyordu. Bir çatışma çıkar umuduyla Almanya’dan satın alınan Yavuz ve Midilli zırhlılarını Karadeniz’e gönderdi. Ekim sonunda ihtarda bile bulunmadan Rus limanları bombardıman edilmeye başlandı. Çıkan çarpışmada birkaç Rus gemisi battı. Osmanlı İmparatorluğu böylece savaşa katılmış oldu.
5.2-Savaşın İlk Ayları
Mustafa Kemal bu saatten sonra yapacak bir şeyi olmadığını biliyordu. Bütün enerjisi ve yurtseverliğiyle kendini savaşa verecekti. Sofya’daki ilk işi Bulgarlara savaşa girmeleri için baskı yapmak oldu. Ardından artık yarbay olduğu için Enver Paşa’dan rütbesine uygun bir görev istedi. Cepheye gitmek istiyordu ama ret cevabı aldı.
Almanya yanında savaşa katılan Türkiye için ilk aylar çok felaketli olmuştu. Enver kendini Asya’da yeni bir Türk imparatorluğu kurmak için İngilizlerin üzerine yürüyen Müslüman İskender rolünde görüyordu. Hayallerini gerçekleştirmek için derhal iki hücum emri verdi: Birincisi kuzeyde Rusya’ya, ikincisi de Güney’de Mısır’a doğru. Kuzeydeki ilk saldırı tam bir bozgunla sonuçlandı. Korkunç kış koşulları altında Türkler hemen hemen bütün bir orduyu yitirdiler. Oysa bu önemli kuvvetin yedek olarak tutulması gerekirdi.
Mustafa Kemal bu felaketli seferden sonra İstanbul’a göreve çağrıldı. 19.Tümen Komutanlığı’na atanmıştı. Ancak ortada böyle bir kuruluş yoktu. Buradaki kurmay başkandan:
“Gelibolu’daki 3.Kolordu’nun böyle bir birlik kurmayı tasarlamış olması pek mümkündür.” cevabını aldı. Böylece Gelibolu Yarımadası’na doğru yola çıktı.
Bu sırada Enver, Alman General Liman von Sanders’in öğütlerine kulak asmayarak ikinci göz alıcı saldırısına hazırlanmaktaydı. Süveyş Kanalı’na doğru hızla inecek ve İngilizleri Mısır’dan kovacaktı. Fakat Türkler burada yaptıkları iki saldırıda da başarısızlığa uğradılar. Artık batıda İtilaf Devletleri’nin saldırısına iyice açık hale gelmişlerdi.
5.3-Çanakkale Savaşı
1915 yılının başından beri elde edilen istihbarat raporlarına göre düşmanlar Çanakkale önündeki adalara yığınak yapıyorlardı. Amaçları Çanakkale Boğazı üzerinden İstanbul’a bir İngiliz-Fransız saldırısı gerçekleştirmekti.
Kafkas ve Mısır seferlerinin yenilgiyle bitmesi maneviyatı çökertmişti. İstanbullular, umutsuzluk içinde şehrin düşman eline geçmesinden olmuş bir şey gibi söz etmeye başlamışlardı. Hatta Türk aileleri Anadolu’ya göç etmeye başlamıştı. Hükümet Anadolu yakasında bir saat içinde hareket etmeye hazır iki özel tren bekletiyordu. Biri sultanla maiyeti, diğeriyse İstanbul’daki diplomatlar içindi. Eskişehir’e taşınılacaktı. Babıali arşivleriyle bankalardaki altınlar daha şimdiden oraya gönderilmişti. İstanbul’un polis karakollarında şehri tutuşturmak üzere tenekelerce yanıcı madde hazırlanmıştı. Sanat eserleri müze mahzenlerine saklanmış ve Ayasofya da içinde olmak üzere birtakım resmi binaların dinamitle uçurulması kararlaştırılmıştı. Şehre tam bir yenilgi ve perişanlık havası hakimdi.
18 Mart 1915’teki İngiliz saldırısı Türk zaferiyle sonuçlandı. Birleşik donanma ağır kayıplara uğramış ve deniz harekâtından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Ancak bu nihai zafer değildi. Sırada kara harekâtı vardı. Türkleri daha bir sürü çetin savaş bekliyordu.
Enver Çanakkale’nin savunulması için 5.Ordu adıyla ayrı bir ordu kurmayı kararlaştırdı ve komutasını General Liman von Sanders’e verdi. Sanders yeni kurulmuş olan 19.Tümen’in de kendi emrine verilmesini istedi. Yarbay Mustafa Kemal işte bu tümenin başına atanmış ve karargâhını Maydos’ta kurmuştu. Düşman saldırısı başlamadan birliklerini savaşa hazırlamak için önünde ancak iki aydan kısa bir zaman vardı.
5.4-Gelibolu Çıkarmaları
Mustafa Kemal, Gelibolu bölgesini, önceden yürütmüş olduğu harekâtlardan zaten tanıyordu. Ayrıca Batı Trablus seferinde İtalyanlarla yapılan savaşta kazandığı tecrübeleri burada kullanmak istiyordu. Ancak diğer kurmaylar deniz-kara iş birliği konusuna yabancı oldukları için kendisiyle ters düşüyordu. Neyse ki General Sanders, Mustafa’yla aynı fikirdeydi.
Liman von Sanders, emrindeki askerleri Çanakkale’nin çeşitli yerlerine yerleştirdikten sonra Mustafa Kemal’in komutasında bulunan 19.Tümen’i yedek kuvvet olarak Maydos, yani bugün Eceabat olarak bildiğimiz bölgede bıraktı. Bu tümen, saldırının geleceği yöne göre kuzeye, güneye ya da batıya gönderilmek üzere hazır tutulacaktı. Mustafa Kemal burada çıkarmayı beklemeye ve tepelerin savunması için hazırlanmaya başladı.
25 Nisan 1915 sabahı düşman kuvvetleri Mustafa Kemal’in önceden tahmin ettiği iki kumluğa çıkarma yapmaya başladılar. Von Sanders burada düşmanın oynadığı bir oyuna kanarak İtilaf Devletleri kuvvetlerinin, yarımadayı en dar yerinden (Bolayır’dan) keseceklerini sandı. Bu yüzden tümenlerden birini kuzeye, Bolayır’a gönderdi. Kendi de maiyetiyle birlikte oraya gitti. Böylelikle kuvvetlerini asıl savaş yerinden uzaklaştırmış oldu.
Deniz toplarının sesleri gürlemeye başladığı zaman Mustafa Kemal kendini savaşın tam ağırlık noktasında buldu. Hemen durumun keşfi için doğu sırtından yukarıya, kuzeydeki Kocaçimen Tepesi’ne doğru bir süvari bölüğü gönderdi. Ardından tepenin batısından yukarı, Conkbayırı zirvesine doğru “küçük bir düşman kuvveti”nin ilerlemekte olduğuna dair bir rapor aldı.
Askeri durumların özünü hemen kavrayabilen Mustafa Kemal durumu anlamıştı. Bu gelen küçük düşman kuvveti falan değildi. Büyük çapta bir düşman saldırısı karşısındaydılar. Özellikle Conkbayırı Tepesi şimdi bütün Türk savunmasının kilit noktasını teşkil ediyordu. Düşman burayı ele geçirirse, yarımadanın her tarafına hakim olmuş sayılırdı. Tek bir taburun Conkbayırı’nı tutabilmesine olanak yoktu. Bunun için bütün tümen gerekliydi.
Derhal sorumluluğu üzerine alan Mustafa Kemal tümen komutanlığı yetkisini aşan bir emir verdi. Alaylarının en iyisi olan 57.Alay, bir dağ bataryasıyla birlikte Conkbayırı’na gidecekti. Bu karar cüretli bir karardı. Mustafa Kemal’in aslında düşmanın kuvveti üzerinde açık bir bilgisi yoktu. Bu sadece bir sezi, bir tahmindi. Von Sanders’in yedek ordusunun büyük kısmını savaşa sokmuştu. Eğer düşman asıl çıkarmaya başka taraftan girişseydi büyük sıkıntı olabilirdi. Ama Mustafa Kemal yanılmamıştı.
5.5-Mustafa Kemal’in Ölüm Emri
Mustafa Kemal ve alay subayları yorulan askerlerini dinlenmeleri için geride bırakıp durumu gözlemlemek için önden keşfe çıktılar. Doğudan tepeye yaklaştıkları sırada tepeden aşağı koşarak geri çekilen bir bölük askerle karşılaştılar. Bu, düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliğiydi ve üç saattir düşmana karşı koymakta olan tek kuvvetti.
Mustafa Kemal onları durdurarak:
“Ne oluyor?” diye sordu. “Neden kaçıyorsunuz?”
Askerler:
“Geliyorlar! Geliyorlar!” diye cevap verdiler.
Mustafa Kemal:
“Kim geliyor?” diye sorunca,
“Düşman geliyor efendim. İngiliz.” cevabını aldı.
Askerler yamacın altında fundalık bir arazi parçasını gösterdiler. Bir dizi Avustralyalı burada serbestçe ilerliyordu. Düşman, tepeye, dinlensinler diye geride bırakılmış olan 57.Alay’dan daha yakındı. Bu çok kritik bir durumdu. Tepe elden gitmemeliydi.
Mustafa Kemal askerlere:
“Düşmandan kaçılmaz!” dedi.
Erler:
“Cephanemiz kalmadı efendim.” diye itiraz ettiler.
Mustafa Kemal:
“Cephaneniz yoksa süngüleriniz var!” dedi.
Süngü takıp yere yatmalarını emretti. Türk askerleri yere yatınca düşman da yere yattı. Böylece biraz zaman kazanılmış oldu. Mustafa Kemal geriye bir subay göndererek 57.Alay’ın son hızla gelmesini emretti.
Bu bir anlık duraksama belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Mustafa Kemal 57.Alayı doğruca savaşa sürdü. Harekâtı kendi güvenliğine hiç önem vermeden ufuk çizgisinin üstünde yönetiyordu. 57.Alay, komutanından son kez emir alacaktı. Mustafa Kemal haykırdı:
“Ben size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum!”
Gerçekten de o çarpışmanın sonunda 57.Alay’ın neredeyse bütün erleri şehit olmuştu. Düşman tüfeklerinin açtığı ateş perdesi arasından durmadan hücum ederek Türk ordusunun tarihinde ölmezliğe eriştiler.
Ancak Türklerin açtığı ateş de bunun kadar öldürücüydü. Anzaklar ne zaman bir sırtın ardından görünecek olsalar Türk ateşiyle karşılaşarak durmak zorunda kalıyorlardı. Dağ bataryası da bir yandan onları korkunç bir şarapnel yağmuruna tutuyor, dağılmak, bodur çalıların arasına saklanmak zorunda bırakıyordu. Göğüs göğüse çarpışmalar ve mevzi değiştirmelerle savaş o kadar karışık duruma gelmişti ki, gerek Türkler gerekse Anzaklar dört bir yandan gelen kurşun yağmuru altında kimin dost, kimin düşman olduğunu kestiremez olmuşlardı.
Bu arada Mustafa Kemal yine yetkisi olmadan bir emir verdi. Arap askerlerinden kurulu ikinci bir alayı, birincisini takviye için ateş hattına sürdü. Sonra atına atlayarak Maydos’taki karargâha döndü ve Esat Paşa’ya durumu anlatarak eldeki bütün mevcutla saldırıya geçmenin gerekli olduğunu bildirdi. Esat Paşa, onun görüş ve davranışlarını yerinde bularak 19.Tümen’in geri kalan son alayını da emrine verdi ve böylece bütün Sarıbayır Cephesi Mustafa Kemal’in komutası altına girdi.
Bundan sonra birkaç saldırı daha gerçekleşti. Mustafa Kemal, elindeki kuvveti harcamış, ama düşmanı da yenmişti. Yarımadanın kilit noktası olarak görülen tepeleri tutabilmişti. Kesin görüş ve sezişi, yerinde kararları ve önderlikteki azmi sayesinde düşmana İstanbul yolunun açılmasını engellemişti.
5.6-Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal
1915 Haziranı’nda Mustafa Kemal gösterdiği başarılardan dolayı albaylığa yükseldi. İlerleyen aylarda Çanakkale’deki çarpışmalar şiddetle devam etti. Birçok komutan hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştı. Bu yaralananların yerine araziyi bilmeyen başka komutanlar atanıyordu. Her şey birbirine karışmıştı. Kimin kime komuta edeceği ya da hangi askerin kime ait olduğu bile karışabiliyordu. Herkes sorumluluğu birbirinin üstüne atmaya başlamıştı. Ayrıca düşman genel bir saldırıya geçmiş ve yaptığı çıkarmalar sonucu çok üstün duruma gelmişti.
General von Sanders kurmay başkanı aracılığıyla Mustafa Kemal’e son durum üzerindeki görüşünü sordu.
Mustafa Kemal kesin bir dille:
“Bütün dağ dizisinin elden gitmesini istemiyorsanız hemen harekete geçmemiz gerekiyor. Yoksa genel bir felaketle karşı karşıya kalacağız.” diye cevap verdi.
Buna karşılık kurmay başkanı ne düşündüğünü sordu.
Mustafa Kemal:
“Birleşik bir komuta” diye cevap verdi. Sonra daha da ileri giderek, “Tek çare, bütün birlikleri benim emrime vermektir.” dedi.
Anafartalar Grubu Komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey von Sanders’e bir söz vermişti. 8 Ağustos sabahı İngilizlere karşı harekete geçmeye hazır olacaklardı. Ama sonradan kararsız kaldı. Ayrıca tümen komutanlarının düşüncesine göre de bu mümkün değildi. Askerler yorgun ve açtılar. Üstelik araziyi de tanımıyorlardı. Von Sanders duruma sinirlenerek Fevzi Bey’i komutanlıktan aldı. Anafartalar kesimindeki bütün kıtaların komutasını 19.Tümen komutanı olan Mustafa Kemal’e verdi.
Mustafa Kemal artık bütün cephenin denetimini ele almıştı. Büyük bir sorumluluk yüklenmişti. Sükunetle, önce sabahleyin Conkbayırı’na yapılacağından emin olduğu saldırıya karşı gerekli önlemleri aldı. Sonra tümen komutanlığını başkasına devretti. Gece yarısı atına binerek kuzeye, Anafartalar sırtlarına doğru yola çıktı. Anafartalar henüz savaş görmemişti. Mustafa Kemal uykusuz ve yorgun geçen dört ayda ilk defa çürümüş insan cesetlerinin olmadığı temiz bir havayı soluyordu. Artık istediği gibi hareket etmekte serbestti, yapılması gereken iş kafasında genel çizgileriyle belliydi.
İlerleyen günlerde Mustafa Kemal yine günlerce uyumadan bir takım düzenlemeler yaptı. Bir sırttan öbürüne kadar bütün cephe boyunca genel bir saldırı emri verdi. Türkler bütün sırtlarda üstünlüğü ele aldılar. Mustafa Kemal’in askerleri yokuş aşağı, düşman kuvvetlerinin üstüne ölüm ve felaket saçarak ilerliyorlardı. Düşmanın maneviyatı kırılmıştı. Anafartalar böylece güven altına alındı.
Sırada yine Conkbayırı vardı. Türk askeri Mustafa Kemal’in emriyle sabaha karşı sessizce sadece süngüleriyle saldırıya geçtiler. İngiliz askerleri silaha davranmaya bile vakit bulamadan can verdiler. İngiliz komutanı Hamilton’ın cephe hattı yıkılmıştı.
Ama İngiliz topları da, Türklere tam bir karşılık verdi. Gün ağardıktan sonra, Conkbayırı’nı cehenneme çeviren bir mermi yağmuruna tuttular. Gökten şarapnel ve demir sağanakları yağıyordu. Deniz toplarının ağır gülleleri toprağa gömülüyor, sonra kocaman çukurlar açarak patlıyordu. Bütün Conkbayırı hattı koyu bir duman ve ateş tabakasıyla örtülüydü. Herkes kadere boyun eğmiş, başına geleceği bekliyordu. O ilk hücumun kahramanlarından pek azı sağ kaldı. Sırtlar ceset doluydu. Birçoğu, hâlâ hücum emri beklercesine tüfeklerine sımsıkı sarılmış olarak ölmüşlerdi.
Mustafa Kemal korkusuzca ateş altında durarak emirler veriyor ve askerlerini cesaretlendiriyordu. Bir ara bir şarapnel parçası göğsüne isabet etti. Yaverlerinden biri dehşet içinde, “Vuruldunuz efendim!” diye bağırdı. Mustafa Kemal başkaları duymasın diye eliyle yaverinin ağzını kapayarak, “Yok öyle bir şey!” diye cevap verdi. Şarapnel parçası, göğüs cebine çarparak cebin içindeki saati parçalamış ve göğsünde yalnız büyükçe bir çürük bırakmıştı. Çarpışmanın sonunda Liman von Sanders’in isteği üzerine bu saati, bir hatıra olarak ona armağan etti.
Öyle bir komutandı ki Mustafa Kemal, kendisinin her an canını vermeye hazır oluşu, emrindekileri de öyle davranmaya zorluyordu. Askerlerinin ruhunu çok iyi anlıyordu. Bu da onu iyice efsaneleştiriyordu. Birkaç gün sonra Anafartaların iki tepesini almak için yapılan bir çarpışma sırasında, yedek piyade kuvvetlerinin yetişebilmesi için biraz zaman kazanmak gerekmişti. Mustafa Kemal, bu zamanı kazanmak için süvarilerin komutanına saldırı emri verdi. Komutan, “Başüstüne” dedi. Bunun kesin ölüm demek olduğunu anlamıştı.
Mustafa Kemal:
“Ne dediğimi anladınız, değil mi?” diye devam etti.
Komutan:
“Evet efendim.”dedi. “Ölmemizi emrettiniz.”
Gerçekten de süvarilerin çoğu öldü. Ama onların saldırısı, Mustafa Kemal’in beklediği gibi düşman akınını geciktirmiş ve böylece o önemli tepenin kurtulmasını sağlamıştı.
Çanakkale savaşları boyunca kan hiç durmadı. Havada çarpışmış mermilere bile rastlandı. İçme suyu yetersiz, yiyecek yok denecek kadar azdı. Tıbbi malzeme yetişmiyor, kurşun yiyen bacaklar ve kollar, iple sıkılıyordu. Yaraya ot tıkanıyordu. Ot yoksa çamur kullanılıyordu. Delikler sıvanıyordu. Kurtlanan yaralarını deniz suyuyla temizlemeye çalışan gazilerimizin feryatları, gecelerin karanlığını yırtıyordu. Manzara korkunçtu. Daracık alanda binlerce ölü beden yatıyordu. Kavurucu sıcakta iyice ağırlaşan koku, milyonlarca sineği mıknatıs gibi çekiyordu. Tuvaletler ilkel ötesiydi. Dizanteri salgını vardı. İshalle başa çıkılamıyordu.
Neyse ki bu kanlı çarpışmalar, Gelibolu seferinin son çalkantılarıydı. Conkbayırı’nın Türklere geçmesinden hemen bir hafta sonra Sir Ian Hamilton telgrafla Kitchener’e başarısızlıklarını bildirdi. Savaş kazanılmıştı. Yıllar sonra İngiliz tarihçiler Çanakkale Savaşı’nı şöyle özetleyecekti:
“Tek bir tümen komutanının üç ayrı seferde kazandığı başarıların, sadece bir savaşın gidişi üzerinde değil, bütün bir seferin akıbeti ve hatta bir milletin kaderi üzerinde bu derece derin bir etki bırakması, tarihte eşi çok az görülmüş bir olaydır.”
5.7-Doğu Cephesi
Mustafa Kemal, İstanbul’a dönüşünde bir zafer alayı ile karşılanmadı. O zamana kadar pek kimsenin tanımadığı genç albayın başarılarına basında da çok yer verilmedi. Adı az anıldı, resmi az basıldı. Gelibolu Savaşı üzerine bir gazeteye verdiği demecin yayımlanmasına da Enver Paşa engel oldu.
Bununla birlikte, ağızdan ağıza yayılan bütün efsaneler gibi onun da adı ve başarıları halk arasında duyulmaya başlamıştı. Herkesin özleyip beklediği milli kahraman bu Mustafa Kemal miydi acaba?
Aslında Enver Paşa, Mustafa Kemal’in askerlik yeteneğine değer veriyordu. Hatta, “Yerime geçebilecek tek adam,” diye söz ettiği bile duyulmuştu. Ama bu işi çabuklaştırmak için ortada bir neden görmüyordu. Yüksek bir askeri rütbenin ve paşa unvanının sadece orduda değil, ordu dışında da itibar ve otorite demek olduğunu çok iyi biliyordu. Bu yüzden Mustafa Kemal’in şimdilik albay olarak kalmasını uygun görüyordu.
Almanlar, batıdaki çıkarları uğruna, Türkleri kazanamayacakları bir savaşa sürüklüyordu. Enver Paşa da bütün bunlara göz yumuyor, ses çıkarmıyordu. En iyi Türk birlikleri Almanların Doğu Avrupa’daki savaşlarına gönderiliyordu. Geriye kalan birlikler vasat, genç, acemi erlerden kuruluydu.
Mustafa Kemal Çanakkale’den sonra 16.Kolordu komutanlığına atandı. 2.Ordu’yla birlikte, Enver’in o felaketle biten ilk seferinin döküntülerini biraz olsun toparlamak için Rus cephesine gönderildi. Ardından paşa rütbesine yükseltildi. 1916 yılının yazında Türk ordusu bir karşı saldırı yapacaktı.
Karargâha geldiği zaman Mustafa Kemal Paşa, büyük bir karışıklıkla karşılaştı. Buradaki birlikler, yorgun, morali bozuk, hastalıktan kırılmış, silahsız, cephanesiz bir ordunun döküntülerinden başka bir şey değildi. Kolorduyu az çok savaşabilecek bir biçime sokmak için tek başına uğraşması gerekiyordu. Neyse ki şans eseri olarak, burada aklı başında, çalışkan bir komutan yardımcısı buldu. Bu, Selanik’te, onun orduyu siyasetten ayırmak yolundaki çabalarını desteklemiş olan Kâzım Karabekir’di.
Doğu Cephesi’nde Mustafa Kemal Bitlis ve Muş’u ele geçiren Ruslara karşı iç hat manevrasını uygulayarak bu iki şehri kurtardı ve Rus ordusunu geri çekilmeye mecbur bıraktı. Bu cephede tek Türk zaferini Mustafa Kemal kazanmıştı. Yararlığına karşılık kendisine “Altın Kılıç” madalyası verildi.
Ardından 1917 Martı’nda dünya çapında önemli bir olay yaşandı. Rus İhtilali patlak vermişti. Kafkas cephesi şimdi az çok sakindi. Rus ordusu, yavaş yavaş parçalanarak en sonunda Tiflis’e doğru çekildi.
5.8-İsmet’le Kurduğu Arkadaşlık
Bu arada Mustafa Kemal’in bu ilk ordu komutanlığının başlıca önemli yanı, sonradan en yakın işbirliği yapacağı kişiyle arkadaşlık kurmasıydı. Bu, tıpkı Kâzım Karabekir gibi, Selanik’teki parti çatışmasında onu desteklemiş olan Albay İsmet’ti. İsmet, okumayı, düşünmeyi seven bir adamdı. Mustafa Kemal’le aynı radikal düşünceleri paylaşıyor, görüşleri birçok noktada birbirine uyuyordu.
İsmet karakter olarak Mustafa Kemal’den epey farklıydı. Ama birbirlerini çok iyi tamamlıyorlardı. Mustafa Kemal’in kafası geniş çözüm yollarına, cesaretli yargılara varmaya hazır, çabuk ve esnek çalışırdı. İsmet’in kafasıysa daha temkinli çalışır ve ayrıntılar üzerinde titizlikle dururdu. Ayrıca başına buyruk değil, söz dinleyen bir adamdı. İsmet böylece Mustafa Kemal’in vazgeçilmez “gölge”si haline geldi.
5.9-Güney Cephesi
Bu arada Mustafa Kemal de İsmet de dağılmakta olan Rus cephesinde fazla kalmadılar. Başka yerlerde, özellikle güneydeki Suriye cephesinde, yapılması gereken daha acele işler vardı. Önce İsmet Bey, kolordu komutanlığıyla Suriye’ye gönderildi. Ardından da Mustafa Kemal, ordu komutanı olarak onu izledi.
Mustafa Kemal Güney Cephesi’nde Enver Paşa’nın ve diğer Alman komutanların kişisel hırsları yüzünden verdikleri yanlış kararlara iyice sinirlenmeye başlamıştı. Almanların, bu savaşı, Türkiye’yi el altında bir sömürge durumuna düşürmek için uzattıklarını düşünüyordu. Görevinden istifa etmeye karar verdi.
Enver ve Falkenhayn, Kemal’i düşüncesinden vazgeçirmeye çalıştılar. Ama o, caymadı. Enver de istifayı kabul etmekten başka çare bulamadı. Böylece Mustafa Kemal İstanbul’a döndü.
Ardından Suriye’deki olaylar çok geçmeden Mustafa Kemal’in iddialarını haklı çıkarmaya başlamıştı. Önceden tahmin etmiş olduğu gibi, meşhur “Yıldırım Harekâtı” sadece lafta kaldı. Mekke ve Bağdat’tan sonra Kudüs, düşman eline düşen üçüncü kutsal şehir oldu. 1917 yılı Osmanlı İmparatorluğu için bir felaket yılı olmuştu.
5.10-Veliaht Şehzade Vahdettin
1917 Aralık’ında Mustafa Kemal’in eline Almanya’nın içinde bulunduğu durumu kendi gözleriyle görme fırsatı geçti. Kayser, padişahı, Alman imparatorluk karargâhına ziyarete davet etmişti. Padişah Mehmed Reşad, böyle bir yolculuğa çıkabilecek durumda olmadığından, yerine kardeşi Veliaht Şehzade Vahdettin Efendi’nin gitmesine karar verildi. Enver Paşa, Mustafa Kemal’e şehzadenin maiyetindeki heyetle beraber, Almanya’ya gitmeyi teklif etti. Başka işler karıştırmasını istemiyordu. Mustafa Kemal teklifi kabul etti.
Bu gezide Vahdettin’in Mustafa Kemal üzerinde bıraktığı ilk izlenim tam bir faciaydı:
“Eğer ülke gelecekte böyle bir imparatorun eline kalacaksa vay halimize!” diye düşündü.
Vahdettin ne yapacağını bilemeyen vasıfsız bir adamdı. Ama sonra onunla muhabbet edince hepten akılsız bir adam olmadığını anladı. Hatta aralarında samimi bir ilişki başladı. Kemal, ona ülkenin durumuyla ilgili kendi görüşlerini aşılamaya çalıştı.
5.11-Böbrek Hastalığı
Ziyaretinden dönüşte Mustafa Kemal Almanların savaşı kaybettiğini anlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun tek başına barış imzalaması için şiddetle bir mücadeleye girişti. Ama hasta düşünce bu çabası yarıda kaldı. Yıllardır yakasını bırakmayan böbrek hastalığı ona iyice sancı vermeye başlamıştı. Doktorları kendisini Viyanalı bir uzmana gönderdiler. Uzman onu şehir dışındaki özel bir hastanede bir ay tedavi etti. Sonra kendisini toplasın diye Karlsbad’a gönderdi.
Bu zoraki dinleniş Mustafa Kemal’e bol bol kitap okuma ve ülkesinin geleceği üzerinde düşüncelerini bir düzene sokma fırsatını verdi. Fransızca olarak tuttuğu hatıra defterinde siyasal görüşlerini açıklığa kavuşturuyordu. Bu arada Avusturyalı bir kızla flört etti. Kendisine gönül veren genç kız, onunla evlenmek istedi. Mustafa Kemal ona umut vermemek için, ülkesinde bir nişanlısı olduğunu söyledi. Kız üzüldü ve nişanlısının kim olduğunu sordu. Mustafa Kemal gülerek, “Vatanım,” diye cevap verdi.
5.12-Vahdettin’in Padişah Oluşu
1918 Temmuzu’nun başlarında bir gün Mustafa Kemal’i görmeye gelen bir arkadaşı, sultanın öldüğünü ve tahta Vahdettin’in geçtiğini haber verdi. Kemal bunu duyduğunda o anda İstanbul’da olmadığı için çok canı sıkıldı. Yeni padişaha kendi fikirlerini aşılayamayacaktı. Sadece bir tebrik telgrafı gönderebildi.
Vahdettin tahta kuşku içinde çıktı. Şeyhülislama bu makama geçmek için hazır olmadığını söyledi:
“Ne yapacağımı bilemiyorum, benden duanızı eksik etmeyin,” dedi.
Mustafa Kemal Karlsbad’dan İstanbul’a dönünce yeni padişahın huzuruna çıktı ve diğerlerinin padişahı elde etmiş olduklarını anladı. Vahdettin, kendisini Suriye’de ordu komutanlığına atamıştı. Burası Mustafa Kemal’in istifa etmiş olduğu yerdi. Görünürde kendisine büyük bir şeref verilmişti ama Vahdettin’in sorunu temelinden kavrayamadığını biliyordu. Padişahtan izin isteyerek mabeyne döndü. Enver Paşa gülümsüyordu. Mustafa Kemal’den öcünü almıştı.
5.13-Türk Yenilgisi
Kemal Suriye Cephesi’ne geçtiğinde ordular grubu komutanlığında Liman von Sanders vardı. İlk iş olarak Filistin’deki karargâhından, cephenin merkez kesimini uzun uzun ve baştan başa denetledi. Sonra savaşın daha başlamadan kaybedilmiş olduğu sonucuna vardı. Birliklerin birçoğu altı aydır hiç dinlenmemişlerdi. Yiyecek yoktu. Takviye birlikleri, yolda erlerin çoğunun kaçması yüzünden, dökülerek geliyordu. Bundan sonra bu kadarı bile gelmeyecekti. Çünkü ikinci bir cephe daha açılmıştı. Enver Paşa’yla Almanlar, milletin içinde bulunduğu korkunç tehlikeye bakmadan Kafkaslara yeni bir ordu göndererek o eski Panislam, Pancermen hayalleri uğruna, dağılan Rus ordularını kovalamaya kalkmışlardı.
İlerleyen haftalarda burada Türk askerinin gösterdiği tüm çabalar sonuçsuz kaldı. Gerek İngilizlerin saldırıları gerekse yerli Arap halkının İngiliz yanlısı düşmanca hareketleri zaten baştan belli olan sonucun gerçekleşmesini sağladı. Türkler sonunda Halep’ten bile kuzeye sıradağların arkasındaki Anadolu topraklarına kadar geri çekilmişlerdi. Artık Arap topraklarından çıkmış kendi vatanlarının toprağını savunuyorlardı.
Mustafa Kemal, her şeyin sona ermek üzere olduğunu çok iyi biliyordu. Osmanlı İmparatorluğu imparatorluk olmaktan çıkmıştı artık. Balkan Savaşları, imparatorluğu Avrupa’daki topraklarından etmiş, Dünya Savaşı da bütün Arap eyaletlerini elinden almıştı. Mustafa Kemal bu durumu kanserli dış organlarını kesip atmış bir insana benzetti. Türk anayurdu, Anadolu henüz yaşıyordu, yaşaması da gerekliydi. Türk milletinin geleceği, bu toprakların korunmasına bağlıydı.
6-İmparatorluğun Paylaşılması
6.1-Mondros Ateşkes Antlaşması
Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı İmparatorluğu artık fiilen sona eriyordu. Yenilgi kesinleşmiş ve barış yapılması gereği doğmuştu. Türk askerinin ne savaşacak gücü ne de morali kalmıştı. Bu yenilgiyle üç paşalar (Enver, Cemal ve Talat) bir Alman zırhlısıyla Karadeniz’e kaçtılar. İttihat ve Terakki Partisi son bir toplantı yaparak suçunu kabul etti ve kendi kendini dağıtmaya karar verdi. Artık Osmanlı’nın güdeceği siyaset, Wilson İlkeleri’ne uygun bir barış sağlamak olacaktı.
Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda demirli Agamemnon Zırlısı’nda yapılan görüşmeler sadece askeri koşulları kapsıyordu. İlk yirmi dört saat içinde, İstanbul’un onaylamasına bağlı olarak, genel bir anlaşmaya vardılar. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun imzalamak zorunda kaldığı bu antlaşma ne Wilson İlkeleri’ne uyuyordu ne de Osmanlı’nın bağımsızlığını destekliyordu.
İngilizlerin öne sürdüğü başlıca koşullar:
Çanakkale ve İstanbul boğazlarının açılması; bütün önemli stratejik noktaların İtilaf Devletleri’nin kontrolüne geçmesi; sınırlarda güvenlik ve iç düzeni sağlamak için gerekli birlikler dışında bütün Türk ordusunun terhisi; işgal altındaki topraklarda bulunan Türk garnizonlarının teslim olması ve hükümet haberleşmesi dışındaki tüm haberleşme ağı denetiminin İtilaf Devletleri’ne verilmesiydi.
Ama Türkiye için en tehlikelisi 7.maddeydi. Bu maddeye göre İtilaf Devletleri güvenliklerini tehdit edecek bir durum ortaya çıkarsa herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi.
Antlaşma böylece 30 Ekim 1918’de imzalandı. Mustafa Kemal mütareke haberini ve ateşkes emrini aldığı sırada hâlâ Halep’in arkasındaki dağlarda düşmana karşı direnmekteydi. Böylece uzun ve felaketli dört savaş yılının kanlı boğuşmalarından, hiç yenilgiye uğramadan çıkan tek Türk komutanı, o oldu.
Mütareke, Mustafa Kemal için bir son değil, bir başlangıçtı. Savaşta yenilmemiş olduğu gibi, ruhça da yenilmiş değildi. Şimdi bir çeşit barış yapılmıştı. Ama adil bir barışın ancak savaşımla kazanılabileceğini ve savaşımın uzun ve çetin olacağını biliyordu. Türk milletinin İstiklal Savaşı çok da uzakta değildi. Mustafa Kemal kendini bu savaşımın önderi olarak görmeye başlamıştı.
6.2-Savaş Sonrası Durum
İstanbul, İtilaf Devletleri’nin “himayesi” altında üzgün, umutsuz ve felaket duygusunun ağırlığı altında ezilmiş gibiydi. Herkes, “Şimdi artık bize istediklerini yaparlar,” korkusu içindeydi. Soğuk, karanlık bir kış başlamıştı. Kömür yoktu. Tramvaylar işlemiyordu. Boğaz vapurları az ve seyrekti. Ana caddeler yarı aydınlık, yan sokaklarsa kapkaranlık olduğu için hırsızlara, soygunculara gün doğmuştu. Polis azdı; onlara da, yolsuzluk yaptıkları için kimsenin güveni yoktu. Vurgunculuk almış yürümüştü; para değerini kaybetmiş, yiyecek fiyatları aşırı derecede yükselmişti.
Diğer yandan Rumlar, sokaklarda caka satarak dolaşıyor ve rastladıkları Türkleri itip kakıyorlardı. Geleni geçeni Yunan karargâhında dalgalanan mavi beyaz bayrağı selamlamaya zorluyorlardı. Türkler bu aşağılamaya boyun eğmemek için, arka yollardan dolaşmak zorunda kalıyorlardı.
Kasımın ortalarına doğru İtilaf Devletleri orduları şehre girdi. Amiral Calthorpe, İngilizlerle öteki İtilaf savaş gemilerinden meydana gelmiş 20 km uzunluğunda bir konvoyun başında gösterişli bir törenle Çanakkale’den geçerek Boğaziçi’ne geldi. Burada Haliç önlerinde demir attılar. Limanı öylesine doldurmuşlardı ki, gemilerin arasından deniz zor görülüyordu.
Çok geçmeden Fransızlar eski İstanbul semtine, İngilizler Beyoğlu yakasına, İtalyanlar da Boğaz sırtlarına yerleştiler. Siyasi ve idari denetim hâlâ Türklerin elinde olduğu için, şehri “teknik” bakımdan işgal etmiş sayılmazlardı. Ama, Türkler bunun, adından başka her şeyiyle, işgal demek olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Mustafa Kemal Adana’dan trene atlayıp İstanbul’a geldiğinde İtilaf Devletleri’nin donanmasını gördü. Bu manzara onu ilk önce kızdırdı, sonra da filozofça bir düşünce yürütmesine yol açtı:
“Gelirler; ve bir gün, geldikleri gibi giderler.”
Bu arada Sultan Vahdettin, kaderini işgal kuvvetlerinin kaderiyle birleştirmeye karar vermişti. Meclisi dağıtıp ondan kurtulmak ve dilediği gibi hareket etmek istiyordu. Tevfik Paşa’ya ve özel hukukçularına danışarak, anayasanın birbiriyle çelişen birçok maddesi arasında aradığı bahaneyi buldu. Fesih fermanı Dâhiliye Nazırı tarafından Meclis’te okundu ve uygulandı. Milletvekilleri dağıldılar.
Padişah kendi ülkesinin demokratik güçlerini yenmeyi başardıktan sonra İtilaf Devletleri’nin Türkiye’yi paramparça eden barış planlarını da desteklemeye başladı. Bu planlar Türklere ancak bir avuç toprak bırakıyordu. Padişah kendisini ve saltanatını kurtarma derdine düşmüştü. Halk umurunda değildi.
Bu arada Mustafa Kemal’in ordu komutanı rütbesi indirilmişti. Kendisine yakında terhis edilecek olan 6.Ordu’nun komutanlığı teklif edildi. Mustafa Kemal bunu derhal reddetti. Böylece artık açıkta kalmıştı.
6.3-Sadrazam Damat Ferit
1919 Şubatı’nın sonunda padişah, hükümeti değiştirdi. Öteden beri tasarladığı bir şeyi gerçekleştirmenin sırası gelmişti. Zaten kaç keredir çekilmek isteğinde bulunan Tevfik Paşa’yı görevinden affetti. Yerine, kimsenin adam yerine koymadığı, eniştesi Damat Ferit’i sadrazam yaptı. Ferit, otuz yıl önceki hariciye memurluğundan sonra, ilk olarak resmi bir görev almış bulunuyordu. Yurtsever Türklerin gözünde zerre kadar itibarı olmayan, tek niteliği padişahın akrabası olmak olan işe yaramaz bir adamdı. Damat Ferit, İngilizlerin aradığı kuklanın ta kendisiydi.
Muhalefeti ortadan kaldırmaya kararlı olan Damat Ferit Paşa’nın ilk işi, yeni tutuklamalara girişmek oldu. Ama bu tutuklamalar karşısında duyulan öfke, milli duyguları canlandırmaya yaradı.
Bu arada Mustafa Kemal kendine Şişli’de bir ev tutmuştu. Adana’dan Ali Fuat Paşa yanına geldi. İdare mekanizmasının felce uğradığını, güvensizliğin her yana yayıldığını söyledi. Mustafa Kemal’in suratı asıldı. “Çok kötü,” dedi. İkisi de, İtilaf Devletleri’nin ülkenin çoğunu işgal edeceklerini, hükümetinse buna karşı koyacak istek ve yetenekten yoksun bulunduğunu anlıyorlardı.
İşgal kuvvetleri, ordunun terhisi ve silahların toplanması işini hızlandırdı. İşten anlayan görevliler, idareden ve ordudan uzaklaştırılıyor; yerlerine, işgalcilere boyun eğmeye hazır “evet efendimciler” geçiriliyordu. Tek çözüm yolu, bir milli direnme hareketiydi. Bunun için Mustafa Kemal ve arkadaşları bir program hazırladılar.
Mustafa Kemal’e hâlâ komutan gözüyle bakan Ali Fuat, karargâhını bir direnme hareketi için merkezi durumda olan Ankara’ya nakletmeye razı oldu. Rauf Bey’in ise bir deniz subayı olarak Anadolu’ya geçmesi kolay değildi. Ama o, bu uğurda görevinden istifa etmeye bile hazırdı. Mustafa Kemal de Anadolu’da geniş yetkili bir görev ele geçirmek için ne mümkünse yapacak, bunu başaramazsa kendi başına Anadolu’ya geçecekti.
Gerçekten de bir ihtilalci gözüyle Anadolu’daki durum, umut verici görünmeye başlamıştı. Anadolu’daki karşı koyma isteğinin İstanbul’dakinden çok daha olumlu olduğu anlaşılıyordu. 1918 yılının aralık ayından beri Anadolu’da yer yer milliyetçi gruplar ortaya çıkmıştı. Bunlar kendilerine “Müdafaa-i Hukuk” ve “Redd-i İlhak Cemiyeti” gibi adlar vermişlerdi. Bu grupların en kuvvetli oldukları yerler, yabancı tehdidine en çok açık olan bölgelerdi.
İstanbul’a Mustafa Kemal’i görmeye gelen bir diğer paşa da Kâzım Karabekir’di. Mustafa Kemal’in de onayı ile doğudaki milliyetçi grupları bir araya toplamaya karar verdi.
Kâzım Karabekir’in ziyareti Mustafa Kemal’i yüreklendirmekle kalmamış, kesin kararını vermesine yardımcı olmuştu. Mustafa Kemal şimdi Anadolu’da, biri ortada, biri de doğuda olmak üzere iki ordunun desteğine güvenebilirdi. Ama cevabı hâlâ verilemeyen bazı sorular vardı:
Resmi bir görevi olmadan Anadolu’ya nasıl gidecekti? Hükümeti nasıl bir oyuna getirip geniş yetkileri olan bir makam elde edebilirdi?
Yakında bu soruların cevabı bulunacak, Mustafa Kemal’in zekâsı, şansıyla birleşince istediğini elde edecekti. Vatanın kurtuluşu buna bağlıydı.
7-Kurtuluş Savaşı
7.1-Mustafa Kemal’in Samsun’a Çıkması
Samsun’da Rum ve Türk halkı arasında çatışmalar başlamıştı. Bunun üzerine İtilaf Devletleri Damat Ferit Paşa’ya bir rapor gönderdi. Raporda İstanbul hükümetinin Rum köylerini Türk tecavüzünden korumak, kanun ve düzeni yeniden sağlamak için derhal önlem alması isteniyordu. Hükümet bunu yapmazsa, Mondros’un 7.maddesi gereği işgal kuvvetleri duruma el atmak zorunda kalacaklardı.
Dahiliye Nazırı yani İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey tek çözüm yolunun hükümetin kendisine güvenebileceği genç ve enerjik bir subayı Samsun’a göndermek olduğunu söyledi. Mustafa Kemal’le Mehmet Ali daha önce konuşmuşlardı. Mehmet Ali, Mustafa Kemal’in isteklerini yerine getirmek için zaten fırsat kolluyordu. Damat Ferit bu işi yapabilecek bir subay göstermesini isteyince, Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal’i öne sürdü. Kemal’in görevi, askeri ve idari unsurları, kanun ve düzeni sağlayabilecek güçlü bir yönetim altında toplamaktı. Böylece İngilizlere güvenlik vermiş olacaktı.
Kısa bir süre sonra Harbiye Nazırı yani Milli Savunma Bakanı Şakir Paşa’yla da görüşüldü. Mustafa Kemal’i zaten başlarından atmak istiyorlardı. Mustafa Kemal, sadece Samsun dolaylarında Rumlara karşı koyan Türkleri cezalandırmakla kalmayacak, yakınlarında bulunan çeşitli milliyetçi kuruluşları da dağıtmakla görevlendirilecekti. Ama Mustafa Kemal’in kafasındaki plan bunun tam tersiydi. Aradığı fırsatı elde etmiş oldu. Üstelik Genelkurmay Başkanvekili Kazım İnanç Paşa da Mustafa Kemal’in dostuydu.
İkisi baş başa, Mustafa Kemal’e geniş bir çalışma alanı sağlayacak birtakım yetkiler uydurmaya koyuldular. Bu bir “müfettişlik” görevi olacaktı. Asıl önemli nokta, kendisine geniş bir yetki sağlayabilmekti. Bütün Anadolu’ya emir verebilecek durumda olmalıydı.
Taslak hazır olunca Kazım İnanç Paşa, Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya gitti. Şakir Paşa taslağı görünce şaşırdı:
“Siz 9.Ordu müfettişliği değil, Anadolu’nun tümüne yaygın bir müfettişlik kurmuşsunuz.” diyerek itiraz etti.
(9.Ordu’nun adı daha sonra 3.Ordu olarak değiştirilecekti.)
Ama Kazım İnanç onu ikna etti. Böylece Mustafa Kemal beş vilayet üzerinde doğrudan doğruya yetki sahibi olmuş, emrine de iki kolordu verilmişti. Beş ayrı vilayet üzerinde de dolaylı yetkisi olacaktı.
Atanmasının kesinleşmesi kabinenin onayına bağlıydı. Nazırlardan bazılarının bu yetkileri aşırı bulmaları tehlikesi vardı. Mehmet Ali Bey bunu da önlemenin yolunu buldu. Damat Ferit’i kulüpte kâğıt oynarken gevşek bir anında yakaladı ve atama emrine imzasını attırdı. Öteki nazırların bu imzayı gördükten sonra itiraz edemeyeceklerini hesaplamıştı. Nihayet atama emri hükümetçe onaylandı ve 1919 Nisanı’nın son günü de padişahın onayından geçti.
Belgeyi cebine sıkıca yerleştirmiş olan Mustafa Kemal, Harbiye Nezareti’nden ayrılırken “inanılmaz şansı” karşısında heyecandan dudaklarını ısırıyordu. Düşman sandığı adamlar, ruhları bile duymadan, ona yardımcı olmuşlardı. Sonradan bu halini, “Kafes açılmış, önümde geniş bir âlem vardı. Kanatlarımı çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim,” diye anlatacaktı.
Mustafa Kemal, Samsun için planlarını yaparken, 15 Mayıs günü Yunan birlikleri 20.000 kişilik bir kuvvet halinde İzmir’de karaya çıktılar. Harbiye Nazırı Şakir Paşa, işgalin Mondros Antlaşması’na uygun yapıldığı gerekçesiyle direnme gösterilmemesini emretti. Padişaha göre de gücü kuvveti kalmamış ülkeyi kurtarmanın tek yolu İtilaf Devletleri’nin isteğine boyun eğmekti. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa sinirlenerek görevinden istifa etti.
Yunanlar böylece İzmir’e, geçit töreni yapar gibi, “Yaşasın Venizelos!” diye bağırarak girdiler. Silahlarını çatıp çevresinde sevinçten dans ettiler. Şehirdeki bütün sivil Rumlar sokağa dökülmüş, Müslümanlara küfür yağdırıyorlardı. O sırada bir kaza kurşunu patladı. Arkasından da silahlar atılmaya ve kan dökülmeye başladı.
Bunun arkasından büsbütün azgına dönen Yunan askerleri yüzlerce Türk’ü şehit ettiler. Cesetlerini doğruca denize fırlatıp atıyorlardı. Ardından Menderes ve Gediz vadilerinden içeriye, Aydın ve Manisa’ya doğru ilerlediler.
Mustafa Kemal, haberi, hareketinden bir gün önce duydu. Yunanların ve İngilizlerin ülkeden nasıl kovulacağını çok iyi biliyordu. Ama şimdi yapması gereken oyunu kurallarına göre oynamaktı. Böylece Bandırma Vapuru 16 Mayıs akşamı yola çıktı. 19 Mayıs 1919’da fırtınalı bir havada Samsun Limanı’na demir attı. Yunanların Ege kıyılarına işgal bayrağını dikmelerinden birkaç gün sonra, Mustafa Kemal de kurtuluş sancağını Karadeniz kıyılarına dikmişti. Şimdi İstiklal Harbi başlayacaktı. Türk milletinin tarihinde yeni bir yaprak açılmıştı.
7.2-Kurtuluş Savaşı’nın Başlangıcı
Hem kendisi, hem de yurdu için büyük önem taşıyan bu döneme Mustafa Kemal, kırkına yaklaşmış, olgun ve kendine güvenen bir savaşçı olarak başlıyordu. Geride bıraktığı uzun savaş yıllarında askerlik alanındaki değerini ortaya koymuştu. Şimdi, siyaset ve devlet adamı olarak da kendini göstermesi gerekiyordu.
Mustafa Kemal’in düşünceleri Kurtuluş Savaşı’nı başlatan diğer komutanlardan her zaman bir adım daha ileride, hareketleri bir derece daha kesin olmuştu. Ötekilerin çoğunda eksik olan önderlik niteliği onda vardı. Rauf Bey, prensip sahibi ama kısır görüşlü; Kâzım Karabekir, dürüst ama esneklikten yoksundu. Refet, atılgan ancak ihtiyatsızdı. Ali Fuat’ın elinden iş gelirdi, ama zekâsı fazla işlek değildi. Hepsi yurtlarını seven, kafaları çalışan sağduyu sahibi, usta askerlerdi. Ancak aralarında iç ve dış sorunları etraflı biçimde kavrayan, özel bir akıl ve sağduyu karışımına sahip olan tek insan, Mustafa Kemal’di. Üstelik, böyle tehlikeli bir işi başarılı bir sonuca ulaştırmak için gerekli olan irade yalnız onda vardı.
Ayrıca Mustafa Kemal kendi menfaati için iktidar ya da şan ve şeref peşinde koşmuyordu. İktidarı, yarının Türkiye’si üzerinde beslediği yapıcı düşünceleri gerçekleştirmek için istiyordu.
Mustafa Kemal’in Samsun’da yaptığı ilk iş telgraf şebekesinden yararlanarak, yetkisi altındaki idari ve askeri makamlara haber salmak oldu. Her yerde protesto mitingleri düzenlenmesini sağladı. Askeri alanda, Anadolu ve Trakya’da kalmış birliklerle hemen ilişki kurdu; siyaset alanındaysa, çeşitli Müdafaa-i Hukuk grupları arasında bağlantı sağlamaya girişti. Kendisine verilen emrin tam tersini yapıyordu.
İngilizler ve saray telaşa düştüler. Hatalarını anlamışlardı. Bunun üzerine kabine, Mustafa Kemal’in geri çağrılmasını kararlaştırdı. Sonuç, İngiliz başkomutanına bildirildi.
Bu arada 80 kilometre içerideki Havza kasabasına geçmiş olan Mustafa Kemal’in Gelibolu Kahramanı olduğu öğrenilmişti. Uzun savaşlar, köylüyü bezdirmiş, maneviyatını çökertmişti. Bunun için Kemal’in halkı yeniden canlandırması gerekiyordu.
Şehrin ileri gelenlerini karargâha toplayarak şöyle dedi:
“Düşman bizi öldürmek isteğinde değildir. Düşmanın niyeti bizi mezarımıza diri diri gömmektir. Şimdi çukurun tam kenarında bulunuyoruz. Fakat son bir gayretle toparlanırsak, kendimizi kurtarmamız mümkündür.”
Arkasından şehrin küçük meydanında halk için de bir toplantı düzenlendi. Mustafa Kemal, bunu izleyen aylar içinde yurdun çeşitli yerlerinde birçok benzeri kurulacak olan direniş yuvalarından birincisinin temelini atmıştı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri.
Mustafa Kemal dışarıdaki dünyayı da gözünden kaçırmıyordu. Damat Ferit’in Ermenilere özerklik verilmesi ilkesini kabul edişine karşı çıkıyordu. Bir İngiliz ya da Amerikan himayesi önerisini kesinlikle kabul etmiyordu. Türklerin çoğunlukta oldukları Türk topraklarında haklarının korunması ve kendilerine tam bir özgürlük tanınması üzerinde ısrar ediyordu.
İki gün sonra Harbiye Nezareti’nden İstanbul’a dönmesini bildiren bir emir aldı. Ne bunu, ne de bundan sonra gelecek emirleri dinleyecekti. Samsun’dan sonra Amasya’ya geçti.
Amasya’da Ortodoks papazının emrindeki Rum çetecilere karşı koymak için Türk gönüllüleri bir Müslüman hocanın çevresinde toplanmışlardı. Hoca hemen Mustafa Kemal hesabına çalışmaya koyularak camide bir vaaz verdi. Kemal de söz alarak, milli direniş hareketinin üç ayrı cephede başlamış olduğunu halka bildirdi: Yunanlara karşı İzmir’de; Fransızlara karşı Adana’da; Ermenilere karşı Erzurum’da.
Amasya halkı, Mustafa Kemal’in emirlerini yerine getirmeye hazır olduğunu bildirdi.
Kemal diğer Paşa arkadaşlarını topladı. Gerek askeri ve idari makamlarla, gerekse Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’yle sıkı bir bağ kurmuş olduğunu anlattı. Direniş düşüncesi, cesaret verici bir şekilde, her tarafta gelişmişti. Şimdi buna birleşik bir cephe niteliği vermek gerekiyordu. Bunun için Sivas’ta hemen milli bir kongre toplamaya karar verdi. Sivas Kongresi, İstanbul’dan ayrı olarak, bir milli hükümet kurulmasını da öngörüyordu. Kurtuluş hareketini başlatan bütün paşalar bu karara imzasını attılar. Böylece anlaşma kuzeyden güneye ve doğuya kadar olan bölgeyi kapsamış oluyordu. Cuma namazından sonra, halkın silahaltına çağrıldığı ilan edildi.
İstanbul’da Mustafa Kemal’in dostu Mehmet Ali Bey Dahiliye Nazırlığı’ndan ayrılmıştı. Yerine geçen Ali Kemal, vilayetlere bir genelge göndererek, Mustafa Kemal’le bütün resmi ilişkilerin kesilmesini ve emirlerinin dinlenmemesini bildirdi. Artık her an ortadan kaldırılabilirdi.
7.3-Erzurum Kongresi
Mustafa Kemal Amasya’dan sonra Erzurum’a geçti. Kâzım Karabekir, İstanbul’dan gelen telgrafa rağmen hala emrinde olduğunu söyledi. Mustafa Kemal’in artık işinden çok kısa zamanda atılacağı belli olmuştu. Rauf Bey ve Kâzım Karabekir Paşa, bu durumu önlemek için kendiliğinden istifa etmesini söylediler. Hatta değil yalnız görevinden, ordudan da çekilmeliydi. İstifasına rağmen emrinde olacaklarını da eklediler.
Kemal arkadaşlarını dinledi. Biri Harbiye Nezareti’ne, biri de padişaha iki telgraf çekerek hem görevinden, hem de ordu hizmetinden ayrıldığını bildirdi. İstifasını Erzurum halkına bildirdi:
“Bundan sonra kutsal milli ülkümüzün başarıya ulaşması için bir vatandaş olarak savaşmaya devam edeceğim.” dedi.
İstifası duyulduktan hemen sonra, Mustafa Kemal, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Heyet-i Temsiliye başkanlığına seçildi. Rauf Bey de başkan yardımcısı olmuştu. Şimdi yine resmi bir sıfatı vardı, ama bu sivil bir sıfattı. Bir Ermeni okulunda toplanan Erzurum Kongresi on beş gün sürdü.
Mustafa Kemal bundan sonra Anadolu’nun her yerinde aynı mesajı yineledi. Gücünü halk çoğunluğunun istek ve kararlarından alan bir hükümet kurulmalıydı. Yönetici, kendi adına değil, herkesin adına hareket etmeliydi.
7.4-Misak-ı Milli
Kongre sonunda elde edilen sonuç, sonradan Misak-ı Milli diye tanınacak olan bir bildirinin kaleme alınması oldu. Bu bildiri, anadili Türkçe olan halkın çoğunlukta bulunduğu Türkiye sınırlarının, olduğu gibi kalmasında ısrar ediyordu. Buralara karşı girişilecek her türlü teşebbüsün direnmeyle karşılaşacağını belirtiyordu. Ayrıca geçici bir hükümet seçilecek, Türk olmayan unsurlara hiçbir ayrıcalık tanınmayacaktı. Misak, bir bildiri şeklinde bütün yurda ve yabancı devlet temsilcilerine dağıtıldı.
Kongre sona erdiği sırada Harbiye Nazırlığı’ndan bir telgraf geldi. Telgraf Mustafa Kemal ve Refet Bey’in tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini emrediyordu. Fakat Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa bu emri de yerine getirmedi.
Mustafa Kemal, Erzurum’da, siyasi çalışmalarının yanı sıra, Kuva-yı Milliye’nin kurulması işiyle de uğraştı. Şimdi elinde birleşik ve kayıtsız şartsız yardımlarına güvenebileceği iki ordu vardı: Doğuda Kâzım Karabekir’in ve batıda Ali Fuat’ınki.
Ağustos sonlarında, bu durumlar içinde Sivas’a doğru yola çıktı. Yurdun çeşitli yerlerinden gelen delegelerin de yolda olduklarını öğrenmişti. Türk direniş hareketinin kuruluşundaki ikinci ve en önemli dönem, böylece başlıyordu.
7.5-Sivas Kongresi
Mustafa Kemal’le arkadaşları Sivas’a giderken bulabildikleri her zamanki gibi ancak hurda bir otomobildi. Bir pınar başında mola verdiler. Acıkmışlardı. Ancak ölmeyecek kadar yemek yiyebiliyorlardı. Peynir, zeytin ve kuru ekmekten başka bir şeyleri yoktu. Yolda rastladıkları köylüler kuru soğan getirmişti. Öyle lezzetli gelmişti ki o yoklukta, unutamadılar.
Sivas’ta kongreye 200’den fazla temsilci çağrılmıştı. Bunların yalnız 99’u geldi. Mustafa Kemal, işe, küçük ölçüde başlamak zorunda kaldı. Baştan beri istediği şeyi, Türkiye’nin yüreğini eline geçirmiş bulunuyordu. Buradan artık yeni bir yurt gelişip büyüyebilirdi.
Kongre ilkönce Erzurum Kongresi’nde alınan kararları onayladı. Bunun yanında Misak-ı Milli’nin metni güçlendirildi. Bu kararları uygulamak üzere bir “Heyet-i Temsiliye” seçildi. Buraya kadar bir anlaşmazlık çıkmamıştı. Anlaşmazlık, ülkenin ilerideki hukuki durumu konusunda baş gösterdi. Bütün yurtseverliklerine karşın, Sivas Kongresi üyeleri arasında ülkenin tam bir bağımsızlığa kavuşabileceğine candan inanan pek az kişi vardı. Bu, büyük bir inanç ve irade gücü isteyen bir şeydi ki, o da ancak Mustafa Kemal’de bulunuyordu.
7.6-Damat Ferit’in İstifası
Sivas Kongresi’nin sonuna doğru Mustafa Kemal’in eline kongrenin dağıtılacağı ve temsilcilerin yakalanacağını bildiren bir telgraf geçti.
Bundan sonra yapılacak şey, hükümeti istifaya zorlamaktı. Bunun için de Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye’nin geçici hükümet gibi çalışacağını ilan etti. Halkın güvenini kazanmış bir milli hükümet kuruluncaya kadar milletin işlerini kanunlara uygun olarak ve padişah adına yürüteceğine söz verdi. Heyet-i Temsiliye, ilk ihtilal hükümeti olmuştu. Ancak, heyet hiçbir zaman toplanmadığı için, işleri yürüten Kemal’den başkası değildi.
Mustafa Kemal telgrafı internet ağı gibi kullanıyordu. Gittiği yerlerde ilk önce telgraf merkezlerini ele geçiriyordu. Resmi dairelerin bile çoğunda elektrik yokken, isimsiz kahraman telgrafçılarımız sayesinde uçan kuştan haberi oluyordu. Silah, cephane sevkiyatı, Anadolu’ya geçecek subayların sahte kimlik belgeleri, İngiliz casusların isim listesi gibi hayati konularda kesintisiz trafik yaşanıyordu. Kurtuluş Savaşı’nın sonunda “zaferi nasıl kazandınız?” diye soran yabancı gazetecilere “telgrafın telleriyle” cevabını verecekti.
Anadolu’nun her tarafından İstanbul hükümetine, istifa etmelerini isteyen binlerce telgraf yağdırıldı. Artık bütün ülkeyi padişahla milliyetçiler arasında bir seçim yapmaya zorlamanın sırası gelmişti. Ancak, bunu yaparken, Mustafa Kemal, sultanın halifeliğine saldırmaktan ve böylece dini duyguları incitmekten dikkatle kaçınıyordu.
Damat Ferit, daha fazla dayanamayacaktı. Önceleri, İstanbul’da Kuva-yı Milliye’ye değer verilmiyordu. Ancak haberleşme yollarına zorla el konulması hem İtilaf Devletleri’ni, hem de Ferit Paşa kabinesini tehlikeyle yüz yüze getirmişti. Bunun, merkezi hükümete karşı bir “savaş ilanı” olduğunu anladılar. Mustafa Kemal, ortamı iyi hazırlamıştı.
Bunun üzerine İngilizler, kalan kuvvetlerini Anadolu’nun tehlikeli noktalarından çekme kararı aldılar. En sonunda Damat Ferit, sultanın ısrarıyla, istifasını verdi. Mustafa Kemal, kendisini ordudan atmış olan hükümeti ve İtilaf Devletleri’ne uşaklık eden sadrazamı düşürmüştü. İtilaf Devletleri bundan böyle karşılarında sırtı eğik bir kukla hükümet değil, haklarına, isteklerine güvenen güçlü bir milli kuvvet bulacaklarını anladılar. İşler değişmişti.
7.7-Ankara’ya Gidiş
Mustafa Kemal, bundan sonra karargâh olarak, Ankara’yı seçti. Ankara, birçok yerle bağlantısı bulunan merkezi bir yerdi. Fakat yola çıkmak için para gerekiyordu. Külüstür otomobilin benzini bitmiş lastiği parçalanmıştı. Sivas’ta sadece Amerikan Okulu’nda otomobil vardı. Okulun müdiresi Bayan Mary’e başvurdular.
Mary ne lazımsa vereceklerini ve para kabul etmeyeceklerini söyledi. Altı teneke benzin, iki çift lastik aldılar.
Hediyeyi öğrenen Mustafa Kemal itiraz etti:
“Vesika tanzim edin, alınan malzemelerin listesini yazın, ısrarımıza rağmen para almadıklarına dair elimizde vesika bulunsun. Karşılıklı imzalansın” dedi.
Mazhar Müfit tekrar okula gitti. Belge imzalandı.
“Hediye, bağış, ödenek” gibi kavramlar, Mustafa Kemal için hassas konulardı, asla ihmal etmezdi. Mutlaka kayda geçirtirdi. Büyükçe bir defter aldırmış, yapılan masrafları, harcanan paraları kuruşu kuruşuna yazdırıyordu. Bir gün dayanamadılar. “Paşam bu hengâmede kim hesap soracak” dediler. Mustafa Kemal’in cevabı ibretlikti:
“Gün gelir, millet benden de başkasından da tek tek hesap sorar, biz bugün hesabımızı eksiksiz yazalım, millet de yarın parasının nereye harcandığını bilsin” dedi.
Tam yola çıkacaklardı ki Mustafa Kemal’in karşısına bir kadın dikildi. Esmer, simsiyah giyinmiş, siyah tüfeğiyle, siyah bir ata binmişti. 34 yaşındaki Fatma Seher Erzurumlu’ydu. Binbaşı eşini Sarıkamış’ta kaybetmişti. Günlerce at sürmüş Mustafa Kemal’in karşısına dikilmişti:
“At binerim, silah kullanırım, bana iş ver,” dedi.
Mustafa Kemal:
“Keşke bütün kadınlar senin gibi olsa Kara Fatma,” diye cevap verdi.
Kendi el yazısıyla görev pusulası yazdı, imzaladı. Fatma İzmit bölgesinde görevlendirildi. Aralarında kendi kızının olduğu 15 kadınla milis müfrezesi kurdu. İki ay geçti, emrindekilerin sayısı 700’e yaklaşmıştı. 43 kadın, 600 küsur erkeğin komutanıydı.
Fatma ileride İnönü’de, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da çarpışacaktı. Yanındaki kadınların 28’i şehit düşecekti. Hem kendisi hem kızı yaralanacak, esir düşecek, 19 gün işkence görecek ama kaçmayı başaracaktı. Sonunda İstiklal Madalyası alacaktı. Fatma’nın bu hareketi Mustafa Kemal’in milletine olan güvenini tazelemişti.
27 Aralık 1919’da dokuz günlük yolculuktan sonra Heyet-i Temsiliye üyeleri Ankara’ya vardı. Ankaralıların heyecanlı karşılayışı, Mustafa Kemal’in bu seçimi yapmakta haklı olduğunu gösterdi.
7.8-Fransızlara Karşı Harekât
Artık düşmanları yurttan kovmanın zamanı gelmişti. Önce güneyde Fransızlara karşı harekete geçildi. Mustafa Kemal, Urfa, Maraş ve Antep’in mütarekeye aykırı olan işgalini, Heyet-i Temsiliye adına protesto etti ve halkı, bu işgale karşı koymaya çağırdı.
İlkönce Maraş’ta harekete geçildi. Fransızlar, geri çekildiler. Bütün bu harekât sırasında, yedi-sekiz bin kişi can verdi. Bu olay, Avrupa için üzücü olmuştu.
Maraş çekilişi, Fransız politikasında Kilikya’nın büsbütün boşaltılmasına kadar gidecek olan bir değişikliğin başlangıcıydı. Böylece ateşkes istemek zorunda kalan Fransızlar, 1920 Mayıs’ının sonunda, Ankara’ya bir heyet gönderdiler. Bu ateşkes her ne kadar daha sonra bozulduysa da, Mustafa Kemal’e, güneydeki kuvvetlerini toplama fırsatını kazandırdı. Ama bundan daha önemli olan nokta, bir büyük devlet karşısında zafer elde edilmişti. Bu Ankara’nın prestijini yükseltmiş ve rejimin tanınmasını sağlamıştı.
7.9-İstanbul’un İşgali
Mustafa Kemal’in bu başarısı, İngilizleri kızdırdı. Öteden beri düşündükleri bir tasarıyı uygulamalarını hızlandırdı. Milliyetçi hareketi büsbütün ortadan kaldırmanın zamanı gelmişti.
16 Mart 1920 sabahı erken saatlerde, İngiliz savaş gemileri karanlıktan yararlanarak Galata Köprüsü yakınlarına geldiler. Tanklar İstanbul ve Beyoğlu sokaklarında dolaşmaya başladı. İngiliz askerleri; karakollar, inzibat noktaları ve başlıca resmi binaları işgal ettiler. Ardından Fransız ve İtalyan birlikleri de onlara katıldılar.
Bu arada padişah tarafından Damat Ferit yeniden hükümetin başına getirilmişti. Ferit’in ilk işi Parlamento’yu dağıtmak oldu. Arkadan, milliyetçilere karşı bir iç savaş niteliği alacak olan hareketin hazırlıklarına girişti.
7.10-Kağnıyla Anadolu’ya Geçiş
Mustafa Kemal hemen bir bildiri yayımladı. İstanbul’un zorla işgal edildiğini ve Osmanlı’nın 600 yıllık egemenliğinin bittiğini açıkladı. Millete:
“Giriştiğimiz kutsal bağımsızlık ve vatan savaşında Tanrı’nın yardımı bizimledir,” diyordu.
İyi bir kurmay ve akıllı bir politikacı olan Mustafa Kemal hiçbir şeyi unutmuyordu. Türkiye dışındaki Müslümanlara da buna benzer bir bildiri yolladı. Ayrıca gayrimüslim devletlere de bir milletin şeref ve haysiyetinden yoksun bırakıldığı mesajını gönderdi. Bir yandan da Millet Meclisi toplama işlerini hızlandırmıştı.
Bu arada işgal ordusundan sıyrılarak İstanbul’dan Anadolu’ya geçmek her yurtsever için, her eli ayağı tutan asker için bir görev olmuştu. İngilizler, kentin bütün duvarlarına milliyetçileri gizleyen herkesin öldürüleceğini yazan Türkçe ve İngilizce ilanlar astılar. Bu yüzden Anadolu’ya geçişler çok büyük zorluklar altında yapılıyordu.
Çevrelerini kuşatan düşman bir dünya içinde, kaderlerini Mustafa Kemal’e bağlamış yurtseverler şimdi Ankara denen çorak topraklara can vererek Türkiye’nin kalbinin tekrar çarpmasını sağlayacaktı.
7.11-I.Büyük Millet Meclisi’nin Açılışı
Başlangıçta yabancılara karşı başlatılmış olan Kurtuluş Savaşı, şimdi bir yandan da iç düşmanlarla savaşmayı gerektiren bir hal almıştı. Padişah, milliyetçilere karşı düşmanlığını açıkça ortaya koymuş; şeyhülislam, “Padişaha karşı ayaklanma” başlıklı bir fetvayla onları asi ilan etmişti. Fetva, şu sözlerle sona eriyordu: “Bu asileri öldürmek caiz midir? Elcevap: Bunları öldürmek vaciptir.” Fetva, yurdun her yerine İngiliz ve Yunan uçaklarıyla havadan atıldı.
Artık bir Millet Meclisi toplamak şarttı. Mustafa Kemal, meclisi kurarken İstanbul’un İslamcı bildirilerine aynı biçimde karşılık vermek zorundaydı. Aslında amacı saltanata ve halifeliğe son vermekti. Ama hâlâ hilafet adına iş görüyormuş gibi davranıyordu. Bunun için Ankara’daki “ulema”ya, saygı göstererek onları seferber etti. Ankara uleması da İstanbul’dakine karşı bir fetva çıkardı. Düşman baskısı altında verilen fetvanın hükümsüz olduğunu söyleyerek Müslümanları, “halifelerini esirlikten kurtarmaya” çağırıyorlardı.
O dönemde halk, halifesiz ve padişahsız bir kurtuluşun mümkün olduğu inancına sahip değildi. Vahdettin bir hain olsa da Mustafa Kemal onu halka şimdilik sanki düşman elinde tutukluymuş gibi göstermeye çalışıyordu.
Mustafa Kemal hiçbir şeye körü körüne inanmazdı. Dogmalara pratik çözümler arayan bir gerçekçilikle yaklaşırdı. Bu çözümlere varmak için eline geçen fırsatlardan yararlanmayı ihmal etmezdi. Böylece ilk Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920 günü, kapılarını açtı.
Türkiye tarihinin dönüm noktasındaydı. Bunu ancak Mustafa Kemal ve bir avuç yakın arkadaşı biliyordu. Amaç, Osmanlı saltanatının ve hilafetin yıkılmış ve yok olmuş olduğunu düşünerek, milli egemenliğe dayanan, yeni bir bağımsız devlet kurmaktan ibaretti. Ancak bu amacı açıkça ortaya atabilmek güç bir şeydi. Kargaşa çıkması kesindi. Sadece halk içerisinde değil mecliste de cumhuriyet fikrine karşı çıkacak bir sürü insan vardı. Bu mebuslar padişahlık rejiminin ilkelerinden ayrılmayı akıllarından bile geçirmiyorlardı.
Bu planlarını gerçekleştirebilmek için Mustafa Kemal açılış nutkunda herkesi yatıştıracak şu cümlelere yer verdi:
“Meclis, yasama ve yürütme görevlerini kendinde birleştirecek ve hükümet işlerini görmek için, başkanın idaresinde bir heyet seçecektir. Padişah ve halife, her türlü zor ve baskıdan kurtulduğu zaman Meclis’çe kararlaştırılacak yasal ilke içerisinde yerini alacaktır.”
Meclis, bu kararları coşkunlukla karşıladı ve kısa bir tartışmadan sonra kabul etti. Mustafa Kemal’i başkanlığa seçtiler. Kemal’in isteğiyle İsmet Bey de genelkurmay başkanı oldu. Arkadan vekiller seçildi. Cumhuriyetin temeli atılmıştı. Yeni anayasa hazırlandı. Ancak bu iş dokuz ayda bitebildi. Tartışmalar bitmiyordu. En sonunda Mustafa Kemal, saltanat konusundaki tartışmaları bir kenara iterek, milletin kayıtsız şartsız hâkimiyetini kabul eden, yani padişahlığın devamıyla bağdaşmayan bir tasarıyı zorla Meclis’ten kopardı.
Bunun üzerine İstanbul’da kurulan özel bir mahkeme milliyetçilerden yedisini idama mahkum etti. Bunların arasında Mustafa Kemal’in kendisi, İsmet Bey ve Ali Fuat Paşa da vardı. Zübeyde Hanım bu haberi öğrendiğinde öylesine üzüldü ki kısmi felç geçirdi. Bacakları tutmaz oldu. Zaten binbir türlü sebeple evi basılıyor, Mustafa Kemal’in yanında ikamet etmediği bilindiği halde rahatsız ediliyordu.
Birkaç gün sonra, Büyük Millet Meclisi de misilleme olarak, İstanbul’daki mahkeme üyeleriyle Damat Ferit’i ölüm cezasına çarptırdı. Bu hüküm, Ankara’daki büyük din adamlarının fetvalarıyla onaylanarak bütün Anadolu’ya dağıtıldı. Böylece Ankara Hükümeti, padişahın bir yumruğuna başka bir yumrukla karşılık vermişti.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi Ankara, her yönden iç düşmanlarla sarılmıştı. Bütün yıl boyunca, Mustafa Kemal yalnız İtilaf tehdidine değil, memleketin dört bir yanında tam 34 bölgede baş gösteren ayaklanmalara da karşı koymak zorunda kaldı. İsyanlar bütün ülkeyi yakıyor; ihanet, bilgisizlik, kin ve bağnazlık dumanları, bütün vatan semasını koyu karanlıklar içinde bırakıyordu. Öyle ki, Mustafa Kemal, bir yandan Yunan cephesini tutarken, bir yandan da zayıf kuvvetlerini sürekli bir noktadan başka bir noktaya aktarmak zorunda kalıyordu. İngilizler, isyancıları hem kışkırtıyor, hem de silahla besliyorlardı.
Yakında Yunan istilası başlayacak işler daha da zora girecekti. Türkler tarihinin en büyük savaşına doğru hızla ilerliyordu.
7.12-Yunan İstilası ve Sevr Antlaşması
İtilaf Devletleri’nin onayı ile 22 Haziran 1920’de Yunan saldırısı başladı. Yunanlar yasak Milne hattını dört noktadan geçtiler. Bu Mondros Antlaşması’nın bir kez daha çiğnenmesi demekti.
Sayıca üstün ve donanımları da modern olan Yunanlar, güçlü bir direnişle karşılaşmadılar. Türkler düzen içinde Bursa’ya çekildiler. Şehri savunmak için eli silah tutan herkes askere çağrıldı. Ama şehir kurtarılamadı. Türk birliklerinin büyük çoğunluğu, arkasında bir sürü göçmenle, Eskişehir’e kadar çekildi. Mustafa Kemal, burada hemen kuvvetlerini toplayıp düzenlemeye başladı. Çünkü arkadan Afyonkarahisar’ın yüzde yüz saldırıya uğrayacağını biliyordu. Bu sırada başka bir Yunan kuvveti Doğu Trakya’ya girmiş ve Edirne’yi ele geçirmişti.
İşte Damat Ferit ve “kuklalar hükümeti” Sevr Antlaşması’nı bu hava içinde imzaladı. Türkiye diye bırakılacak şey, Anadolu’nun ortasında, denize çıkış noktalarının çoğu yabancılar tarafından tutulmuş, egemenliği sadece sözde kalmış bir toprak parçasından ibaretti.
Boğazlar, milletlerarası denetim altına alınıyordu. Türk maliyesini baştan başa İtilaf Devletleri yönetecek; o iğrenç kapitülasyonlar olduğu gibi kalacak, hatta daha da genişletilecekti. Türk ordusu işgal kuvvetlerinin denetimi altında sembolik bir kuvvete indiriliyor; sayıları sınırlandırılan jandarma birlikleri de yabancı subaylar komutasına veriliyordu.
Bu durum milliyetçilerin davalarında ne kadar haklı olduklarını ispata yaradı. Artık Mustafa Kemal, yalnız bir avuç yurtseverin değil, bütün Türk milletinin desteğini elde edecekti. Milletin büyük çoğunluğu, en sonunda gerçeği görmeye ve Mustafa Kemal’in bir yıl öncesinden herkese aşılamaya çalıştığı milli düşünceyi anlamaya başlamıştı. Anadolu’ya geçişler hızlanmıştı.
Büyük Millet Meclis’i, tarih ve din bakımından Türk ruhunun simgesi olan Bursa’nın Yunan işgali altına girdiğini görünce donup kalmıştı. Burası nasıl olur da böyle kolayca düşmana kaptırılırdı? Cepheden dönen Mustafa Kemal bir Meclis bunalımı ile karşılaştı. Mebuslar, Bursa felaketi yüzünden kürsüyü siyah örtülerle kaplamışlar ve nihai zafere kadar böylece bırakmaya ant içmişlerdi. Hepsi bol bol yakınıp duruyorlardı.
Mustafa Kemal, öfkelerinin yatışmasını bekledi, sonra siyah örtülü kürsüye çıktı. Sabırla ve kavrayabilecekleri bir açıklıkla birçoğu askerliğe yabancı olan mebuslara durumu anlatmaya başladı. Asıl önemli olan şey, Bursa’nın geri alınması değil, bütün Anadolu’nun savunulmasıydı. Bunun için de gerçekçi bir kafayla düşünmek, heyecanları yatıştırmak, tedbirli davranmak ve olayların gelişmesine göre hareket etmek gerekirdi.
Ardından sözü ülkenin dört bir yanında çıkan isyanlara getirdi. Bunlarla uğraşmak için Bursa’dan dört önemli birlik çekilmiş, bu da şüphesiz Yunanların ilerleyişini kolaylaştırmıştı. Her şeyden önce milli birliği sağlamak gerekiyordu. Demek ki şu anda ülke içindeki isyanları bastırmak, Yunan saldırısına karşı koymaktan daha önemliydi.
7.13-Yozgat İsyanı
1920 yazının sonlarına doğru, Yunan cephesi sakin olduğu bir sırada, Mustafa Kemal, yine önemli bir iç isyanla karşılaştı. Yozgat’ta Çapanoğulları tarafından çıkarılan bu isyan bastırılamayacak olursa, Orta Anadolu elden gidebilirdi. Mustafa Kemal, Eskişehir’deki Yunan cephesinden, Çerkez Ethem’i çağırttı.
Çerkez Ethem’in kuvvetleri sabah olmadan Yozgat’a vardılar. Bütün gün şehri kuşattılar ve gece, bir “karabulut” gibi içeri daldılar. Milliyetçilere karşı girişilen ayaklanmaların en sonuncusu ve en kanlısı, belki de en önemlisi olan Yozgat isyanı böylece bastırıldı. Çerkez Ethem bu isyanı bastırmakla gücüne güç katmış oldu.
İsyan zamanında bastırılmıştı. Çünkü Yunanlar neredeyse sonbahar saldırısına girişeceklerdi. Düzenli ordularıyla, üstün durumdaydılar. Türklerse en çok başıbozuk kuvvetlere bel bağlamışlardı. Mustafa Kemal düşmanın önünü boşaltıp ikmal yollarını uzatmak suretiyle stratejik bir geri çekilme taktiği uyguluyordu.
7.14-Moskova Antlaşması
Mustafa Kemal, Anadolu’ya ayak bastığından beri, sırf İtilaf Devletleri’ne karşı koz olarak kullanmak için bile olsa, Ruslarla bir anlaşmayı ciddi şekilde düşünmeye başlamıştı. Lenin’e bir mesaj yollayarak, diplomatik ilişkilerin kurulmasını önerdi ve emperyalizme karşı mücadelesinde, Türkiye’ye yardım edilmesini istedi.
Bir süre sonra cevap geldi. Rusya Misak-ı Milli’yi tanıdı ve Büyük Millet Meclisi’yle diplomatik ilişkilerin başlamasını önerdi. Trenle bir milyon altın ruble, silah, cephane ve donanım Türkiye’ye gönderildi.
İleride 16 Mart 1921’de Kemalist hükümetle Rusya arasında Moskova Antlaşması imzalanacaktı. Böylece Mustafa Kemal, Ruslarla anlaşarak, aralarındaki bütün sorunları değilse bile, sınır sorununu çözmüş olacaktı.
7.15-Çerkez Ethem İsyanı
1920 sonlarında Mustafa Kemal’in kendisinden isyanları bastırmak için yardım aldığı Çerkez Ethem ve adamları Kütahya dolaylarındaki dağlarda neredeyse bağımsız bir derebeylik kurmuştu. Ethem halktan kendi adına vergi topluyor, kendi başına keyfi bir adalet sistemi uyguluyor, adamlarına ordudan daha fazla para veriyor, askerleri ordudan kaçmaya kışkırtıyordu.
Mustafa Kemal’le İsmet, Çerkez Ethem çetesini, bütün öteki başıbozuk kuvvetleriyle birlikte, düzenli ordu içine sokmaya karar verdiler. İsmet Bey, Ethem’in askerlerinin bir tümen haline getirilerek denetim ve disiplin kurallarına bağlanacağını açıkladı. Ancak Ethem’le mebus olan kardeşi Reşit bunu kabul etmediler. Hatta Meclis’teki arkadaşlarıyla birlikte hükümet aleyhine bir ayaklanma hazırladılar. Kendilerinin diledikleri yerde diledikleri gibi yaşayabileceklerini söylediler. Ankara ve Saray arasında ikili oynamaya başladılar.
Bunun üzerine mebuslar gizli bir toplantı yaptılar. Ethem’in kardeşi mebusluktan atıldı. Ardından Mustafa Kemal’in birlikleri Kütahya’ya yürüyüp, Çerkez Ethem kuvvetlerini dağıttı. Kısa bir süre sonra, Mustafa Kemal’in kendi sözüyle, “Ethem ve kardeşleri, kuvvetleriyle birlikte, düşman saflarında layık oldukları yeri aldılar.
7.16-I.İnönü Savaşı
İstanbul’da padişah, Damat Ferit’i daha fazla iktidarda tutamadı. Bir yandan Sevr Antlaşması’nın milletçe topyekûn reddi, bir yandan iç savaş siyasetinde uğradığı başarısızlık, sadrazamı iyice gözden düşürmüştü. Padişah artık bu işi bırakıp çekilmesini emretti.
Yunanlar, 1921 başında Anadolu’nun iki kilit noktası olan Eskişehir’le Afyon’u ele geçirmeyi tasarlıyorlardı. Daha geniş çapta bir taarruz için baharı ve havaların düzelmesini bekliyorlardı. Ancak 10 Ocak 1921’de bir çeşit keşif niteliğinde, orta çapta bir harekâta giriştiler.
Başlıca saldırı, Bursa yönünden geldi. İsmet Bey, düşmanı, vadide, Eskişehir’i savunmak için yer yer güçlendirilmiş bir mevki olan İnönü’de karşıladı. Yunanlar, İsmet Bey’in komutasındaki birliklerin gösterdiği dayanma karşısında şaşırıp bocaladılar. Daha önceki çarpışmalarda olduğu gibi, bu sefer de, kötü donanımlı, disiplinsiz askerler karşısında, rahat rahat ilerleyeceklerini sanmışlardı. Bunun yerine, önlerine, ilk kez olarak, kararlı ve disiplinli bir kuvvet çıkmıştı. Türkler sayı ve silah bakımından kendilerinden çok zayıftı; ama buna karşılık, daha üstün bir komuta altında ve daha azimle savaşıyorlardı.
Bütün gün süren bir savaştan sonra Türkler başarılı bir karşı saldırıya kalktılar. Ertesi gün, bir tuzağa düşürüldüklerinden korkan Yunanlar, yenilgiyi kabul ederek, geldikleri gibi hızla Bursa yolundan geri kaçtılar.
Birinci İnönü Zaferi’nden sonra İsmet, Paşa oldu. Milliyetçiler, Birinci İnönü Savaşı’ndan hem yurtiçinde morali yükseltmek, hem de Rusları etkilemek için yararlanacaklardı. Düşmana karşı kazanılan bu ilk büyük zafer, Ankara’da coşkun bir sevinçle kutlandı. Meclis, orduya şükranlarını bildirdi.
7.17-Fikriye’nin Aşkı
Ardından Mustafa Kemal oturduğu yeri değiştirip Çankaya’ya geçti. Bu sıralarda Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi Ragıp Bey’in yeğeni Fikriye, kimseye kulak asmadan Anadolu’ya geçmişti. Tek başına önce vapurla İnebolu’ya oradan da arabayla Çankaya’ya geldi.
Fikriye Mustafa Kemal’e aşıktı. Onunla evlenmek istiyordu. Ama Mustafa Kemal, hayatını mesleğine, yurduna vermiş bir adamdı. Ayrıca Fikriye’yi biraz alaturka buluyordu. Evlenmeyi düşünmüyordu. Yine de Fikriye’nin gelişi ona, içine biraz da içtenlik ve tatlı bir sevgi karışan bir rahatlama imkânı kazandırdı.
Fikriye, esmer, zarif, anlayışlı, nazik tavırlı bir kadındı. Doğuştan akıllıydı. Çıtkırıldım bir kadın değildi. Yalnız ata binmekle kalmaz, silah kullanmasını da bilirdi. Mustafa Kemal’in düşüncelerini anlayıp cevaplandıracak kadar da eğitim görmüştü. Nasıl davranılacağını bilir, üstüne vazife olmayan şeye karışmazdı. Mustafa Kemal’in sofrasını zarif varlığıyla süsleyerek kendine düşeni yapardı. Arkadaşlarına sıkıntı vermez, onlarla aynı dili konuşurdu. Çok geçmeden hepsi, Fikriye’nin eve getirdiği aile havasını beğenmişlerdi. Ama ne yazık ki Fikriye’nin hikayesi mutlu bitmeyecekti.
7.18-Londra Konferansı ve II.İnönü Savaşı
Bu arada ufukta yeni bir Yunan saldırısı belirmişti. İtilaf Devletleri bundan önce bir barış toplantısı yaptılar. Yüksek Konsey, 1921 Şubat’ında Türk ve Yunan hükümetlerini, Londra’da bir konferansa çağırdı. Burada Sevr Antlaşması tekrar gözden geçirilecekti. Fakat İtilaf Devletleri ağır şartlar içeren antlaşmayı Ankara Hükümetine kabul ettiremedi.
Bunun üzerine Yunanlar 23 Mart’ta, Eskişehir ve Afyon istikametinde yeniden saldırıya geçtiler. Türkler yine asker ve teçhizat bakımından oldukça zayıftı. Londra görüşmeleri, Türklere, hiç olmazsa kuvvetlerini toparlamak, silahlarını artırmak ve Eskişehir’in savunmasını güçlendirmek için zaman kazandırmıştı. 9 gün süren savaşta Türk ordusunun kahramanca verdiği mücadele sayesinde Yunanlar ağır kayıplar verdiler. İsmet Paşa bir kez daha başarmış, Sevr Antlaşması Ankara Hükümetine silah zoruyla kabul ettirilememişti.
Yunanların mağlubiyeti Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa tarafından 1 Nisan 1921’de TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya telgrafla iletildi. Şöyle diyordu:
“Düşman, binlerce ölüsüyle doldurduğu savaş meydanını silahlarımıza bırakmıştır.”
Mustafa Kemal Paşa cevaben şunları yazdı:
“Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz. İstila altındaki bedbaht topraklarımızla beraber bütün vatan, bugün en uzak köşelerine kadar zaferinizi kutluyor. Düşmanın istila hırsı, azim ve hâkimiyetinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça oldu.”
Evet, bu zafer, nihai bir zafer olmaktan uzaktı. Ama Mustafa Kemal’in söylediği gibi, “milletin makûs talihinde” bir dönüm noktası olmuştu. Milliyetçiler, sayı ve silah bakımından zayıf olsalarda Yunanlara karşı taktik ve stratejide üstünlüklerini göstermişlerdi. Türklerin eski asker ruhu yeniden canlanmıştı.
7.19-Eskişehir’in Düşüşü
İtilaf Devletleri, Londra Konferansı’nın ve İnönü muharebelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, Türk-Yunan uzlaşmazlığında tarafsızlıklarını ilan ettiler. Ancak bütün bunlar Kral Konstantinos üzerinde bir etki yapmadı. 1921 Haziranı başlarında kendi kendisini Yunan orduları başkomutanlığına atadı. 10 Temmuz’da yeni bir saldırı başladı.
Yunan ordusunun hala silah, hava gücü ve donanım bakımından hafif bir üstünlüğü vardı. İlk hedef yine tren yoluydu. Yalnız bu kez asıl saldırı kuzeyden değil, güneyden geliyor ve Eskişehir yerine Kütahya ve Afyonkarahisar’a yönelmiş bulunuyordu.
Saldırı başarılı oldu. Yunanlar Afyon’u aldıktan sonra tren yolu boyunca kuzeye ilerleyerek ikinci kolla birleştiler ve Kütahya’yı da ele geçirdiler. Eskişehir ve Ankara ile olan ulaşım yolları böylece çember içine alınma durumuna düştü.
Mustafa Kemal:
“Ne olursa olsun, bu ülkede kalacağız. Vatanımızın her zerresini savunacağız. En uzak sınırlarına kadar, çarpışarak, toprağımızın altında can vereceğiz,” diyordu.
Bu sefer farklı bir taktik uygulayacaktı. Kafasında bütün faktörleri birleştirince, Yunan saldırısına karşı koymanın, yerinde bir hareket olmayacağına karar verdi. Zamana ihtiyacı vardı. Zaman kazanabilmek için toprak kaybetmek gerekiyordu. Ayrıca düşman ordusunun ikmal hattını uzatıp onları vatanın kalbinde boğmak istiyordu.
Gerçekten de Türk ordusu çabucak gözden kayboldu. Yaylanın uzun ve yorucu yollarında Ankara’ya, yurdun can evine doğru çekildiler. Ankara’nın seksen kilometre kadar önüne, Sakarya Nehri dirseğine gelmişlerdi. Burası, Mustafa Kemal’in durmaya karar verdiği yerdi.
7.20-Mustafa Kemal’in Başkomutan Oluşu
Fakat bütün bunları neden yaptığını Türk halkına anlatması gerekiyordu. Mustafa Kemal’in beklediği “manevi sarsıntı” şimdi olanca gücüyle üzerine çökmüştü. Meclis, bu felaket karşısında dehşete kapılmıştı. Mebuslar Mustafa Kemal’in başkomutanlığı kendi üzerine almasını istiyorlardı. Bazıları ordunun uğradığı yenilginin bir daha telafi edilemeyeceğini ve milliyetçi ülkünün büsbütün çöktüğünü düşündü. Bunun sorumluluğunu Mustafa Kemal’in sırtına yüklemek istiyorlardı. Daha dürüst ve daha az kötümser olanlarsa Kemal’in hâlâ durumu düzeltebileceğine inanıyorlardı.
Hayatın garip bir cilvesi olarak, bu buhran sırasında Mustafa Kemal, ilk kez neredeyse bütün Meclis’in desteğini elde etti. “Başkomutanlığı kabul edeceğim,” dedi. “Ancak Meclis’in bütün yetkilerinin bana verilmesi şartıyla,” diye devam etti. Orduyu, savaşın bundan sonraki dönemi için ancak bu şekilde hızlı bir şekilde hazırlayabilirdi. Fakat milli egemenlik ilkesine beslediği saygıdan dolayı, bu yetkilerin üç aylık bir süre ile sınırlandırılmasını istiyordu.
Kendisine karşı olan küçük bir grup bu kadar geniş yetki almasına itiraz etti. Bazıları da başkomutanlık unvanı Meclis’e ait olduğu için kendisine verilemeyeceğini ileri sürdü. Mustafa Kemal, olağanüstü koşulların olağanüstü hareket ve kararları gerektirdiğinde ısrar etti. Çabuk ve enerjik şekilde davranabilmesi şarttı. Kabinenin ya da Meclis’in onayını bekleyerek vakit kaybetmesi doğru olmazdı. Emirlerinin kayıtsız şartsız yerine getirilmesi, bunun için de bütün yetkileri elinde tutması gerekiyordu.
Mustafa Kemal Meclis’i ikna etti. Böylece Başkumandanlık Kanunu 5 Ağustos 1921’de kabul edildi. Kemal üç aylık bir süre için askeri diktatör oluyordu. Artık her emri kanun hükmündeydi.
7.21-Sakarya Savaşına Hazırlık
Yetkilerini derhal kullanarak Türk milletinin “Topyekun Savaşı”nı başlattı. Orduya donanım sağlamak üzere bazı ihtiyaç maddelerine el koydu. Parası sonradan ödenmek koşuluyla kumaş, deri, yiyecek, akaryakıt ve çeşitli eşya stoklarının yüzde kırkının orduya verilmesini emretti. Halka, orduda kullanılabilecek bütün silah ve donanımı teslim etmesini bildirdi. Öküz ve at arabalarının yüzde onunu, binek ve taşıt hayvanlarının yüzde yirmisini aldı.
Başkomutan kadınların bile bu savaşta yer almasını istedi. Kadınların seferber edilmesi milli duygunun geliştirilmesinde büyük bir rol oynamış; asker, sivil herkesin topyekûn gayret göstermesi ihtiyacını iyice belirtmişti.
Sivas, Erzurum, Diyarbakır ve Trabzon gibi dağınık merkezlerden toplanan silahlar ve cephaneler, saman yığınlarının altına yüklenerek kağnılarla taşındı. Şalvarlı, köylü kadınları ta Sümerler zamanındaki gibi, gıcırtılı sesler çıkaran kağnılarını sürerek saatte ancak beş kilometre hızla, dağ tepe demeden yüzlerce kilometrelik yolları aşıyor, cepheye doğru ilerliyorlardı. Tekerleklerin kırılıp kağnının yolda kaldığı da oluyordu. Böyle durumlarda kadınlar, mühimmatı sırtında taşıyorlardı. Evlerinde kalanlar at, hayvan ve araçlara el konmuş olmasına bakmadan, çapaya devam ediyor, tohum ekiyor, ekin biçiyor, orduya yiyecek yetiştiriyorlardı.
Kilimlerden askerlere kaput, gaz tenekelerinden ilaç kutusu yapıldı. Çorak yaylada odun bulunmadığından, ahşap evler yıkıldı. Tahtaları lokomotiflerde yakıt olarak kullanıldı.
Saban demirlerinden kılıç yapılıyordu. Ankara’daki demiryolları atölyesi süngü ve hançer fabrikası haline sokulmuştu. Bir tek bozuk silah kalmaması için her yerde tamir atölyeleri kurulmuştu. Refet Paşa yurdun en ücra köşelerinden bile orduya asker topluyordu. Halk, minarelerden askere yazılmaya çağrılıyordu. Orduya katılmak isteyenler çoğu kez haydutlarla dolu yerlerden geçerek, yüzlerce kilometre yaya yürümek zorundaydılar. Geldikleri zaman da kendilerine verilecek silah bulunmadığı olurdu.
Tabii herkes bu kadar fedakâr ve yürekli değildi. Askerden kaçanlar yakalanıp şiddetli cezalara çarptırıldı. Varlıklı eşraf ve tüccarlar, yanlarına ailelerini ve servetlerini alarak Kayseri’ye göç ettiler. Bazı şehirler, asker kaçaklarıyla, boş gezenlerle dolmuştu.
Bütün bunların ardından Mustafa Kemal, yeni Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile birlikte cepheye hareket etti. Karargâhını Ankara’nın seksen kilometre kadar güneybatısında, demiryolu üzerindeki Polatlı’da kurmuştu. Atıyla, çevreye hâkim bir tepeye çıktı. Burada kaza geçirdi. Atı, kibrit alevinden ürkerek geri tepince, Mustafa Kemal şiddetle yere düşmüştü. Kaburga kemiklerinden biri kırılmıştı; bir an için, ciğerlerini sıkıştırarak, nefes almasına ve konuşmasına engel oldu. Yanındaki doktor, kendisini ciddi şekilde uyardı: “Devam ederseniz hayatınız tehlikeye girer.” dedi.
Mustafa Kemal, tedavi için Ankara’ya döndü fakat yirmi dört saat sonra yine cephedeydi. Yarası ona acı veriyor, güçlükle yürüyebiliyordu. Kurtuluş Savaşı’nın en kritik anında olacak iş değildi ama Mustafa Kemal’in dinlenmeye hiç niyeti yoktu. Çok yakında Türk milletinin akıbeti belli olacaktı.
7.22-Sakarya Meydan Muharebesi
Sonunda Türk tarihini değiştirecek savaş gelip çatmıştı. Yunanlar, 13 Ağustos 1921’de yeniden saldırıya geçtiler. Kral Konstantinos, savaş hedefini, “Ankara’ya!” diye ilan etti ve İngiliz irtibat subaylarını daha şimdiden, Ankara’da vereceği zafer yemeğine çağırdı.
Böylece Yunan orduları on gün süreyle, karşılarında bir tek düşman görmeden, alışık oldukları deniz kıyılarından gittikçe uzaklaştılar. Havanın sıcaklığı çok kötüydü. Beraberlerinde içme suyu taşımak için tanker getirmediklerinden, fena halde susuzluk çekiyorlardı. Modern kamyonları, arızalı yollarda parçalanıyor, eşyalarını öküz arabalarıyla, develerle ve sırt çantalarıyla taşımak zorunda kalıyorlardı. Çoğu kez, kızarmış mısırdan başka yiyecek bulamıyorlardı. Çıplak ve yaban arazide, Sakarya Nehri’ne doğru ilerlerken askerlerin nefesi tozdan tıkanıyor, çoğu da yaylanın amansız sıtmasına tutulup saf dışı kalıyordu. Mustafa Kemal’in hesapları işe yaramıştı.
Türk ordusu, Yunanları Sakarya Nehri’nin doğusunda bekliyordu. Türklerin savunma durumu genel olarak iyi sayılırdı: Geriye demiryoluyla bağlı olmak gibi bir üstünlükleri vardı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emri altındaki cephe aşağı yukarı 100 km uzunlukta ve 25 km derinlikteydi. Arazinin önemli noktalarına yerleşerek Sakarya Nehri’ni bir engel hâlinde önüne aldı. Savunmayı esnek olarak idare etme kararını almıştı.
Bu savaşa kadar savunmalar; orduların bir hat üzerinde yerleştirilmesi, bu hatta başarılı olunamazsa hep birlikte geride başka bir hatta çekilme biçiminde cereyan ediyordu. Ancak Mustafa Kemal Paşa burada farklı bir taktik uygulayacaktı. 26 Ağustos 1921’de savaş kitaplarına girecek o meşhur emrini verdi:
“Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Memleketin her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”
Böylece çekilmek zorunda kalan birliklerin tutunabildikleri ilk yerde savunmaya devam etmeleri, diğerlerinin ise bulundukları mevzileri bırakmamaları sağlandı. Gerçekten de bu safhada verilen mücadele olağanüstüydü. Açılan her gediği kapatmak için 70 km’yi bulan zorlu yürüyüşlerle birlik kaydırmaları yapılıyordu. Her gelen asker, ertesi sabah çelikten bir kale hâlinde düşman karşısına çıkıyor, vuruşup şehit oluyor fakat vatanın savunulmasına devam ediliyordu.
Sakarya Meydan Muharebesi, tam, yirmi iki gün, yirmi iki gece sürdü. Bu dünyanın en uzun meydan muharebesiydi. Mustafa Kemal’in deyimiyle “Melhame-i Kübra”ydı. Çok büyük ve kanlı savaş.
Mustafa Kemal, elindeki kuvvetlerin durumunu, her birliğin gücünü, arazi üzerinde almış olduğu yeri, başındaki komutanın ne kıratta bir adam olduğunu en ince ayrıntılarına kadar ezbere bilirdi. Her akşam, savaş raporlarını okurken, yapılmış en ufak bir yanlış bile gözünden kaçmazdı.
Ayrıca düşmanın kuvvetini de kendi birlikleri kadar yakından inceliyordu. Karşısındaki Yunan General Papulas’ın zihninden geçenleri çok iyi biliyordu. Nihayetinde aynı askeri dersleri almışlardı. Ama Mustafa Kemal farklı bir taktik uyguluyordu.
Papulas’ın asabı bozulmaya başlamıştı. Değişik bir oyun oynandığının farkındaydı fakat bunun ne olduğunu anlayamadı. Başarılı hücumlar yaptığı halde bir türlü istediği neticeyi elde edemedi. Mustafa Kemal’in satıh müdafaası taktiği yüzünden Türk ordusunun zannettiğinden daha güçlü olduğunu sandı. Israr etseydi kazanabilirdi. Ama Mustafa Kemal’in dediği gibi Papulas savaşı kafasında kaybetmişti.
Savaşın çok önemli bir anında alınan bir istihbarat raporunda, Mustafa Kemal’e savaşın kaybedildiğine dair bir rapor geldi. Hemen, “Bana Yunan birliklerinin hareketlerine dair geçen haftaki raporları getirin,” diye emir verdi. Bu raporları bir daha gözden geçirdikten sonra, “Bizim istihbarat yanılıyor,” dedi. “Yenilen biz değiliz, düşmandır.”
Yunanlar, Türk kuvvetlerini bütün imkânlarıyla zorlamalarına rağmen kuşatıp imha edemediler. Güçleri tükenmişti. Çok büyük kayıplar verdiler. 10 Eylül’de Türk tarafından başlatılan genel karşı taarruzla son darbe vuruldu. 13 Eylül günü Yunanların Sakarya Nehri’nin batısına atılmasıyla savaş sona erdi. Çekilen Yunan ordusu için takip harekâtı başladı. Ancak askerlerin bitkinliği ve teçhizat yetersizliği nedeniyle durduruldu. Yunanlar ardında sağlam hiçbir şey bırakmamak için demir yollarını ve köprüleri havaya uçurdular. Köyleri yaktılar. Evlere taciz ve tecavüzde bulundular.
Sakarya Savaşı kazanılmıştı. Bu savaşın askerî sonuçları bakımından Türk tarafına çok önemli katkıları oldu. Sakarya Zaferi’yle üstünlük Türk ordusuna geçti. Moraller yükselmişti. Yunanların morali ise alt üst oldu. Afyonkarahisar-Eskişehir hattına kadar olan vatan toprakları Yunanlardan temizlendi.
Mustafa Kemal, savaştan sonra sivil elbiselerini giydi, dökülen otomobiline binerek Ankara’ya döndü. Meclis’e girerken alkışlarla karşılandı. Sonra bir harita önünde mebuslara, savaşı ve bundan alınması gereken dersleri anlattı. Mutluluğu yüzünden okunuyordu. Arkadaşlarına “Galiba en iyi yapabildiğim iş, şu askerlik,” dedi.
Sakarya Zaferi’nden sonra vefa duygusuyla dolan Türk milleti, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya TBMM aracılığıyla 19 Eylül 1921 tarihinde Gazi unvanı ve Mareşal rütbesi verdi.
Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal’e Sakarya Savaşı’nı resmeden bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda, yağız bir savaş atına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal’in, “Bu tabloyu kimseye göstermeyin,” demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı: “Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri bir kemikten ibaretti, bizim de onlardan geri kalır yanımız yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya Savaşı’nın değerini küçültmüş oluyorsunuz dostum.”
7.23-Ankara ve Kars Antlaşmaları
Sakarya Meydan Muharebesi’nin askerî sonuçları yanında siyasi sonuçları da Türk milleti için çok önemli kazanımlar sağladı. Mustafa Kemal’in yurtdışındaki durumu güçlendi. Sakarya Zaferi’nden bir ay sonra, 13 Ekim 1921 günü Ankara Hükûmeti ile Güney Kafkas Cumhuriyetleri arasında Kars Antlaşması imzalandı. Bu anlaşmayla Türkiye’nin doğu sınırları tam bir güvenlik altına alındı.
Fransa, Sakarya Zaferi’nden sonra bekle-gör tutumunu bıraktı. Ayrıca Yunanların Anadolu’da yayılma ihtimalleri de işlerine gelmiyordu. İtilaf Devletleri’nden koparak TBMM Hükûmeti ile 20 Ekim 1921’de Ankara Anlaşması’nı imzaladılar. Bu anlaşmayla Fransa tarafından Hatay-İskenderun dışındaki güney sınırımız tanındı. Ayrıca Fransızlar bölgedeki silah stokunu da Türklere devrettiler. Güney Cephesi güvenlik altına alındığından oradaki Türk birlikleri de Batı Cephesi’ne kaydırıldı. Batı Anadolu’daki Yunan egemenliğini hiçbir zaman kabullenemeyen İtalyanlar ise Sakarya Zaferi’nden sonra 1921 yılı sonuna kadar işgal ettikleri yerleri boşalttılar.
Sakarya Zaferi, İngiltere’yi de TBMM Hükûmeti’ni tanımaya zorladı ve 23 Ekim 1921’de “Tutsakların Serbest Bırakılması Anlaşması” yapıldı. Tutsaklar karşılıklı olarak bırakıldı.
Ayrıca 2 Ocak 1922’de Türkiye ile Ukrayna arasında bir dostluk antlaşması imzalandı, bu antlaşma ile Ukrayna’nın yanı sıra Türkiye ile Sovyet Rusya arasında yakın dostluk ve temas sağlanmış oldu.
7.24-Yeni Yunan Politikası
Sakarya Zaferi, İtilaf Devletleri’nin Yunanlara olan güvenini azaltmıştı. Ayrıca yeni sınırlar Sevr Antlaşması’nın geçerliliğini yitirmesine sebep olmuştu.
Türk ordusunun Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazanması, Yunan dış politikalarında da köklü değişikliklere sebep oldu. Sakarya’dan sonra, Yunanların “Ankara’nın alınması” ve “Büyük Bizans’ın kurulması” gibi düşleri Sakarya’nın sularına gömülmüştü. Hatta, Batı Anadolu’daki isteklerini bile bir kenara bırakıp yerli Rumların kuracağı bağımsız bir “İyonya Devleti” görüşüne ağırlık vermeye başladılar.
Milli Mücadelenin en önemli askeri olaylarından biri olan Sakarya Zaferi ile, 1683 Viyana kuşatmasından beri devam eden Türk çekilişi durdurulmuştu. Bundan sonra Türk ilerleyişi başlayacaktı.
7.25-Doğu’nun Yardımı
Milli hareketlerin yeni yeni uyanmaya başladığı Doğu dünyası, milliyetçi Türkiye’yi bir örnek ve önder gibi görmeye başlamıştı. Türkiye, Batı emperyalizmine başkaldırmış ve onun boyunduruğunu silkip atmak için savaşa girişmiş ilk Doğulu ülkeydi. Mustafa Kemal’in adı Asya’da hızla yayılıyordu. Güttüğü savaşın haberleri Suriye’ye, Mısır’a, İran’a, Hindistan’a, hatta Çin’e kadar yayıldı. Bu, hiç kuşkusuz ötekilerin de izlemeleri gereken, Milliyetçi Doğu Devrimi’nin ilk örneğiydi.
Mustafa Kemal, Asya milletlerinin şefi olmayı aklından bile geçirmiyordu. Fakat Doğu’nun maddi ve manevi yardımına ihtiyacı olduğu da açıktı. Bunun için Doğu’nun akılcı ve bilinçli unsurlarını kendine bağlamaktan geri durmadı. Dengeyi sağlamak için gerekirse sağa, gerekirse sola dümen kırmayı, kendini akıntıya kaptırmadan istediğini elde etmeyi büyük bir kolaylıkla başarıyordu. Verdiği açık demeçlerde Anadolu’yu “Doğu’ya doğru yöneltilecek her çeşit saldırıya karşı dikilmiş bir kale” gibi gösteriyordu. Bu savaş, yalnız Türkiye’nin savaşı değildi. Türkiye, Doğu’nun davasını savunuyordu.
Bu taktikler işe yaradı. Türkiye para bakımından en büyük yardımı, Türkiye’ye biricik bağımsız Müslüman devlet gibi bakan Hindistan’dan gördü. 125.000 İngiliz sterlinine varan Hint yardımının bir kısmı, ordu giderleri için kullanıldı. Fakat büyük bir kısmı, ileride yeni bir meclis binası yapılmasına ve ilk milli bankanın kurulmasına harcanmak üzere saklandı. Ayrıca Rusya’dan da yardım gelmeye devam ediyordu.
Gazi, böylece güçlü bir duruma ulaşmıştı. Artık müttefikleri, silahları, resmen tanınmış bir hükümeti ve günden güne güçlenen bir ordusu vardı. Fakat harekâta girişmek için acele etmiyordu. Zaman onun yararına işlemekteydi. Ordular kendi vatan toprağını savunuyordu. Moralleri yüksekti. Pek hevesli olmadıkları çılgınca bir maceraya atılmış olan Yunan askerleri ise yabancı bir topraktaydı. Moralleri, yavaş yavaş çöküyordu. Mustafa Kemal onlara karşı, kendi kuvvetleri iyice hazır olduğu ve zaferi kazanacağına inandığı gün saldırıya geçecekti.
Bunun için bazen haber vermeksizin denetlemeler yapıyordu. Büyük Taarruz için düzenli orduya asker toplanıyordu. O dönemde askerden kaçmak isteyenlerin en büyük sığınağı din eğitimi veren medreselerdi.
Bir gün Konya’dayken bir medreseyi ziyarete gitti. 17-18 yaşında mollalarla doluydu. Cübbeli sarıklı hocalarla beraber avluya dizildiler. Kıdemli sarıklılardan biri Mustafa Kemal’e yaklaştı. Bir sürü övgüden sonra medrese talebelerinin askere alınmamasını istirham etti. Mustafa Kemal sinirlendi:
“Memleket harp ediyor, istiklal ve mevcudiyetini kurtarmaya çalışıyor, siz burada Arap lisanıyla vakit geçiriyorsunuz. Sizin için bu medreseler, Yunan’ı mağlup etmekten, halkı zulümden kurtarmaktan daha mı kıymetlidir? Millet kan içinde yüzerken, milletin çocukları cephelerde yurt için canını feda ederken, siz burada sapasağlam delikanlıları besiye çekmişsiniz!” diye bağırdı.
Sonra çıktı gitti.
O dönem, memlekette beş bin civarında medrese vardı. Kullanılmayan “kolordu” büyüklüğündeydi. Mustafa Kemal otomobille uzaklaşırken yatışmamıştı. “Buna son vereceğiz,” diyordu. “Buna mutlaka son vereceğiz.”
7.26-Büyük Taarruza Hazırlık
20 Temmuz 1922’de Gazi’nin başkomutanlık yetkileri, TBMM tarafından süresiz olarak uzatıldı. Ufukta yeni bir savaş vardı. Büyük Türk taarruzu daha fazla geciktirilemezdi artık. Yunanların umutsuzca giriştikleri son bir oyun bunu daha da çabuklaştırmaya yaradı. Ankara’yı ele geçirme planları boşa çıkmış olan Konstantinos ile Gounaris, şimdi gözlerini İstanbul’a dikmişlerdi. Anadolu’dan aceleyle iki tümen çekerek Marmara’nın öbür kıyısına, Trakya’ya geçirdiler.
Mustafa Kemal, Yunanların Trakya’ya asker geçirdiklerini duyar duymaz, saldırıya geçeceği zamanı kararlaştırdı. Çünkü böylece Anadolu’daki Türk ve Yunan kuvvetleri denk duruma gelmiş oluyorlardı. Saldırının tam sırasıydı. Batı Cephesi’ne, genel karargâhına gitti. Ordunun ağustos ortalarında saldırı için hazır olmasını emretti.
Güvenliğe önem veren modern kafalı bir subay olarak, Mustafa Kemal, saldırı tarihinin gizli tutulması gerektiğini çok iyi biliyordu. Çünkü stratejik planının başarısı, her şeyden önce bir sürprize dayanmaktaydı. Her yerde türlü kimliklere bürünmüş İngiliz ajanları vardı. Bu yüzden Gazi’nin cepheye gittiği çok az kimseye söylenmiş, onlara da sanki hâlâ Ankara’daymış gibi davranmaları bildirilmişti.
Ali Fuat Paşa mebuslara daha o gece birlikte yemek yediklerini söyledi. Yabancı ajanlar arasında, sürekli olarak, ordunun henüz saldırıya hazır olmadığı söylentisi yayılıyordu. Çankaya’daki nöbetçilere, içeriye kimseyi sokmamaları için talimat verildi: Hesapta Gazi’nin işi vardı. Gazeteler, onun ertesi gün Çankaya’da bir çay partisi vereceğini yazıyorlardı; oysa Mustafa Kemal cepheye, karargâhına gitmişti bile.
7.27-Büyük Taarruz
İki ordu birbirine hemen hemen denk güçteydi. Silah bakımından Yunanların, süvari bakımından da Türklerin hafif bir üstünlüğü vardı. Saldırının temelini önce stratejik, sonra taktik sürpriz oluşturuyordu. Yunanlar saldırıyı Türklerin geniş çapta yığınak yaptıkları kuzeyden, Eskişehir’den bekliyorlardı. Bu bölgede Türklerin yoğun faaliyeti vardı. Mustafa Kemal onların böyle sanmalarını sağladı. Aslında güneyde, İzmir demiryoluna hâkim durumdaki Afyon’a saldırmayı tasarlamıştı.
Kıtalar gece yol alıyor, gündüzleri köylerde ve ağaç altlarında dinleniyorlardı. Böylece keşif uçuşu yapan düşman uçakları onları göremiyordu. Bir yerde yol yapılacağı vakit, düşmanı aldatmak için, gereksiz olan yerlerde de aynı şekilde yol yapılıyordu. Sürpriz hazırdı.
Mustafa Kemal önce düşmanı şaşırtmak için, kuzeyde Bursa istikametinde bir oyalama hücumu emretti, güneyde de Menderes vadisinde Aydın istikametinde bir süvari harekâtı yaptırdı. 25 Ağustos akşamı Anadolu ile dış dünya arasında bütün haberleşmelerin kesilmesini emretti. Birlikler, yamaçlardaki mevzilerini almak için gündüzleri keşif uçaklarından gizlenerek, geceleri de düşmanın birkaç yüz metre yakınından geçerek yol almışlardı. 26 Ağustos günü Mustafa Kemal emri verdi:
“Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir! İleri!”
O dönemde Ege Denizi de Akdeniz olarak anılıyordu. On iki yıldan beri savunma durumunda kalmaya zorlanmış bir milletin, ilk büyük saldırısı, az sonra başlayacaktı.
7.28-Başkomutanlık Meydan Muharebesi
Büyük Taarruz başladı. Savaş kanlı oldu ve kısa sürdü. Sabah saat dokuz buçuktu ve iki tanesi dışında, bütün hedefler Türklerin eline geçmişti. Sürpriz tam olmuştu. Yunanlar, geceleyin gizlenerek karşı yamaçlardan kendilerine doğru tırmanmış olan bu kuvvetlerin varlığını akıllarından bile geçirmemişlerdi. Keşif uçakları sadece üç tümen görüldüğünü bildirmişti. Bu tümenler de kolayca tutulabilirdi. Bunun yerine, bu noktada kendilerinden sayıca üç kat üstün bir kuvvet onları silip süpürmüştü.
30 Ağustos sabahı Dumlupınar dolaylarında geri çekilmeye çalışan Yunan ordusu, etrafı çalılık tepelerle çevrili, yumurta biçiminde bir çukura sıkıştırılmıştı. Bu sırada 2.Ordu, 1.Ordu ile birleşmek için ilerliyordu. Yunanların batısında, hiçbir kuvvetin aşamayacağı koca Murat Dağı vardı. 1.Ordu ise, çevrelerindeki düğümü daha da sıkıştırmak için güneyden ve doğudan onlara yaklaşıyordu. Yunanlar, dar Kızılcadere Vadisi’nden batıya doğru giden tek bir yol dışında, her yandan çevrilmiş durumdaydılar.
O gün, ilk saldırıdan dört gün sonra, Yunan ordularının yarı mevcudu yok edilmiş ya da esir alınmıştı. Savaş malzemelerinin tümünü kaybettiler. Yunan ordusunun öteki yarısı, arkasındakilerle arayı açmış, denize doğru kaçıyordu. Ancak kaçarken köyleri, ekinleri ateşe veren, demiryolunu tahrip eden, erkek, kadın, çocuk herkesi kesip öldüren ve kadınların ırzına geçen bu sürüye ordu denemezdi artık. İsmet Paşa’nın “Başkumandanlık Muharebesi” diye adlandırdığı zafer böyle elde edilmişti. 30 Ağustos bundan sonra Türklerin zafer bayramı olarak anılacaktı.
7.29-Yunan Esirlerine Yapılan Muamele
Mustafa Kemal’in çadırı, savaş alanına yakın, harap olmuş bir köyde, bir ahırın damına kurulmuştu. Çevresine toplanan köylü kadınlar ona bakıyor, kendisinden Yunanlardan çektiklerinin öcünü almasını istiyorlardı. Gazi’nin neşesi kaçmış, yerini kara düşünceler kaplamıştı. Onların yaptığı kötülükleri o da yapmalı mıydı? Sessizce inerek yolun kenarında bir sandalyeye oturdu; üstleri başları paramparça, kan toz içinde gelen Yunan esirlerine bakmaya başladı. Sonra yerde bir Yunan bayrağı gördü. Kaldırılmasını ve bir Yunan tüfeğine sarılmasını emretti.
Önüne getirilen esirler arasında, Selanik’ten tanıdığı bir subay da vardı. Esir Yunan subayı, Mustafa Kemal’in omzunda bir işaret göremeyince, rütbesini sordu. Acaba şimdi ne olmuştu, binbaşı mı, albay mı, yoksa paşa mı? Mustafa Kemal, mareşal ve başkomutan olduğunu söyledi. Yunan subay, Türkçe olarak:
“Bir başkomutanın cepheye bu kadar yakın yerde olması görülmüş şey değil,” dedi.
Esir düşenlerin arasında Generaller de vardı. General Trikupis karargâha getirildiğinde Mustafa Kemal yenilen pehlivanın elini sıkan galip bir pehlivan gibi Trikupis’in elini yakaladı. Sıradan bir el sıkışma süresinden uzun tuttu:
“Oturun general, yorulmuş olacaksınız.” dedi.
Ardından sigara tabakasını uzattı, kahve ısmarladı. Trikupis, ona şaşkınlıkla:
“Sizin bu kadar genç olduğunuzu bilmiyordum general,” dedi.
Masaya oturdular. Mustafa Kemal çelik bakışlarını Trikupis’e dikmişti. Saldırının nasıl gelişeceğini neden önceden görememiş olduğunu sordu. Trikupis, gafil avlandığını itiraf etti. Başkomutan Mustafa Kemal’in savaşı cephe hattından yönetmesine o da şaşırmıştı. Ona, kendisinin ne gibi güçlüklerle karşılaştığını anlatmaya başladı. Kendi başkomutanının cephede olmadığını, durumu iyice bilmediğini söyledi. Emrindeki subayların kendisini dinlemediklerinden yakındı. Ayrıca telefon hatlarını kesip taşıtları parçalamış olan Türk süvarileri yüzünden, Yunanların ulaşım sisteminin altüst olduğunu anlattı.
Mustafa Kemal kalktı. Trikupis’in elini içtenlikle sıktı:
“Bazen en ustası bile yenilir. Siz, bir asker olarak elinizden geleni yaptınız. Üzülmeyin general. Burada misafirimizsiniz.” dedi.
Trikupis daha sonra takas için kullanıldı. Atatürk vefat ettiğinde hâlâ hayattaydı ve Yunan basınına şöyle diyecekti:
“Asrımızın en büyük insanının önünde saygıyla eğiliyorum, kurduğu Türkiye’yi dünyanın başlıca barış odaklarından biri haline getirdi, yeri daima boş kalacaktır, daima aranacaktır”
1959 yılında ölene kadar, her 10 Kasım’da Selanik’teki Pembe Ev’e gitti, Atatürk’ün fotoğrafı önünde saygı duruşunda bulundu.
İşte Mustafa Kemal böyle bir komutandı. Düşmanının bile büyük saygısını kazanabilen bir komutan…
Kesin Türk zaferinden sonra halk, sokaklara döküldü. Türk milleti ordu ve Gazi şerefine gösteriler yapmaya, havaya sevinçle silahlar atmaya başladı. Askerler Ege’ye kadar ilerlediler. 9 Eylül’de İzmir’deki düşman Ege Denizi’ne döküldü ve 11 Eylül’de Bursa da kurtarıldı. Artık Meclis kürsüsünü örten siyah örtü kaldırılabilirdi.
Mustafa Kemal İzmir’e vardığında karargâhını Karşıyaka’ya, bu iş için seçilmiş bir köşke taşıdı. Oturacağı köşke girerken birdenbire durdu. Yere bir Yunan bayrağı serilmişti. “Bu nedir?” diye sordu. Kral Konstantinos’un da Türk bayrağını çiğnediğini söylediler. Gazi, “Hata etmiş” dedi. “Bayrak bir milletin onurudur, ne olursa olsun yere serilemez. Kaldırınız!”
Şehirdeki Rumlar, kendilerini koruyacak Yunan birlikleri kaçıp gittiği için, korku içindeydiler. Üç yıl önce, Yunanların İzmir’i işgal ederken Türklere reva gördükleri muamelenin şimdi kendilerine yapılmasından çekiniyorlardı. Bunun için, Mustafa Kemal, ilk iş olarak, bir bildiri yayımladı ve Rum halkına kötü davranacak askerlerin ölüm cezasına çarptırılacağını ilan etti.
8-Savaş Sonrası Cumhuriyet’e Doğru
8.1-Gazi’nin Latife Hanım’la Tanışması
Gazi’nin İzmir’e gelişinden biraz sonra karargâha genç bir kadın gelmiş ve kendisini görmek istemişti. Bu bir köylü kadını değil, iyi yetişmiş özgüvenli bir hanımdı. Yüzü peçesizdi, sade, ama zevkli bir biçimde giyinmişti. Ufak tefek, kısa boylu, fakat sağlam yapılıydı. Büyük kara gözleri, zeki bakışları vardı.
Rahat davranışı, sözünü sakınmadan konuşması, insanın yüzüne dosdoğru bakması, Mustafa Kemal’in ilgisini uyandırdı. Adı Latife’ydi. Ticaret ve gemicilikle uğraşan, ithalat-ihracat yapan İzmirli bir zenginin, Uşakizade Muammer Bey’in kızıydı. Avrupa’da hukuk okumuştu. Fransızcayı bir Fransız gibi konuşuyordu. Annesi babası Fransa’daydı. Fakat o Mustafa Kemal’in yolunda çalışmaya kararlıydı. Onu kendine kahraman olarak seçmiş ve kurtuluş ordusuyla İzmir’e girdiğinden beri aramaya koyulmuştu.
Mustafa Kemal’i maiyetindekilerle birlikte gelip İzmir’deki evlerinde kalmaya çağırdı. Bu ev şehrin dışında, gürültü patırtıdan uzaktı. Varlıklı Levantenlerin bakımlı bahçeler içinde yerleşmiş oldukları Göztepe’deydi. Büyük, rahat, hizmetçisi bol bir evdi. Latife Hanım, Mustafa Kemal’le memnuniyetle ilgilenebileceğini söyledi.
Gazi kabul etti. Burada sıcak bir yaz gecesi düzenlenen davette gazetecileri kendine özgü, düşündürücü ve esprili konuşmasıyla etkiledi. Latife Hanım, İsmet Paşa’yla, Rauf Bey’in de hoşuna gitmişti. İsmet Paşa da evli bir adamdı ve evliliğin herkes için, özellikle şimdi Mustafa Kemal için iyi bir şey olduğunu düşünüyordu. Aşırılıklarını yumuşatmak ve halka örnek bir evlilik göstermek için daha iyi bir fırsat olamazdı. Hem Türk, hem de Avrupa kültürüyle yetişmiş akıllı bir kadın olan Latife Hanım bu iş için biçilmiş kaftandı.
Mustafa Kemal’in daha yapacağı çok iş vardı. İzmir’den Ankara’ya dönerken henüz evlilik fikrine ısınmış değildi. Bunu düşünmeyi sonraya bıraktı.
8.2-Mudanya Mütarekesi
Mustafa Kemal, İzmir’de durmak niyetinde değildi. Amacı Misak-ı Milli sınırlarından ne eksik, ne de fazla olarak İstanbul’u ve Edirne’yi almaktı. İzmir’de basına verdiği demeçlerde, bunları elde etmek için hemen görüşmelere başlamaya hazır olduğunu açıkça belirtti. Bir Amerikan gazetecisine, bir haftada İstanbul’da olabileceğini ve oradan da Trakya’yı işgale başlayacağını söyledi. Musul’u da istiyor, fakat Mezopotamya üzerinde bir hak iddiasında bulunmuyordu. Savaş için olduğu gibi, barış için de planları vardı; bu planlar, Boğazların güvenliği için gereken garantileri de kapsamaktaydı. Ancak, İtilaf Devletleri, bunları kabul etmek istemezlerse, Mustafa Kemal, Yunanları Avrupa’da da kovalamaya hazırdı.
İngiliz kabinesi Türkler’in Avrupa kıyısına geçmeleri durumunda, kuvvetle karşı koymaya karar verdiler. Türklerin Boğazları, İstanbul’u ve Trakya’yı ele geçirmeleri bunca savaştan sonra kendileri için utanç verici bir şey olurdu.
Olurdu olmasına fakat İngiltere ciddi bir bunalımla karşı karşıya kaldı. İngiliz halkı Türklerle yeni bir savaş istemiyordu. Bunun üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bir temsilci Bursa, Mudanya’da bir konferansa çağırıldı.
Mustafa Kemal, Meclis adına İtilaf Devletleri’nin barış konferansı çağrısını kabul ettiğini bildirdi. Fakat, Meriç Nehri’ne kadar Trakya’nın derhal Türkiye’ye geri verilmesini istiyordu. Gazi, bu konferansta İsmet Paşa’yı delege olarak seçti.
Uzun tartışmalar ve bir türlü çözümlenemeyen detaylar yüzünden konferans 8 gün sürdü. En sonunda 11 Ekim 1922’de İtilaf Devletleri ile Ankara Hükümeti arasında Mudanya Mütarekesi imzalandı. Bu antlaşma hem kurtuluş savaşının bitişini hem de Osmanlı İmparatorluğu’nun hukuken sona ermesini sağladı.
8.3-Saltanatın Kaldırılması
Mustafa Kemal bundan sonra yapmak istediklerini bir akşam Bursa’da yaptığı bir konuşmada açıkladı. Toplantıda kadınlar erkeklerden daha çoktu. Onlara:
“Siz bizim hesabımıza eğitim savaşını kazanın, memlekete bizden fazla hizmet etmiş olursunuz. Sizi bu savaşa çağırıyorum.” dedi.
Sonra herkese hitaben şunları söyledi:
“Şu andan başlayarak kadınlarımız ülkenin toplumsal yaşamına katılmayacak olurlarsa hiçbir zaman tam anlamıyla gelişemeyiz. Köhne geleneklere sımsıkı yapışıp durursanız, cüzzamlılar gibi yapayalnız kalırsınız. Kişiliğinizi koruyun; ama Batı’dan da, ileri bir millete gerekli olan şeyleri alın. Yaşayışınızı, bilime ve yeni düşüncelere uydurun. Siz bunu yapamazsanız, günün birinde onlar sizi yutar.”
Uzun bir alkış koptu. Kadınlar heyecandan ağlıyorlardı. Bu geleceğin ilk belirtisiydi. Fakat Mustafa Kemal asıl büyük savaşın şimdi başladığını biliyordu. Gerçekleştirmek istediği devrimler öyle kolay kolay başarılabilecek şeyler değildi.
Sultanın elinde bütün imparatorluktan sadece İstanbul kalmıştı. Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti’ni ve saltanat sorunlarının nasıl çözümleneceğini İzmir’deyken de, Ankara’ya döndükten sonra da arkadaşlarıyla uzun uzadıya görüşmüştü. Saltanatı kaldırmayı çok önceden tasarlamıştı. Meclis de onun bu niyetini sezmiş ve telaşlanmaya başlamıştı. Vahdettin indirilecekse bile yerine yeni bir meşruti padişah gelmeliydi.
Bu arada Yıldız Sarayı’nda büyük bir telaş vardı. Padişah, İzmir’in kurtuluşundan beri hangi tutumu takınacağına kesin olarak karar veremiyordu. Abdülhamid’in başına gelenler bir türlü aklından çıkmıyor; bir an İstanbul’dan ayrılmayı düşünüyor, arkasından milliyetçilere karşı bir af gösterisinde bulunmayı tasarlıyordu. Artık kendi emrindeki görevliler de çekilip gitmeye başladığı için, İngilizler’den koruyucularını artırmasını istemişti. Hâlâ bir şey oluverecek de tahtını kurtaracakmış gibi bir umuda yapışmış duruyordu.
İtilaf Devletleri, tam bu kritik anda yine uygunsuz bir iş yaptılar ve böylece Mustafa Kemal’e, harekete geçmek için beklediği fırsatı vermiş oldular. İkilik yaratmak umuduyla, daha önceki konferanslarda olduğu gibi yine Lozan Konferansı’na, hem Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni, hem de Babıâli Hükümeti’ni bir arada çağırdılar.
Mebuslar bunun üzerine fena halde öfkelendiler. İstanbul’un Lozan’a temsilci göndermesi vatana ihanet sayılırdı. Hariciye vekili olarak ilk kez söz alan İsmet Paşa, bu çifte çağrının Mudanya Antlaşması’na aykırı olduğunu ileri sürdü.
Saltanatın kaldırılması için psikolojik an gelmiş bulunuyordu. Gazi, hemen bir orta çözüm yolu seçti. Padişahlıkla halifelik birbirinden ayrılacaktı. Cismani iktidarı temsil eden birincisi kaldırılacak; ruhani iktidarı temsil eden ikincisi, bırakılacaktı. Halife’nin görevi yalnızca dini çerçevede olacak, hiçbir şekilde siyasetle uğraşmayacak ve bir şehzadeye devredilecekti. Böylece Gazi “Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığını, yeni bir Türkiye Devleti’nin doğduğunu, anayasaya göre, egemenliğin millete ait bulunduğunu bildiren bir önerge hazırladı.”
Bu çözüm yolunun hem padişahı uzaklaştırmaya, hem de Meclis’teki dinci unsurları yatıştırmaya yeteceği umuluyordu. Ancak ciddi itirazlar geldi. Bağırıp çağırmalar aldı başını yürüdü. Tartışmaların sonu gelecek gibi değildi. Mustafa Kemal, Milli Egemenlik için verilmiş bunca mücadeleden sonra hala bir çeşit monarşi isteyenlerin olmasına fena içerledi. Önündeki sıranın üstüne çıktı. Yüksek sesle şunları söyledi:
“Türk milleti bu saldırganların hadlerini bildirerek, egemenlik ve sultanlığını başkaldırarak kendi eline, bilfiil almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan; millete sultanlığını, egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Mesele, zaten olup bitmiş bir gerçeği açığa vurmaktan ibarettir. Bu, behemehal olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, düşünceme göre, çok iyi olur. Aksi takdirde, gerçek yine usulü dairesinde, belirtilecektir. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”
Herkes donakalmıştı. Ankara milletvekillerinden Hoca Mustafa Efendi sessizliği bozdu:
“Affedersiniz efendim, biz konuyu başka bakımdan ele alıyorduk; açıklamalarınızla aydınlandık,” dedi.
Ardından hızla kanun tasarısı hazırlandı. Böylece Osmanlı saltanatı 1 Kasım 1922’de kaldırılmış oldu. Osmanlı İmparatorluğu resmen sona ermişti.
8.4-Vahdettin’in Kaçışı
Bu olayların ardından Vahdettin İngiliz General, Harington’a giderek kendisini tehlikede gördüğünü ve İngilizlerden onu hemen alıp götürmelerini istedi. Harington buna göre bir plan kurdu.
Padişah, aldığı talimata uyarak, maiyetindekilere, o geceyi Merasim Köşkü’nde geçirmek istediğini söyledi. Bu köşk, bahçenin uzak bir ucunda, İngiliz barakalarının bulunduğu alana giren Malta Kapısı’nın yanı başındaydı. Bu istek, hiçbir kuşku uyandırmamıştı. Oğlu ve kendisiyle birlikte gidecek olanlar gelip köşkte padişaha katıldılar: Başmabeyincisi, mızıkacıbaşısı, doktoru, iki sadık kâtibi, bir uşak, bir berber, iki de haremağası; hepsi dokuz kişiydi. Vahdettin bütün gece, tabancalarla mücevherlerinin, kıymetli taşlarının ve daha başka değerli eşyalarının sandıklara yerleştirilmesini, başlarında durarak, bekledi. Eşyalar arasında, Sultan Selim’e ait som altından küçük bir masa da vardı.
Küçük grup sabahın altısında köşkten çıktı. Arabayla deniz motoruna oradan da İngiliz Malaya zırhlısına götürüldüler. Vahdettin Harington’a geride kalan beş karısını emanet etti ve arkadan gönderilmelerini istedi. Savaş gemisinin merdivenlerini tırmanmaya başladı. Malta’ya götürüldü.
Refet Paşa bundan sonra, aldığı talimat üzerine, sultanın amcazadesi Veliaht Abdülmecit Efendi’yi ziyaret ederek, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin koşullarına uygun olarak halifeliği kabul etmesini diledi. Abdülmecit elli dört yaşında, sağlıklı ve aydın bir adamdı. Liberal düşüncelerinden dolayı Abdülhamid tarafından politikadan uzak tutulduğu için, boş vakitlerinde kendini sanata vermiş, sarayın bahçelerini düzenleyip güzelleştirmiş, musikide ve resimde usta olmuştu. Çağdaş düşünceli bir adamdı. Milliyetçilere karşı da sempati göstermişti. Şimdi, kendisini, Meclis’in kararlarına uymakla yükümlü tutan bir belgeyi imzalayarak halife oluyordu.
8.5-I.Büyük Millet Meclisinin Kapanışı
Mustafa Kemal bir yandan düşmanın amansız isteklerine kafa yorarken bir yandan da Meclis’teki saltanatın kaldırılışını kabul edemeyen gerici kafalarla uğraşıyordu. Artık ilk meclisi dağıtmanın zamanı gelmişti. Savaşı yönetmek için seçilmiş olan Birinci Büyük Millet Meclisi, görevini yerine getirmiş, gününü doldurmuştu. Barışı korumak ve Mustafa Kemal’in gerçekleştirmeyi tasarladığı reformları hızla yasallaştırmak için yeni bir meclis gerekiyordu: Eskisinden daha olgun, daha ağırbaşlı, sorumluluğunu daha iyi kavramış ve daha kolay yönetilebilir bir kuruluş.
Birinci Büyük Millet Meclisi 15 Nisan 1923’te son kez toplandı. Ardından Mustafa Kemal, basına, yeni bir parti kurmak niyetinde olduğunu açıkladı. Halk Partisi adındaki bu kuruluş, Meclis’teki grubunun yerine geçecekti. Gazi, parti programını kaleme almak için ülkenin ileri gelen aydınlarını çağırdı. Bundan sonra halkla daha yakından ilişki kuracaktı. Hem kendi görüşlerini halka anlatacak hem de onların görüşlerini öğrenecekti. Bu düşünceyle Batı Anadolu’da, özellikle son savaş bölgelerinde bir ay sürecek bir geziye çıktı.
Bu bir ay içerisinde halka 34 büyük söylev verdi. O güne kadar hiçbir Türk devlet başkanının, başkentinden çıkıp da halkla yüz yüze konuştuğu görülmüş değildi. Millet, egemenliğini gerçekten elinde tuttuğuna inanmaya başlamıştı.
Mustafa Kemal’in şimdi giriştiği iş, askeri alanda kazanmış olduğu zaferlerden de, Lozan’da gütmekte olduğu diplomatik savaştan da daha zordu. Çünkü tutucu ve inatçı bir halkın bütün alışkanlıklarını, düşüncelerini değiştirecek köklü bir devrimin temelini atacaktı. Karşısına dikilecek başlıca engel, aşırı dindar çevrelerden geldi. Bu yurt gezileri sırasında yaptığı konuşmalarda en çok gericiliğin ve yobazlığın etkilerine karşı koymaya çalıştı.
8.6-Gazi’nin Latife Hanım’la Evlenmesi
Bu arada Ankara’ya döndüğünden beri Latife’yle mektuplaşıyordu. Gazi, Latife’nin gösterdiği ilgiyi karşılıksız bırakmamıştı. Fikriye’yi de kendine göre sevmiş ve arkadaşlığından hoşlanmıştı ama onu hiçbir zaman nikâhla almayı düşünmemişti. Fakat artık, Batılı bir devlet başkanı olarak Latife uygun bir eş adayıydı. Onunla evlenirse Türk toplumuna örnek olabilirdi.
Böylece artık işleri biraz yoluna koymuş olan Mustafa Kemal, İzmir’e giderek Latife’ye evlenme teklif etti. İlana, törene filan gerek yoktu. Latife Hanım’ı yanına alarak bir kadıya gitti ve hemen nikâhlarını kıymasını istedi. Evlenme töreni, Latife Hanım’ın babasının evinde, Batı göreneklerine uygun olarak yapıldı. O zamanlarda nikâhta kadın bulunmazdı. Gelin yerine vekili olurdu. Hepsini yıktılar. Yan yana bir masaya oturarak ant içtiler.
Latife Hanım, Ankara’ya yerleştikten biraz sonra, Gazi, onunla birlikte Güney Anadolu’nun belli başlı şehirlerinde bir “balayı gezisi”ne çıktı. Latife Hanım’ın ne kadar kültürlü olduğunu etrafa göstermekten hoşlanıyordu. Gerçi halk Latife’nin Byron’dan ya da Victor Hugo’dan okuduğu şiirlerden bir şey anlamıyordu ama yine de Gazi, peçesiz ve pantolon giyen eşini, gerçekleştirmek istediği toplumsal devrimlerin canlı bir sembolü gibi tanıtıyordu. Türk kadını, bundan böyle kendisine takılmış bütün prangalarından kurtulmalı, erkeğin yanında onun da kendine özgü bir yeri olmalıydı.
Mustafa Kemal her gittiği yerde, gezisinin demokratik karakterini ortaya koymaya çalışıyordu. Doğulu görevlilerin pek hoşlandıkları o karşılıklı hediyeler alıp verilen, şatafatlı nutuklar çekilen resmi törenler geçmişte kalmıştı artık. Gazi, halkla kaynaşmak, kendisinin halktan ayrı olmadığını göstermek istiyordu. Mersin’deki bir akşam yemeğinde Latife Hanım’la kendisine hazırlanan yaldızlı tahtlara oturmayı reddederek normal iki sandalye getirtti ve halkın arasında yer aldı.
8.7-Lozan Antlaşması’nın İmzalanması
Bu arada Türkiye’nin bağımsızlığı ve egemenliği yolunda 20 Kasım 1922’de Lozan görüşmeleri başlamıştı. Uzun görüşmelerin ilk etabı ihtilaflı meseleler nedeniyle ertelenmişti. İtilaf Devletleri Türkleri yenilmiş bir millet sayıyor, Türklerse kendilerini muzaffer olarak görüyorlardı. 23 Nisan 1923’te Lozan’da tekrar başlayan müzakereler 24 Temmuz 1923 günü nihayet sonuçlandı. Antlaşma imzalandı. Mustafa Kemal, baş temsilci İsmet Paşa’yı telgrafla kutladı:
“Ülkeye birçok yararlı hizmetlerden ibaret olan ömrünüzü bu kez de tarihi bir başarıyla taçlandırdınız.” dedi.
Gerçekten de Türkiye, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, yenik düşmüş Orta Avrupa devletleri arasında galip devletlere kendi koşullarını kabul ettiren tek ülkeydi. Bu başarıda, herhangi bir genişleme hevesinden kendini alıkoyabildiği için, en büyük pay Mustafa Kemal’indi. İkinci en büyük pay da bu sınırlı amaçlara varmak yolunda gösterdiği sabır ve inattan dolayı, İsmet Paşa’nındı. İkisi de İtilaf Devletleri arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanmayı iyi bilmişlerdi. Sabırlı davranarak, Musul ve Boğazlar gibi, uluslararası çapraşık sorunlara yol açan ve hemen çözümlenmesi mümkün olmayan sorunları ilerideki görüşmelere bırakma akıllılığını göstermişlerdi.
8.8-Ankara’nın Başkent Oluşu
Bundan sonra Gazi, İstanbul yerine Ankara’nın devlet merkezi olmasına karar verdi. Evet, çok ilkel bir yerdi. Fakat düşman akınlarına karşı güvenli bir stratejik ve coğrafi konumu vardı. Ayrıca, Milli Mücadele’nin sembolü olarak, mistik bir değer kazanmıştı.
Mebusların çoğu Anadolulu oldukları için, Mustafa Kemal, tasarıyı Meclis’ten geçirmekte güçlük çekmedi. İstanbul, hilafet merkezi olarak kalıyor; Ankara, Meclis’in merkezi, dolayısıyla başkent oluyordu.
9-Demokratik ve Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin Doğuşu ve Yükselişi
9.1-Mevcut Durumun Tespiti
Türk milleti 10 yıldan uzun bir süredir neredeyse durmaksızın savaşmıştı. Osmanlı döneminde zaten ihmal edilmiş Anadolu, şimdi hepten harap haldeydi.
Nüfus 13 milyondu, 11 milyonu köyde yaşıyordu. 40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu. Traktör sayısı sıfırdı. Ayçiçeği, şeker üretimi yoktu. Ekmeklik un ithaldi. Pirinç ithaldi. Bütün memlekette sadece beş bin hektar alan sulanabiliyordu. Hastalıktan geçilmiyordu. Hayvanlar kırılıyor, insanlar kırılıyordu. Bir milyon kişi frengiydi, iki milyon kişi sıtmaydı, üç milyon kişi trahomluydu. Verem, tifüs, tifo salgını vardı. Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu. Doğumda her beş anneden biri ölüyordu.
Ortalama ömür 40’tı. Memlekette sadece 337 doktor vardı. Yanmış bina sayısı 115 bin, hasarlı bina sayısı 12 bindi. Komple kül edilmiş köy sayısı binin üzerindeydi. Ülkeyi yeniden inşa etmek gerekiyordu fakat kiremit bile yoktu. Limanlar, madenler yabancılara aitti. Demiryollarının bir metresi bile bizim değildi. Toplam sermayenin sadece yüzde 15’i Türk’tü. Osmanlı’dan ayakta kala kala dört fabrika kalmıştı: Hereke ipek, Feshane yün, Bakırköy bez, Beykoz deri. Bu kadar.
“Sanayi” denilen işletmelerin yüzde 96’sında motor yoktu. 10’dan fazla işçi çalıştıran sadece 280 işyeri vardı. Bunların da 250’si yabancılarındı. Kişi başına milli gelir 45 dolardı. Elektrik sadece İstanbul, İzmir ve Tarsus’ta vardı, o da sınırlıydı. Dört mevsim kullanılabilen karayolu yoktu. Otomobil sayısı sadece 1490’dı. Sadece dört şehirde özel otomobil vardı.
Kadın insandan sayılmazdı. Halkın büyük çoğunluğu okuma yazma bilmiyordu. Tiyatro, müzik, resim, heykel, spor yoktu. Arkeolojik eserler yurtdışına kaçırılmıştı. Kimisi hicri takvim kullanıyordu, kimisi rumi takvim kullanıyordu. Kimisinin Şubat’ı kimisinin Aralık’ına denk geliyordu. Ölçü birimlerimiz ortaçağda kalmıştı.
Mustafa Kemal’in yapacak çok işi vardı. İsmet Bey’e durumu özetleyen şöyle bir mektup yazdı:
“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu. Özgür bir toplum oluşturmak zorundayız. Çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız. Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.”
9.2-Cumhuriyetin İlanı
Ankara’da, Lozan’dan sonra, “Savaş bitti,” diyorlardı. Oysa, savaş bitmiş değildi. Mustafa Kemal, amaçlarından birincisini elde etmişti. Türkiye’yi kurtarmış, düşmanlarla sarılı, dağınık, parçalanmış bir imparatorluktan yoğun, katıksız bir devlet çıkarmıştı.
Ama ikinci savaş şimdi başlıyordu. Demokrasi ve çağdaşlaşma savaşı. Eğitim savaşı. Bu seferki savaş maddi değil, manevi silahlarla yapılacaktı. Fakat usul ve taktik bakımından ötekinden farklı değildi. Önceki gibi, adım adım gerçekleştirilecekti.
Mustafa Kemal, Türk toplumunu kökünden değiştirmek istiyordu. Amacı şeriata dayanan ortaçağ yapısı bir toplum sistemini süpürüp atarak, yerine Batı uygarlığına dayanan yeni, çağdaş bir düzen getirmekti. Kararını yerine getirmek için güçlü bir durumdaydı. Kazandığı zafer ve şerefli bir barış, itibarını yükseltmişti. Reformlara girişmek işi artık yalnızca bir taktik ve zaman sorunuydu.
İlk kararı şuydu: Türkiye bir cumhuriyet olmalıdır.
Gazi önce gazetelere demeçler vererek niyetini bütün dünyaya açıkladı. Bu demeç, Ankara’da yıldırım etkisi yaptı. Cumhuriyet kavramı geleneksel Müslüman devlet anlayışıyla taban tabana zıttı. Ancak ikinci meclis, birincisine göre daha aklı başında bir kuruluştu. Ciddi tartışmaların tadını kaçıran o yobazlar bu mecliste yoktu artık; yerlerini daha olgun kafalı, Batı düşüncelerini daha iyi kavramış, yazar, gazeteci ve meslek adamlarından kurulu gruplar almıştı. Yine de bazıları Cumhuriyet ilan edilecekse, halifenin cumhurbaşkanı olması gerektiğini ileri sürüyorlardı.
Anlaşılan bu işi bekletmeden hızlı bir şekilde yapmak gerekecekti. İsmet Paşa ile Mustafa Kemal baş başa vererek, Cumhuriyet tasarısını hazırladılar. Anayasa’ya, “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli cumhuriyettir,” cümlesi eklenecekti. Cumhurbaşkanı, devlet başkanı olacak ve Meclis’çe seçilecekti. Başbakanı o seçecek, öteki bakanları da başbakan atayacaktı.
29 Ekim 1923’te Mustafa Kemal, oylamaya katılan 158 milletvekilinin oybirliğiyle cumhurbaşkanlığına seçildi. Ancak, 100 kişi de çekimser kalmıştı. Toplantı, Cumhuriyet’in gelecekteki mutluluğu için edilen dualarla son buldu. “Yaşasın Cumhuriyet” nidaları eşliğinde Cumhuriyet’in ilanı, bütün yurtta 101 pare top atışıyla kutlandı.
Cumhuriyetin ilanından sonra ihtilalin öncülerinden dördü Mustafa Kemal’e karşı cephe aldılar. Bu işte onların fikrine danışılmamıştı. Ayrıca onlara göre Mustafa Kemal bütün gücü eline toplamıştı. Bu sakıncalı bir durumdu.
9.3-Hilafetin Kaldırılması
Mustafa Kemal, birkaç ay sonra daha köklü ikinci bir işe girişti. Bu da, şeriat ilkelerine dayanan bir yönetimin kökünden kazınmasından ve din ile devletin birbirinden büsbütün ayrılmasından başka bir şey değildi.
Mustafa Kemal’e göre bir Türk en temelde sadece Türk olmalıydı. İsteyen istediği dine inanabilirdi. Kimse bir dinin kurallarına göre yargılanmamalıydı. O, “Milletin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançer” olan yobazlığa bütün gücüyle karşıydı. Çağdaş bir görünüşün Müslümanlığa aykırı olduğunu ileri sürenleri azarlıyordu. Camilerde cuma günü verilen vaazların bilim kurallarına uygun olması gerektiğini söylüyordu. Vaizler uygarlık dünyasının siyasi ve sosyal koşullarını yakından izlemek zorundaydılar. Ayrıca bundan sonra vaazlar, halkın anlayabilmesi için Türkçe olarak verilecekti.
Ancak ülkenin bazı ileri gelenleri Mustafa Kemal’le aynı fikirde değildiler. Türk hükümetinin ancak halifeliği devlet nezdinde sağlam bir temele oturtarak güç ve itibar kazanabileceğini söylediler. Halifelik Türkiye’yi şeriat kurallarına bağlamalıydı. Bir Türk ne olursa olsun Müslüman kimliğini de taşımalıydı.
Mustafa Kemal, önerisini ileri sürmek için uygun bir vesile olarak, Büyük Millet Meclisi’nin dördüncü yıldönümünü seçti ve dedi ki:
“Artık, İslam dinini, yüzyıllardan beri âdet olduğu gibi, bir politika aracı durumundan kurtarmak zamanı gelmiştir.”
Yine de ikna olmayanlar oldu. Halifeliği kurtarmak için son bir teşebbüs yapıldı. Mustafa Kemal’in halife olmasını isteyenler oldu. Ancak Gazi bu öneriyi dikkate bile almadı.
Böylece 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan kanunla halifelik makamı kaldırıldı. Halife yerinden indirildi. Hanedan üyelerinin Türkiye Devleti sınırları içinde oturmaları yasaklandı. Şeriye ve Evkaf vekâletleri ile Şeyhülislamlık Kurumu kaldırıldı. Evkaf gelirleri devlete mal edildi ve din okulları laik eğitime bağlandı. Bir ay sonra çıkarılan bir kararname ile hâlâ evlenme, boşanma, veraset gibi özel davalara bakan Şeri Mahkemeler kapatıldı ve bütün bu işleri düzenlemek üzere İsviçre Medeni Kanunu’na dayanan yeni bir kanun hazırlandı.
Gazi, birkaç adımda bir tarih dönemini ortadan kaldırmıştı. Laik Türk devrimcileri zaten yüz yıldan beri dini tutuculuğa karşı ağır ağır savaşmaktaydılar. Mustafa Kemal, bu savaşı birden hızlandırıp mantıklı bir sonuca eriştiren ilk yönetici oldu. Ancak hiçbir şekilde insanların din ve vicdan özgürlüğüne karışmaya kalkmadı. Mustafa Kemal din için, hangi din olursa olsun “İnsanın temiz vicdan sahnesinde yaşanmalıdır, devlet işlerine karıştırılmamalıdır.” diyordu.
Mustafa Kemal modern hukuka dayanan laik bir Türkiye kurmuştu fakat bağnazlık zaman zaman patlak vererek, ilerideki devrim yıllarında, Mustafa Kemal’i, yeniden baş gösteren önemli sorunlarla uğraşmak zorunda bırakacaktı.
Daha hiçbir şey bitmiş değildi.
9.4-Yeni Türkiye’nin Başkentinde Evlilik Hayatı
Cumhuriyet’in başkenti Ankara, ağır ağır gelişiyordu. Burada masa başında geçen akşamların şimdiki yeniliği, Latife Hanım’ın varlığıydı. Gölgede kalacak bir kadın olmayan Latife Hanım, kişiliğini herkese duyuruyordu. Mustafa Kemal’le aralarında, Batı’da olduğu gibi, eşit koşullarda bir karıkocalık bağı vardı. Yalnız Latife ara sıra ölçüyü kaçırıyor, değil Çankaya’yı kendi evi gibi yönetmek, Mustafa Kemal’i de çekip çevirmek gibi tehlikeli işlere kalkışıyordu. Arkadaşlarının önünde onu azarlıyor, hatta yabancı ziyaretçileri kabul edip, Gazi’nin adına demeç vermeye bile kalkıyordu. İşte bütün bu durumlar Gazi’yle Latife arasında zaman zaman ciddi çatışmalara sebep oluyordu. Bu iki güçlü iradenin, iki sinirli mizacın birbirleriyle çatışacağı belli bir şeydi.
9.5-Fikriye’nin Sonu
Bu arada Fikriye, imkansız aşkı Mustafa Kemal’in evlendiğini Paris’teyken duymuş; sevgilisinin özlemini çekerken bir de kıskançlıktan kıvranmaya başlamış ve Türkiye’ye dönmüştü. Haber vermeden Çankaya’ya geldi. Gazi’nin daha uykuda olduğunu bildirdiler. Bekleyeceğini söyleyerek helaya girdi.
Orada o kadar uzun kaldı ki, kendisini içeri almış olan iki yaver kuşkulanmaya başladılar. Zaten gelirken deli gibi bir halde olduğunu görmüşlerdi. İçlerinden biri helanın kapısını vurdu, cevap alamayınca kırıp açtı. Fikriye’yi çantasına bir tabanca yerleştirirken gördü. Hiçbir şey fark etmemiş gibi davrandı, fakat ne olur ne olmaz diye kendisine Gazi’nin şimdi onu kabul edemeyeceğini ve gitmesini söyledi. Kapıya kadar götürerek arabasına bindirdi.
Fikriye, arabayla akrabalarından birinin yakınlardaki evine gitti. Ama evde kimseyi bulamadı. Bunun üzerine çantasındaki tabancayı çıkardı ve orada, arabanın içinde kendini vurdu. Düştüğü umutsuzluk içinde belki Mustafa Kemal’i, belki Latife Hanım’ı, belki de ikisini birden öldürmeye gelmişti. Ya da, aşkına karşılık bulamadığı için Gazi’nin gözü önünde kendini vuracaktı. Bunun cevabı hiçbir zaman bulunamadı.
Fikriye’nin ölümü Mustafa Kemal’i çok sarstı. Bir süre yüzü asıldı, konuşmaz oldu. Fikriye onu aşkla seven belki de tek kadındı. Latife cumhurbaşkanını, Fikriye Mustafa Kemal’i sevmişti.
9.6-Şeyh Sait İsyanı
1925 Şubatı’nda genç Türkiye Cumhuriyeti yeni bir sorunla karşı karşıya kaldı. Doğu Anadolu’da yeni bir isyan patlak vermişti. Savaştan sonra, Barış Konferansı’nda İtilaf Devletleri’nin bağımsız bir Kürdistan kurmak istemeleri, Kürtlerin özgürlük heveslerini iyice kamçılamıştı. Buna bir de din elden gidiyor algısını ekleyen Şeyh Sait, halkı ayaklanmaya çağırdı.
Elazığ-Eğil’in Piran köyünde başlayan ve doğu illerine yayılan isyanın elebaşısı bir aşiret reisiydi. O bölgedeki dervişlerin de başı olan Şeyh Sait, okuma yazma bilmeyen bir toprak ağasıydı. Dini itibarına ve otoritesine sığınarak aşiretindekilerin sırtından geçinirdi. Etkisini komşu dağlarda yaşayan zengin ailelere de yaymıştı. Ancak şimdi Ankara’nın yeni “Türkleşmiş” hükümeti, bu derebeylik gücünü tehdit edeceğe benziyordu.
Şeyh Sait, aşiretini, hilafetin kaldırılmasına ve Kemalist hükümetin “kâfirce” siyasetine karşı ayaklanmaya çağırdı. 13 Şubat 1925’te, birkaç haftalık sürekli bir propagandadan sonra isyan ilan etti. Yeşil Müslüman sancağı altındaki kuvvetleri, şeriatı geri getirmek amacıyla bölgeye yayılarak hükümet binalarını ele geçirdiler, jandarmaları tutukladılar, önemli Elazığ ve Diyarbakır şehirlerine yürüdüler.
Meclis başta olayı önemsemedi. Ancak bu ayaklanma, bir karşıdevrim girişimi olabilir, doğu illerinden Türkiye’nin başka yerlerine sıçrayarak rejimi devirmeyi amaç edinen bir eylem halini alabilirdi.
Bunun üzerine mecliste yeni bir yasa kabul edildi. Buna göre, dini, ülkenin iç düzenini yıkmak için araç olarak kullananlar, vatana ihanetle suçlandırılacaktı. Bu yüzden olağanüstü hal ilan edildi.
Bu arada Şeyh Sait’le adamları, dağlık doğu bölgelerinde bankaları, evleri, dükkânları basıp soyarak ilerliyorlardı. Her yere halifelik olmadan Müslümanlık da olmayacağını anlatan bildiriler dağıtıyorlardı. Okullarda dinsizlik öğreten, kadınları peçesiz gezdiren hükümetin başı ezilmeliydi. Böylece başka aşiretleri de yanlarına katarak, zayıf milis kuvvetlerini geri püskürttüler. Köyleri bir bir zapt ettiler. Elazığ’ı aldıktan sonra Diyarbakır’ı kuşattılar.
Ordu, hazırlıklarını tamamladığı sırada, İsmet Paşa da, Meclis’e “Takriri Sükûn Kanunu” adıyla bir yasa getirdi. Artık hükümet “isyanı ve gericiliği” teşvik eder nitelikte herhangi bir kuruluşu, girişimi ya da yayını yasaklayabilecek ve kapatabilecekti. Yasayı yürütmeye İstiklal Mahkemeleri yetkiliydi. Bunların çoğu isyan bölgesinde kurulacak, “Harp Divanı” gibi iş görerek; verecekleri ölüm cezalarını, Meclis’in onayına sunmaksızın, derhal yerine getirmek yetkisine sahip olacaklardı.
1925 Martı sonunda gerekli askeri harekât tamamlanmış ve bütün isyan bölgesi iyice çember içine alınmıştı. En sonunda, nisan ortalarında, Şeyh Sait yanında birkaç elebaşı ve küçük bir kuvvetle, kuşatıldı. Yenilgiyi kabul ederek teslim oldu. Üzerinde suçlayıcı belgeler ve büyük miktarda altın bulundu. İsyanı ancak iki ay sürmüştü.
Şeyh Sait’le suç ortakları, bir ay sonra, İstiklal Mahkemesi önüne çıkarıldılar. Din elden gittiği için isyana kalktıklarını söylediler. Suçlarını kabul etmediler. Ama bu onları, vatan haini olarak ölüm cezasına çarptırılmaktan kurtaramadı. Şeyh Sait’le, içlerinde dokuz da şeyh bulunan kırk kişi, Diyarbakır Ulucamii önünde asıldılar.
Ayaklanma böylece sona erdi. Yeni Türkiye’nin her tarafında halkın isyana karşı tepkisi sert olmuştu. Bu gericilik gösterisini şiddetle protesto ettiler. O kadar güçlükle elde edilmiş olan barışı bozmaya yönelen bu girişime kızmışlar, dinin siyasete alet edilmesine içerlemişlerdi.
9.7-Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması
Kürt isyanı, Mustafa Kemal’in dinle ilgili diğer reformları uygulamasını kolaylaştırdı. Tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Şeyhlik, dervişlik, müritlik gibi unvanlar kaldırıldı. Kastamonu’da verdiği bir söylevde düşüncelerini tekrar dile getirdi:
“Ölülerden yardım dilemek, uygar bir toplum için lekedir. Bugün bilim, teknik ve bütün yaygınlığıyla aydınlatıcı uygarlık karşısında filan ya da falan şeyhin öğütleri ile maddi ve manevi mutluluk arayacak kadar ilkel insanların uygar Türk toplumunda bulunabileceğini asla kabul etmiyorum.
Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar ülkesi olamaz. En doğru ve gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır.”
Bu hüküm birkaç kararname ile kesinleşti. Bundan sonra Türkiye, kağıt üstünde bile olsa yalnız şeyhlerden, dervişlerden değil; falcılardan, büyücülerden, üfürükçülerden, muskacılardan ve bütün bunların hizmetlerinden, ücretlerinden, kıyafetlerinden kurtulmuş olacaktı. Medreselerle tekkelerin gelirleri çağdaş bir eğitim programının uygulanmasına harcanacaktı.
9.8-Şapka Devrimi
Bu devrimi başka bir devrim takip etti. Şapka devrimi.
Mustafa Kemal Kastamonu’da bir deneye girişti. Köylüler, Gazi’nin sokaklarda geçeceği yerlere halılar sermişlerdi. İçlerinden birçoğu kendisini ilk defa görüyordu. Cumhurbaşkanı, resmi görevlilerle halkı selamlayarak ağır ağır caddede yürürken, çıt bile çıkmıyordu. Gazi yeni tıraş olmuş, sırtına Avrupa stili bir takım elbise giymişti. Başında panama şapka vardı. Birkaç resmi görevli çılgınca alkışladılar, yanlarındakileri de alkışlamaları için dürttüler. Ama halk öylesine şaşırmıştı ki, ancak tek tük birkaç alkış sesi duyulabildi. Bunun nedeni, Gazi’nin değişik kılığıydı. Oysa onu fesli, pala bıyıklı, elinde iki metrelik kılıçla hayal edenler vardı. Bu kılıkla bir kuşak önce gelmiş olsaydı, halk onu kovalar ya da parçalardı. Ama şimdi herkes, sessiz bir merakla cumhurbaşkanını selamlıyordu.
Bu andan sonra, toplumun üst tabakalarında moda çabucak değişti. Şimdi bunun yasa yolla bütün millete yayılması gerekiyordu. 1925 Kasım’ı sonlarına doğru, halkoyunun olgun hale geldiği görülünce, Meclis’ten bir yasa çıkarılarak bütün erkeklerin şapka giymesi istendi.
Gazi’ye artık kadınların özgürlüğünü ilgilendiren konuları gerçekleştirmek işi kalmıştı. Kadınlar da istedikleri gibi giyinebilmeli, aileleri zorlamadan kocalarını seçmekte serbest olmalıydılar. Ama Mustafa Kemal burada ihtiyatlı davranmak zorundaydı. Bunun şapka devrimine benzemeyeceği açıktı.
9.9-Kadınların Özgürlüğüne Kavuşması
Kadının Türkiye’deki durumu Osmanlı’nın yıkılışına kadar hala 1300 yıl önceki Arap yaşayışıyla aynıydı. Kadınlar her şeyden uzak yaşıyorlardı. Kadın erkeğe göre alt sınıftı. Zayıf içgüdüsü nedeniyle erkek tarafından korunması gerekirdi. Kadının davranışlarına göz kulak olmak hem kişisel, hem de toplumsal bir görev olmuştu. Yalnız kocası, kardeşi ve babası değil, bütün sokak, bütün mahalle, kadını gözaltında tutmakla, kollarının bacaklarının iyice örtülü olmasına dikkat etmekle görevliydi.
Kadının eşit eğitim hakkı yoktu, meslek edinme hakkı yoktu, boşanma, velayet hakkı yoktu. Kendisine miras kalan mallar üzerinde bile tasarruf hakkı yoktu. Seçme, seçilme hakkı yoktu. Doğum izni yoktu. Çalışma hayatında eşit hakkı yoktu. Eşit işe eşit ücret hakkı yoktu. Kürtaj, gebeliği önleme hakkı yoktu. Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu.
İstanbul’da bir kadın, kocası bile olsa, sokakta ya da arabada bir erkekle yan yana gezemezdi. Bir arada çıksalar bile, koca, karısını hesaba katmadan önden giderdi. Kadın, hiçbir zaman kocasıyla birlikte bir toplantıda bulunamazdı. Zaten, Müslümanlar arasında kadınlı erkekli bir toplum hayatı kesinlikle yoktu. Tramvaylarda, vapurlarda kadınlarla erkekler bir perdeyle ayrılırdı. Tiyatrolarda kadın rolleri ya erkekler tarafından ya da Hıristiyan kadınlar tarafından oynanırdı.
Yalnız Anadolu’nun bazı kesimlerinde köylü kadınları daha serbesttiler; yabancılar önünde olmamak koşuluyla, yüzlerini bile açarlardı. Çünkü kadınlar ekonomik nedenlerden dolayı, tarlada çalışmak ve evin dışında ailenin yaşaması için gerekli başka işleri de yapmak zorundaydılar.
Jön Türkler, kadınların eğitiminde ileriye doğru birkaç adım atmışlar onların mesleğe atılmalarına yol hazırlamışlardı. Dünya Savaşı’nın sonuna doğru Aile Kanunu çıkarılmıştı. Bu kanun, kadınlara; erkeğin tek eşi olabilme seçeneğini sunuyordu. Gazi, şeriye mahkemelerini kaldırıp İsviçre Medeni Kanunu’nu alarak, bu kanunun ilkelerini geliştirdi. Ayrıca miras hukukunda cinsiyet ayrımına son verildi. Ama, daha aşılacak yol vardı.
Mustafa Kemal yeni bir görüşün tohumlarını ekmek için bile bile gerici alanları seçiyordu. Ankara’da bir öğretmenler kongresine hem kadınlar hem de erkekler katılmış; ama kadınlar, erkeklerle aralarında birçok sıra bulunacak şekilde ayrı bir yere oturtulmuşlardı. Bu toplantıyı haber alan hocalar, telaşla, protesto için Gazi’ye gittiler. Bu ne terbiyesizlikti? Kadınlı erkekli toplantı yapılıyordu.
Gazi, öğretmenler derneğinin başkanını çağırtarak yüksek sesle azarladı: “Ne yapmışsınız bu öğretmenler toplantısında? Utanmıyor musunuz? Ayıp!” dedi.
Hocalar, sevinçten yerlerinde duramıyorlardı.
Gazi, devam etti: “Toplantıya kadın öğretmenleri de çağırmışsınız. Peki, onları ne diye erkeklerden ayrı oturttunuz? Kendinize mi güveniniz yok, yoksa bu hanımların namusundan mı şüphe ediyorsunuz? Bir daha kadınların ayrı tutulduğunu duymayayım,” dedi.
Hocalar şok olmuştu. Dilleri tutuldu. Kadınların toplantıdan çıkartılmasını beklerken daha da iç içe sokulmuşlardı.
Bundan sonra Gazi, demeçlerinde sık sık kadın sorununa değinmeye başladı. Kadınlar, erkekler kadar, hatta onlardan daha iyi bir eğitim görmeliydiler. Çünkü çocukları yetiştiren onlardı. Her toplum ancak iki cinsin bir arada olmasıyla ilerleyebilirdi. Bir ülkenin yarı nüfusunu evlere kapatarak milyonlarca akıl gücünden mahrum kalınıyordu.
Gazi Mustafa Kemal şöyle konuştu:
“Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirle bağlı kaldıkça öbür yarısı göklere yükselebilsin? Şüphe yok; ilerici adımlar, dediğim gibi iki cins tarafından, birlikte, arkadaşça atılmalı, yenilik ve ilerleme düzeyinde aşamalar birlikte geçilmelidir. Böyle olursa, devrim başarıya ulaşır.
Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere ya arkasını çevirir ya da yere oturarak yumulur. Bu davranışın anlamı nedir, ne demektir?
Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı, bu garip biçime, sıkıntılı duruma girer mi? Bu hal, milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekmektedir.”
Bundan sonraki on yıllık süre içinde bu düzeltmeler yavaş yavaş yapıldı. İlk örneği şehirli kadınlar verdi, fakat eski geleneklere bağlı köylere yayılması için daha yıllar geçecekti.
Büyük şehirlerde balolar, danslar düzenleniyordu. Başlangıçta insanlar, çekingen duruyorlar; kadınlar bir köşede, erkekler öbür köşede oturuyor, hiç kimse karısını arkadaşına tanıştırmak istemiyordu. Türk Ocağı salonlarındaki böyle bir toplantı sırasında Gazi, bir çocuk balosundaymış gibi erkeklere, “Haydi kalkın da bu hanımlarla konuşun, onlara bir şeyler ikram edin. Kompliman yapın. Oturanlar da kıskansınlar. O zaman onlar da birbiri ardından kalkacaklardır,” dedi. Gerçekten de öyle oldu.
1929’da ilk defa güzellik yarışması düzenlendi. 1932’de Keriman Halis Türkiye güzeli seçilmekle kalmadı. Belçika’daki uluslararası finallere katıldı. 28 ülke temsilcisiyle yarıştı. Dünya Güzellik Kraliçesi oldu. Mustafa Kemal çok sevindi. Cumhuriyet’ten önce insan yerine bile konulmayan Türk kadını dünyanın en güzel kadınıydı.
Kadınlar çeşitli mesleklere ve sonunda politikaya atıldıkça, toplumdaki buzlar kendiliğinden çözülmeye başladı. 1930’da kadınlar, belediye seçimlerine katılma hakkını kazanmışlardı. 1934 sonunda genel seçimlerde oy kullanmalarına izin verildi ve 1935’te, Gazi’nin desteğiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne on yedi kadın mebus seçildi. Bu inanılmaz bir devrimdi.
9.10-Gazi’nin Latife’yle Boşanması
Bir gün Gazi’ye, niçin evlendiği sorulunca, “Bu reform için,” diye cevap vermişti. Kendi karısının yüzünü açtığını göstermeden, milletten karılarının yüzlerini açmasını isteyebilir miydi? Kendi karısıyla toplantılara katılmadan bunu başkalarından bekleyebilir miydi?
Elbette tek sebebi bu değildi. Latife’den hoşlanmıştı da ama iki karakterin o baskın yapısı evliliği zora soktu. Aralarında çıkan çatışmalar, gittikçe artmaya başladı.
Ayrıca Latife Hanım Gazi’yi kıskanmaya başladı. Arada bir kıskançlığı öyle bir hal alıyordu ki, Gazi’nin iltifat ettiği kadınları, erkek arkadaşlarını, onların Gazi üzerindeki etkilerini, daha ötesi köpeğini ve köpeğiyle ilgilenmesini bile kıskanıyordu. Başkalarının önünde Gazi’yi eleştiriyor, onun sosyal durumunu yüzüne vuruyor, kendi ailesinin kibarlığı ve zenginliğiyle övünüyordu.
Kavgalar gittikçe sıklaştı. En sonunda iş boşanmaya kadar geldi. Mustafa Kemal, Latife Hanım’la evliliğinin sona erdiğini söyleyerek bu konuda kabineye talimat verdi. Fakat ikisi de durumu çok ağırbaşlı karşıladılar. Latife Hanım, her şeyden elini eteğini çekerek yaşadı, herhangi bir istek ya da kınamada bulunmaktan kaçındı; Gazi’ye gelince, Latife Hanım’ın ailesiyle bir yerde karşılaştığı zaman, onlara hep saygıyla davrandı.
9.11-Ankara Baştan Yaratılması
Bu arada Ankara’da hukukçu yetiştirmek için yeni bir yüksekokul kurulmuştu. Gazi okulu şu sözlerle açtı:
“İnkılapçıların en büyük ve aynı zamanda en sinsi düşmanları, çürümüş kanunlarla bunların köhne destekçileridir. Amacımız baştan başa yeni kanunlar yaratmak ve böylece eski hukuk sistemini kökünden yıkmaktır.”
Gerçekten de, ülkesine ilk olarak bağımsız bir adalet mekanizması sağlamış olması, Mustafa Kemal’in en önemli başarılarından biri olacaktı. Ayrıca kendisi de liyakat aşığıydı. İşi ehline verir muhalifi bile olsa işini iyi bileni devlet işlerinde en üst makamlara getirirdi.
Artık, başkenti yeniden kurmak için ciddi çalışmalara girişilmişti. Planları hazırlamak için biri Alman biri Avusturyalı iki şehircilik uzmanı çağrıldı. Burada, üzerinde hemen hemen hiçbir yapı bulunmayan boş bir toprak üzerinde, dünyanın en modern şehri kurulabilecekti. Planda; ormanlar, geniş bulvarlar, zarif yapılar, binlerce ağaçlandırılmış alan, parklar, tiyatro ve opera binası gibi şeyler vardı.
Ayrıca Cumhuriyet Köyü projesi hazırlanmıştı. Dairesel yerleşim planına sahip olan ideal köy projesinde, bir toplumun ihtiyaç duyabileceği her şey vardı.
9.12-Harf Devrimi
Üçüncü Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk işi, Anayasa’dan, “Türk Devleti’nin dini, İslam dinidir,” sözünü silerek dini reformları bütünlemek olmuştu. Böylece Türkiye, hukuk ve anayasa açısından Batılı devletler gibi laik bir devlet oldu. Herkese vicdan özgürlüğü tanındı. Bununla birlikte devleti ve milleti zora sokan bir şey daha vardı. Türkçe’ye hiç uygun olmayan Arap harfleri. Bundan dolayı, Meclis’e düşen en önemli görev, Türk alfabesini değiştirmekti.
Bu topraklara kitap gelene kadar, Avrupa’da 2.5 milyon farklı kitap basılmıştı, beş milyar adet satılmıştı. Oysa Osmanlıda birçok kitap yasaktı. Erkeklerin sadece yüzde yedisi, kadınların sadece binde dördü okuma yazma biliyordu. Okuryazar erkeklerin ezici çoğunluğu, subay veya gayrimüslimdi. Yani halk tamamen cahildi.
Geçen yüz yıl süresince, İslam ulemasının karşı koymalarına rağmen, yazının sadeleştirilmesi üzerinde zaman zaman tartışmalar yapılmıştı. Arap alfabesi, Türkçenin seslerine uymuyordu. 600 sene boyunca Arapça-Farsça harmanlamasına Osmanlıca denilmişti. Harflerinin ve işaretlerinin karışıklığı, yeteri kadar sesli harfi olmayışı ve okunuşunun çeşitli anlamlara göre değişimi yüzünden rasgele bir insanın bunu okuması zordu.
Eğitim görmüş Osmanlı Türkleri bile çok kere imla yanlışı yapmaktan kurtulamazlardı. Bu hal, iki ayrı dilin gelişmesine yol açmıştı: Biri Osmanlı “Enderun” sınıfının kullandığı, yazılan ama konuşulmayan Türkçe; öbürü de halk dili olarak konuşulan, ama yazılamayan Türkçe. Bu da halkın çoğunluğunun yazılı edebiyata yabancı kalmasına yol açıyordu. Halk egemenliği, elde herkesin öğrenip yazabileceği bir alfabe olmadan, nasıl geliştirilebilirdi?
Bununla birlikte 1926’daki Bakû Kongresi’nde, Latin alfabesi, Sovyetler Birliği’ndeki bütün Türk-Tatar cumhuriyetleri tarafından kabul edilmişti. Bu, Türk milletinin iki büyük grubunun, artık, birbirlerinin dilini okuyamayacak hale gelmesi demek oluyor ve yazı değişikliğini daha da zorunlu kılıyordu.
Gazi, her ne kadar Harf Devrimi’ne karar vermiş ve bu konuyu, geçen yıllar içinde aydınlarla tartışmışsa da, bunu herkesin desteğini elde etmeden yapmak istemiyordu. Bundan dolayı savaşa ancak 1928’de girişti. Yeni bir yazı hazırlamak üzere bir alfabe komisyonu kurdu. Komisyona göre bu iş 5-15 yıl gibi bir süre alacaktı. Birkaç yıl, okullarda her iki yazı birden öğretilecek, gazetelerde yan yana basılacaktı. Gazi buna karşı çıktı. Böyle yapılırsa herkes eski yazıyı okumasını sürdürür, yenisinin yüzüne bile bakmazdı. Kararını bildirdi: “Bu ya üç ayda olur, ya hiç olmaz!” dedi.
Böylece, yeni alfabe, altı haftada hazırlandı. Mustafa Kemal yeni harfleri tanıtmak için İstanbul’u seçti. Üstelik bunu halk topluluğu önünde yapmayı uygun gördü. Birçoğu o güne kadar kahramanlarını görmemiş olan halkın alkışları arasında, kendisi ve yanındakiler için hazırlanan yirmi dört kişilik masaya oturdu. Karşısındaki platformda, modern bir caz orkestrası çalıyordu.
Latin harfleriyle yazılmış ilk söylevi şöyleydi:
“Zengin ve ahenkli dilimiz şimdi yeni Türk harfleriyle kendini gösterebilecektir. Kısa zamanda, yeni Türk harflerini öğrenmelisiniz. Bunları her yurttaşa, kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya öğretiniz. Bunu bir millet ve ülke görevi biliniz. Milletimiz, yazısı ve düşüncesiyle, gerçek yerinin uygarlık dünyasında olduğunu ispat edecektir.”
Bu sözleri, benzeri görülmemiş bir alkış tufanı izledi. Birkaç gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda üst tabakanın katıldığı bir konferans toplandı. Gazi burada bundan böyle gazetelerde yeni yazıya yer verileceğini ve eski yazının üç ay içinde büsbütün kalkacağını ilan etti. Sonbaharda okullarda bütün derslerin yeni yazıyla okutulması için emir verdi. Bu emir, yeni harfleri kendileri bile bilmeyen öğretmenler arasında şaşkınlık yarattı. Daha ortada ne okul kitabı, ne de bunları basma olanağı vardı. Gazete matbaalarında Latin harfleri olmadığı için, dışarıdan getirtildi. Dizgicilere yeni yazı öğretildi.
Gazi, arkadan bütün mebusların seçim yerlerine gitmelerini, yeni alfabenin öğrenimini düzenlemelerini istedi. Yeni yazı, 1928 Kasımı’nda yasallaştı. Millet Mektepleri açıldı. Bir yıl içinde bir milyondan fazla vatandaş okuma yazma öğrenmişti. Gerçek bir devrimdi. Başöğretmen günün birinde, savaşı kazandıktan sonra, maarif vekili olmayı ve Türk milletini gerçekten eğitmeyi düşündüğünü söylemişti. Şimdi bu isteği yerine geliyordu. Dolmabahçe Sarayı’na, gösterişli duvarların pek alışık olmadığı çeşitten bir eşya, karatahtalar yerleştirildi. Gazi, odadan odaya geçerek, kendisini görmeye gelenlere, yüksek memurlara, dostlarına, davetlilerine, yanında çalışan herkese ders veriyordu. Karatahta genç Türk Cumhuriyeti’nin simgesi haline gelmişti.
9.13-İktisadi Devrimler
On yıllık sürekli bir savaş dönemini izleyen zafer kazanıldıktan sonra ortaya çözümlenecek bir sürü ekonomik sorun çıkmıştı. Ülke baştan başa harap olmuştu. Doğal kaynakların gelişmesi için paraya ihtiyaç vardı. Ama yine yabancıların ağına düşme korkusundan bu para dışarıdan alınamıyordu. Yabancılar da yeni rejime karşı henüz güven beslemedikleri için yatırım yapmaktan çekiniyorlardı. Eskiden yabancıların elinde olan işler şimdi durmuştu.
Gazi bu boşlukları doldurmak amacıyla, daha Lozan bile imzalanmadan, Cumhuriyet bile ilan edilmeden önce Şubat 1923’te İzmir’de bir iktisat kongresi toplamıştı. Şimdi de yeni bir program hazırlanmıştı.
Yeni programa göre Türkiye ekonomik alanda kendi kendisine güvenecekti. Bunun için tarım makineleştirilecek, endüstri geliştirilecek, ulaşım sistemi düzeltilecek, madenler işletilecekti. Bu işi başarmak için çiftçi, sanatkâr, esnaf, işçi her sınıftan halkın birleşmesi gerekiyordu. Çünkü her biri ötekinin yardımına muhtaçtı. Bu ilkeler, konferansın sonunda, Milli Misak’ın bir benzeri olan İktisadi Misak’a geçirildi. Buna göre devlet, özel teşebbüsün yapamadığı işleri üzerine alacaktı.
Bundan sonra birkaç yıl süresince, bu ilkeleri gerçekleştirmek yolunda birtakım önlemler alındı. Köylüyü bir çeşit köle durumuna sokan Aşar Vergisi kaldırıldı. Topraksız köylüye toprak verildi. Şeker, tuz, kibrit, tütün, alkol, gaz ve denizyolları işletmeciliği gibi belli başlı konularda devlet tekelleri kuruldu. Böylece vergi yükü bunların asıl tüketicisi olan kentlere ve zenginlere aktarılmış oluyordu.
Batı ülkeleri sanayileşmişti. Öyle ise Türkiye de sanayileşmeliydi. Sermaye yatırımları bu yüzden, özellikle fabrikalara, yüksek fırınlara, çelik endüstrisine ve madenlere yöneltildi. Türk tekstilinin temeli kabul edilen Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası kuruldu. Türkiye’nin en büyük, en modern fabrikasıydı. Kayseri’de uçak fabrikası kurulmuştu. Ziraat aletleri, bez, merinos, şeker, süt, yoğurt, peynir, bira, şarap, taş kömür, mühimmat, tüfek, demir, çelik, çimento ve şişecam fabrikaları açıldı.
Bu dönemde sermaye, genel olarak devlet tarafından sağlanıyor, özel teşebbüs buna belirli bir ölçüde katılıyordu. Dört milli banka kurulmuştu. Gazi, Kurtuluş Savaşı için Hint Müslümanlarının bağışlamış olduğu parayı, Mahmut Celal’e verdi ve bununla ilk Türk bankasını kurmasını söyledi. Böylece, İş Bankası kuruldu. İş Bankası’nı, Sümerbank, Merkez Bankası ve Etibank izledi. Devletin kurduğu endüstri ve bankalar, yabancıların bıraktığı boşluğu dolduracak yeni bir Türk orta sınıfının yetişmesini sağlayacaktı. İsmet Paşa’nın en çok önem verdiği iş ise, demiryolu yapımı oldu.
Gazi devlet malını hoyrat kullananlara ağır konuşurdu. Çankaya’da görevli olan personelin yeme içme masraflarını, barınma masraflarını, köşkün tamiratlarını bizzat maaşından karşılıyordu. Elçiliklerden sipariş edilen kitaplardan tutun da köşke alınan çiçeklere kadar her şeyi maaşından öderdi. Seyahatlerinde asla harcırah almazdı. Savurganlıktan şatafattan daima uzak dururdu.
Bir keresinde köşkün penceresinden bakarken, manevi kızı Nebile’nin otomobile binip gittiğini gördü. Yaverini çağırdı. “Derhal peşinden gidip buraya getirin,” dedi. Getirdiler. Nebile’yi karşısına aldı. “Sen benim kızımsın ama, bu arabalar babanızın malı değildir, millete aittir, her aklına esen buradan araba alıp gidemez,” diye azarladı.
Gazi, sık sık yurt gezilerine de çıkıyordu. Ülkenin sosyal ve ekonomik koşullarını kendi gözleriyle görmek istiyordu. Gittiği yerlerdeki yüksek görevlilerle görüşüyor, çeşitli kurumları denetliyor, halka sorular sorarak dertlerini açıklamalarını istiyordu. Herkese demokrasi kavramını anlatıyordu. Öğretmenlikten bir türlü vazgeçemediği için, okullarda öğrencileri sürekli sınava çekiyordu. Sınıflara giriyor, onu görünce dili tutulan öğretmenler ve öğrencilere soru soruyor, kitaplarını inceliyordu.
9.14-Eğitim ve Bilim Alanındaki Çalışmalar
Cumhuriyetin ilanından sadece 10 yıl sonra Mustafa Kemal vizyonu sayesinde Türkiye bilim dünyasının çekim merkezi haline gelmişti. Tıp, arkeoloji, tiyatro, opera, biyoloji, deniz bilimleri, psikoloji, sanayi, şehircilik, güzel sanatlar gibi birçok alanda profesörler ve uzmanlar ülkeye davet edildi. Birçok yeni eğitim bölümü ve kurum hayata geçirildi.
Dünya çapında saygın bilim insanları Türkiye’ye akarken, Mustafa Kemal gelecek vaat eden 150’si kız 750 genç seçti, yurtdışına çeşitli ülkelere eğitime gönderdi. Kimisi uçak mühendisi oldu; ilk milli uçağımızı üretti. Kimisi sanat, kimisi arkeoloji, kimisi jeoloji alanında ülkeye çağ atlattı. Kimisi matematikte ordinaryüslüğe kadar yükseldi. Kimisi elektrik mühendisi oldu; baraj inşa etti. Kimisi makine mühendisi oldu; Türk otomotiv sanayiini kurdu. Tekstil, maden mühendisliği, gemi inşaatı, ziraat, kimya ve daha pek çok farklı alanda çok değerli insanlar yetiştirilmişti.
Mustafa Kemal:
“Sizleri birer kıvılcım olarak gönderiyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz,” demişti.
Öyle oldu. Bu öğrenciler genç Cumhuriyet’in beyin takımını oluşturdular. Memleketin sıfırdan inşasında büyük rol oynadılar.
Gazi bunların hepsini önceden tasarlamıştı. 1921’de henüz Sakarya Savaşı bile yapılmamışken, memleket diye bir toprağımızın bile kalıp kalmayacağı belli değilken. Maarif Kongresi’ni toplamıştı:
“Cahillikle savaş, düşmanla savaştan daha az önemli değildir.” diyordu.
9.15-Sanat Alanındaki Çalışmalar
Gazi, bilime çok önem verdiği gibi sanata da çok önem verirdi:
“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir,” diyordu.
Sanat alanında kendilerini geliştirmeleri için yurtdışına birçok öğrenci gönderdi. Sanatçıları onore ediyor, maddi açıdan desteklenmesi için tüm devlet kurumlarının bütçe ayırmasını istiyordu. Müzik, dans, tiyatro, sinema ve opera gibi alanlarda kurumlar açtırdı. Binalar yaptırdı. 15 yılda 30 adet müze açtırdı. Ören yerlerinin tespit edilmesi ve korunması için çalıştı. Arkeolojik kazılar başlattı. Memleketi kültür üzerine inşa etmek istiyordu. İki temel dayanağa özellikle önem veriyordu. Bilime ve sanata.
9.16-Türkiye’nin Dünyadaki Yeri
Gazi Türkiye’nin bütün dünya devletleriyle anlaşmalar yapmasını istiyordu. Artık eski kin ve düşmanlıkları bir kenara bırakmanın zamanı gelmişti. Her şeyden önce de Milletler Cemiyeti ile dürüstlük içinde, şüpheye yer bırakmayacak bir işbirliği yapmak şarttı. Devrimci bir devlet olarak, Türkiye, antlaşmalarına bağlı kalmaya iki kat dikkat edecekti. 1926’da imzalanan Ankara Antlaşması’yla sonunda İngiltere ile Musul sorununda bu şekilde bir barışa varılmıştı. 1930’da ise Yunanistan’la bir dostluk antlaşması imzalandı. Ayrıca diğer birçok Balkan ülkesiyle ve İran’la da aynı şekilde dostluk antlaşmaları yapıldı.
İran şahı Pehlevi 1934’te Türkiye’ye geldi. Gazi Kayseri Uçak Fabrikası’nda üretilen uçaklardan birini hediye etti. Dünya çapında haber oldu. Kurtuluş Savaşı’nı kağnıyla kazanan Türkiye Cumhuriyeti, sadece 11 yıl sonra uçak üretiyordu.
Mustafa Kemal’in parolası, “Yurtta barış, dünyada barıştı.” Güttüğü siyaset, barış içinde bir arada yaşama politikasıydı:
“Türkler, bütün uygar milletlerle dostturlar. Geçmişteki fetih isteklerini de, eski düşmanlıklarını da toprağa gömmüşlerdir. Türkiye’nin başkasının bir karış toprağında gözü yoktur, ama kendi toprağından da bir karışını bile feda etmez,” diyordu.
Bir gün Çankaya’da İtalyan faşist lider Mussolini’nin elçisi, ülkesinin Antalya bölgesi üzerindeki yeni emellerinden söz etme gafletinde bulundu. Gazi, onu hiçbir şey söylemeden dinledi. Sonra birkaç dakika izin isteyerek odadan çıktı. Döndüğünde, Cumhuriyet’in ilanından beri ilk olarak, sırtına mareşal üniformasını giymişti. Ses çıkarmadan yerine oturdu ve, “Şimdi devam edin lütfen,” dedi. Mesaj gayet açıktı. Susma sırası büyükelçiye gelmişti.
Bir keresinde de Yugoslavya Kralı Aleksandr, Gazi’ye, bir savaş çıkması durumunda emrinde olacağını bildirmişti. Birlikte yedikleri yemekten sonra, aralarında dostluk kurmayı candan istediğini söyledi ve eğer bazı Avrupa devletlerinin sözüne kanmış olsaydı, Anadolu’ya Yunanlar yerine Yugoslavların asker çıkarmış olacağını itiraf etti. Gazi, buna şöyle cevap verdi:
“Geçmiş olsun, majeste, iyi kurtulmuşsunuz yoksa Yunan ordusu yerine denize Yugoslav ordusu dökülecekti.”
9.17-Yeni Bir Dil ve Tarih
Gazi Mustafa Kemal, Türklerin geçmişinin Orta Asya’ya dayandığını biliyordu. Yüzyıllardır bu konular hiç araştırılmamıştı. Bu işi oldukça kafaya takmıştı. Türklerin hem binlerce yıl öncesine dayanan geçmişlerini daha iyi öğrenebilmesi hem de dillerini layık olduğu yere çıkartabilmesi için iki bilimsel kurum açmaya karar verdi: Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu.
Önce ne kadar dil bilgini bulduysa çevresine topladı. Kendisi de birçok okuma yaptı. Bundan sonra çoğu zamanını, eski-yeni sözlük yığınları ortasında, “arı Türkçe sözcükler” bulmak ya da Türkçe ve yabancı sözcükler arasında filolojik bir bağ aramakla geçirecekti. Halk da dilin arınmasına katılmaya çağrılıyor ve yabancı sözcüklere bulunan Türkçe karşılıklar her gün liste halinde gazetelerde yayımlanıyordu.
Ancak Mustafa Kemal bu her yabancı kökenli kelimeye karşılık bulma çabasının gitgide Türk dilini bir çıkmaza doğru götürdüğünü anlamaya başladı. Böylece Türkçe karşılığı bulunamayan yabancı sözcükler, “Türkçeleşmiş” sayıldı ve dilde kalması uygun görüldü. Türkler, yazı dili ile konuşma dili arasındaki uçurumu kapatan ve okuması olan herkesin anlayabileceği sade bir dile kavuştular. Gazi’nin bütün devrimleri arasında “Türklük bilincini” en çok geliştirmeye yarayan, belki de bu devrim oldu.
Türkçe’de ifade şekli öylesine sadeleşmişti ki, mesela eski bir Osmanlı memurunun, “Zatıâlileri tarafından lütuf buyurulan tekâlif üzerinde imal-i fikreylemek bendeniz için şerefbahş olmuştur,” diye uzattığı cümleyi, Cumhuriyet devrindeki bir memur, “Teklifiniz düşünüldü,” diye toparlayabiliyordu.
Bu araştırmalar, Türkler ve Türkiye tarihi üzerinde yapılan araştırmalara paralel olarak yürütüldü. Bir keresinde Gazi, yalnız kahve içerek, arada bir de sıcak bir banyo yaparak kırk saat durmadan kitap okumuştu. Hasan Rıza, onu kütüphanesinde bir kitabın üzerine eğilmiş olarak buldu. Notlar çıkarıyordu. Gözlerinin yorulduğu belli oluyordu. Arada sırada gözkapaklarını ıslak bir tülbentle siliyordu. Okuduğu kitap, H. G. Wells’in Dünya Tarihinin Ana Hatları’ydı.
Gazi kitap okumaya çok düşkündü. Gençliğinden beri neredeyse her alanda okumalar yapardı. Mesela 1935’te Paris büyükelçiliğimize gönderilen kitap listesinin konuları arasında “iktisat, istatistik, sosyoloji, anayasa hukuku, antropoloji, dinler tarihi, diplomasi tarihi, felsefe tarihi, bilimler tarihi, sanat tarihi, yakın zaman edebiyatı” vardı.
Savaşta bile muharebelerin yatıştığı anlarda yanında gezdirdiği sandık dolusu kitaplarını okurdu. Ülkenin geleceğini o günlerden tasarlamaya başlamıştı.
Wells’in kitabı o güne kadar yaptığı okumaların üzerine eklenince ona birçok şeyi açıklamıştı. Bitirir bitirmez Türkçeye çevrilmesini emretti. Kitap yayımlandıktan bir yıl sonra da, hemen aynı temellere dayanan Türk Tarihinin Ana Hatları ortaya kondu. Wells, Gazi’nin en beğendiği yazar olmuştu. Gözlerinin önüne yeni bir tarih görüşü seren adamdı.
Böylece, 1932’de Ankara’da, Türk Tarih Kurumu eliyle Tarih Kongresi’ni topladı. Bu kongreye Türkiye’nin her köşesinden tarih profesörleri ve öğretmenleri, dünyadan da belli başlı tarih bilginleri çağrıldı. Kongrenin görevi, Türklerin, uygarlığın beşiği olan Orta Asya’dan gelme saf bir beyaz ırk olduğunu ispatlayacak araştırmalarda bulunmaktı. Orta Asya’da kuraklık başlayınca Türkler de batı yönünde harekete geçerek Asya ve Afrika’nın çeşitli ülkelerine göç etmiş, uygarlıklarını da birlikte getirmişlerdi.
9.18-Soyadı Kanunu
1935 başlarında, Batılılaşmak yolunda iki adım daha atıldı. Eskiden ayları miladi, yılları ise hicri tarihe göre hesaplanan Türk takvimi, tamamen miladi takvime çevrildi. Hafta tatilinin Cumadan Pazara alınması da bunun doğal bir sonucu oldu. Böylece diğer ülkelerle ticaret ve diplomasi daha uyumlu işlemeye başladı.
Her Türk’ün bir soyadı kullanması yolunda alınan karar daha önemliydi. Türkler, o zamana kadar, tıpkı Araplar gibi, aile adı kullanmazlardı. Herkes, doğuşta edindiği adla, bazen de Ahmet oğlu Mehmet gibi baba adı da eklenmiş olarak tanınır; bu da birbirine benzeyen adların çokluğu yüzünden birtakım karışıklıklara yol açardı. Bundan sonra herkesin bir soyadı olacaktı. Gazi, sofrasında her arkadaşına bir soyadı yakıştırarak eğleniyordu. İsmet Paşa, zafer kazandığı yere göre İnönü soyadını aldı.
Peki kendisinin soyadı ne olacaktı?
Dil ve tarihçiler bir sürü soyadı önerdiler. Sonra Erzincan milletvekili Saffet Arıkan “Türkata”yı önerdi. Konya milletvekili Naim Hazım Onat, “söylerken kulağa tuhaf geliyor” diyerek, kelimelerin yerini değiştirdi, “Atatürk diyelim” dedi. Mustafa Kemal beğendi. Kanunlaşmadan kullanmaya başlamıştı.
Ömrü boyunca iki defa imza değiştirdi. Osmanlı dönemindeki imzası, Arap ve Latin harflerinin uyarlamasıyla “M. Kemal” şeklindeydi. Harf Devrimi’yle birlikte “Gazi m. kemal” imzasına geçti. Atatürk soyadını alınca “K. atatürk”ü kullanmaya başladı.
Atatürk devrimleri tarihte örneği bulunmayan inanılması güç bir hızla yapılmıştı. Ülke yepyeni bir kimlik kazanmıştı. Ama bu yeter miydi? Evet, bir aydın sınıfı yaratılmıştı. Ama Anadolu’nun ücra köylerinde halk hala eskisi gibi yaşamaya devam ediyordu. Atatürk devriminin nihayete ulaşması için daha çok zaman gerekiyordu. Eserini tamamlamak ondan sonraki nesillere kalacaktı.
9.19-Atatürk’ün Çocuk Sevgisi
Atatürk yüreği çocuk sevgisiyle dolu olan bir adamdı. Yaşlandıkça çocukları daha çok sevmeye, çevresinde toplamaktan hoşlanmaya başlamıştı. Bir çocuğu olmadığı için hiç üzülmüyordu. Zaten bir sürü çocuğu evlat edinmişti. Ayrıca milleti onu zaten baba yerine koyuyordu. Babadan oğula kalacak bir iktidar düşüncesine karşı olduğu için, oğlu olmasını siyasi bakımdan sakıncalı görürdü.
Çocukla çocuk olurdu. Onların oyunlarına eşlik eder, top oynar, omzunda gezdirirdi. Onlara Rumeli türküleri söylerdi. Genel sekreteri Hasan Rıza Soyak Atatürk’teki çocuk sevgisini şöyle anlatmıştı:
“Bir gün yanına gittiğim zaman Ülkü’yü yine büyük Ata’nın kucağında bulmuştum; şakalaşıyorlardı. Çocuk katıla katıla gülerek onun altın sarısı saçlarını çekiyor, burnuna yapıştıra yapıştıra, ara sıra yumuk elleriyle yüzüne tokatlar indiriyordu. Bir aralık bana baktı. Gök mavisi gözleri sevgi ve neşeden ışıl ışıldı. ‘Çocuklar ne sevimli ne tatlılar değil mi? En çok hoşuma giden hâlleri nedir, bilir misin? İkiyüzlülük bilmemeleri, bütün istek ve duygularını içlerinden geldiği gibi açıklamalarıdır.’ dedi.”
Atatürk 1893 yılında daha 12 yaşında iken babasını kaybetmişti. Hayatının ondan sonraki bölümünü “yetim” olarak sürdürdü. Belki biraz bunun da etkisiyle çocuklara ayrı bir düşkündü. Özellikle kimsesiz çocuklara sahip çıkıyor, onların eğitimine büyük önem veriyordu.
İhsan, Ömer, Afife, Abdürrahim ve Zehra (Zühre)’yı Cumhuriyet’ten önce; Sabiha, Afet, Rukiye, Nebile, Ülkü ve Sığırtmaç Mustafa’yı Cumhuriyet’ten sonra manevi evlatları edindi. Özellikle öğretmen Afet İnan’ı bilimsel araştırmalara yönlendirdi, onun bir bilim kadını olmasını sağladı. Gözü pek, cesur Sabiha’yı ise bir savaş pilotu olarak yetiştirdi. Sabiha dünyanın ilk kadın savaş pilotu oldu. Madalya aldı. Bu suretle Türk kadınının cesaretini, her alanda yetenekli olduğunu kanıtlamak istemişti.
Atatürk manevi çocuklarını çok sevse de sırf kendi çocukları diye asla diğerlerinden ayırmazdı.
Bir gün Sabiha’yla Zehra okulun bahçesinde ip atlıyorlardı. Teneffüs bitip ders başlamasına rağmen ip atlamaya devam ettiler. Öğretmenleri çağırdı. Dinlemediler. Öğretmen bu şımarıklığa kızdı. “Defolun gidin okuldan” diye bağırdı.
Kızlar şaşakaldı. Onlar cumhurbaşkanının kızıydı. Ağlaya ağlaya gidip Atatürk’e şikayet ettiler.
Mustafa Kemal “Bak sen şu öğretmene” dedi. Yaverini çağırdı:
“Al bu ikisini derhal okula götür, takdirlerimi bildir. Öğretmen kızlarımı arzu ettiği şekilde yetiştirsin.” dedi.
Sonra kızlara çıkıştı:
“Öğretmeninizin elini öpüp af dileyeceksiniz. O sizi affederse ben de affederim.” dedi.
Torpili hiç sevmezdi. Okula bizzat gidip öğretmenlere sorardı. “Sırf benim çocuğum diye iltimas geçmiyorsunuz değil mi?” derdi. Bütün çocuklarına verdiği en büyük nasihat şuydu:
“Asla yalan söylemeyeceksiniz. Sakın unutmayın. Yanlış yapmanıza değil, yalan söylemenize kızarım.”
Çocukların serbestçe konuşmalarına, düşünmelerine önem verirdi. Başkalarının düşüncelerine saygı göstermelerini öğütlerdi.
10-Atatürk’ün Ölümü
10.1-Ciddi Bir Hastalık
Hayatının sonlarına doğru dört duvar arasında geçirdiği vakitler Atatürk’e hapishane gibi gelmeye başlamıştı. Dolmabahçe’ye saray değil kafes diyordu. Arada bir, kimseye belli etmeden kaçıyordu. Bir akşam, İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’ndayken okul kaçağı bir çocuk gibi, erken yatacağını söyleyerek sofradan kalkmış, nöbetçilerini atlatmış ve saraydan sıvışarak geceleyin ortadan kaybolmuştu. Uzun bir aramadan sonra Boğaz’da bir Rum balıkçı meyhanesinde bulundu. Kolunu, balıkçının omzuna atmış, Trabzonlu bir gemicinin çaldığı kemençeye ayak uydurarak dans ediyor, içiyordu.
Atatürk “Halk arasında huzursuzluk yaratır, korkutur” diyerek, güvenlik önlemlerine karşı çıkardı. Üniformalı asker-polis koruması istemezdi. Hiç plansız Beyoğlu’nda otomobilini durdurur, Lebon pastanesine otururdu. Bazen Vefa’ya gider, boza içerdi, tesadüfen orada bulunan vatandaşlara boza ısmarlardı.
Bir gün yine sabah erkenden Dolmabahçe’den çıktı. Yürüye yürüye tramvaya kadar gitti. Sultanahmet’te dolaştı. Topkapı Müzesi’ne geldi. Saat henüz dokuz olmamış, müze açılmamıştı. Kapıdaki bekçi kendisini tanımadı. Atatürk kendisini tanıttı. “Reisicumhurum” dedi. “Müzeyi gezmek istediğini” söyledi. Bekçi omzunu silkti. “Kim olursa olsun giremez” dedi.
Mustafa Kemal “haklısın” dedi, bekledi. Saat dokuz oldu, müze müdürü geldi. Kapıda bekleyeni görünce başından aşağı kaynar sular döküldü! Kapıyı açtılar; Mustafa Kemal müzeyi gezdi. Ardından Şişli Etfal’de tedavi gören kızı Sabiha Gökçen’i ziyarete gitti.
O sırada Dolmabahçe’de panik yaşanıyordu. Emniyet alarma geçmiş her yerde Cumhurbaşkanı aranıyordu. Bütün taksilere soruldu. İşin kötüsü kendisini gezdiren taksici de cumhurbaşkanını tanımamıştı. Neyse ki hastaneden Dolmabahçe’ye telefon geldi. Cumhurbaşkanı hastanede Sabiha’nın ayakucundaydı. Sohbet ediyorlardı. Atatürk bu hatırayı hep kahkahalarla anlattı.
Son yıllarında günlerinin çoğunu büyük bir kaplıca şehri haline gelmiş olan Yalova’da ya da Florya’da geçiriyordu. Florya’da, halkın arasında kürek çekiyor, yüzme egzersizleri yapıyordu. Ülkü burada da hep yanındaydı. Ne zaman etrafındakiler kendisinden bir şey saklasa işin doğrusunu öğrenmek için Ülkü’ye danışırdı.
Bununla birlikte, son bir iki yılda Atatürk’te gerek vücut, gerek kafa bakımından yorgunluk belirtileri görülmeye başlamıştı. Uzun savaş yılları ve sürekli uğraştığı entrikalar Ata’yı yormuştu. Başı ağrıyor, eskiden olduğundan daha çok üşüyor, sürekli kaşıntılarla uğraşıyordu. Dışarıdan bakılınca da yaşlandığı belli oluyordu; cildi soluklaşmış yüzünün çizgileri daha derinleşmiş, saçları dökülmüştü. Göbeği çıkmıştı. Hareketleri de savruklaşmıştı. Doktoru, kendisine daha iyi bakmasını ve zararlı alışkanlıklarını azaltmasını istedi.
Bir gün Bursa ziyaretinden dönüşte, vapurla Mudanya’dan ayrılırken, yemekte birden fenalaştı. Yüzü sarardı, sancısı tuttu. Ali Fuat Paşa, kendisini yatmaya zorladı. Ertesi gün ateşi çıktı, zatürreye yakalanmıştı. Bir haftadan fazla bir süre yatakta kaldı. Çok bitkin görünüyordu. Ayakta zor duruyordu. Bacakları ve karnındaki kızartılardan yakınıyordu.
Kendisini muayene eden Türk doktorları siroz teşhisi koydu. Fakat bu teşhisin koyulmasında çok geç kalınmıştı. Bir de bir yabancı doktorun görmesini istediler. Atatürk karşı çıktı. Hastalığının dış basında duyulmasını istemiyordu. En sonunda Celal Bayar, Dr.Fissinger’i getirmek için kendisini ikna etti. Fransız uzman, Ankara’ya gelip Atatürk’ü görünce o da siroz teşhisi koydu.
Fissinger, oldukça iyimser görünüyordu. Atatürk’e:
“Sizi iyi ederim,” dedi. “Ama ilk önce siz kendi kendinizi iyi edeceksiniz. Siz, büyük savaşlar kazanan büyük bir komutan olabilirsiniz, ama şimdi sizin komutanınız benim. Siz de bana yardım etmek zorundasınız.”
Bu benzetme, Atatürk’ün hoşuna gitmişti. Ne istenirse yapmaya söz verdi. O zamana kadar doktorların sözünü dinlememiş, kan tahlili yaptırmak istememiş, her gün içtiği sigara sayısı konusunda onları aldatmıştı. Ama şimdi, durumunun ağırlığını anladıktan sonra, uzlaşmaya razı olmuştu. Üç ay yataktan çıkmayacak, günde yalnız bir saat kalkacaktı. Bundan sonra bir yıl gayet sakin yaşayacak, özel bir perhiz uygulayacak ve hiç içki içmeyecekti. “Yalnız üç ay içinse dayanırım,” dedi.
İngiltere’den özel bir şezlong getirildi. Atatürk, bu şezlongda uzanabiliyor, yazıp okuyor, devlet yazılarıyla uğraşabiliyordu. Ama böyle sırtüstü yatmaktan sıkılıyor, ikide bir doğrularak bağdaş kuruyordu. Oysa bu durum, karaciğerdeki kan dolaşımı için hiç iyi değildi. Çoğu akşam, çevresinde birkaç arkadaşıyla birlikte, koltuğunda yemek yiyor ve erkenden yatıyordu. Böyle bir aylık tedaviden sonra biraz kendine gelir, canlanır gibi oldu. İştahı açılmaya başlıyor; enerjisi, düşünme gücü yerine geliyordu.
10.2-Hatay Sorunu
Enerjisi biraz yerine gelince yine iş başına geçmeye kalktı. Çünkü, kafası rahat nedir bilmezdi. Nasıl ki, gençliğinde başta askerlik, sonra da siyaset sorunlarıyla uğraşarak geceleri uyku uyumadıysa, şimdi de 1938 ilkbaharında savaş eşiğinde olan dünyanın sorunlarıyla uğraşıyor; bu savaş patlamadan kendi eserini bitirmek isteğiyle yanıyordu. Çünkü, Atatürk’ün “Benim şahsi meselemdir” dediği Hatay’ın anavatana katılması işi henüz kesin olarak tamamlanmamıştı. Bunun için hastalığına bakmadan, trenle uzun bir yolculuğa çıktı. Mersin ve Adana’daki çok yorucu olan törenlere katıldı. Fransızlara bir kuvvet gösterisinde bulunmak şarttı.
İstanbul’a döndüğünde kalbinde birdenbire bir sancı duydu. Arabayı durdurdular. Yaveri Salih Bozok ona bir kalp ilacı verdi. Dolmabahçe’ye geldikleri vakit doktor, bunun bilindiği gibi bir kalp krizi değil, bir karaciğer hastalığının belirtisi olduğunu söyledi. Hastalığı ikinci evresine girmişti. Atatürk dinlenme halini erken terk etmişti. Mersin yolculuğu da zaten kısa olan dinlenme döneminin olumlu etkisini sıfıra indirmişti.
Ancak yolculuk, Atatürk’e umduğu siyasi sonucu sağladı. Fransa ve Türkiye arasında bir dostluk antlaşması imzalandı. 1938’de Türk ordusu, Hatay’a girdi. Halk Türk askerini sevinçle karşıladı. Yayımlanan seçmen kütükleri, Hatay’da, Türklerin çoğunlukta olduğunu gösteriyordu. Türkler seçilen mecliste kırk üyelikten yirmi ikisini kazandılar. Hatay, bundan bir yıl sonra bu meclisin kararıyla 29 Haziran 1939’da Türkiye Cumhuriyeti’ne katılacaktı. Atatürk, o günü göremese de ülkesine karşı son görevini de başarmıştı.
10.3-Ata’nın Son Yolculuğu
Atatürk 1938’de Dolmabahçe Sarayı’ndaki odasında ölümünün yaklaştığını biliyordu. Suyun ve gazın basıncıyla acıları dayanılamayacak kadar çoğalmıştı. Karnı sürekli şişiyor, yatmakta zorluk çekiyor, güçlükle nefes alıyordu. Yüzü kireç gibi beyazlaşmıştı. Doktorlardan suyu almalarını rica etti. Ama onlar bu işlemi elden geldiği kadar ertelemek istiyorlardı.
Aşçısı Mehmet Yücel elinde tepsiyle yatak odasına girdi. Bir dilimcik tereyağı sürülmüş ekmek getirmişti. “Beni nasıl buluyorsun Mehmet, yaşayacak mıyım sence?” diye sordu. Mehmet “Aman paşam o nasıl söz” diyebildi. Tepsiyi başucundaki sehpaya bırakacağı sırada Mehmet’i kolundan yakaladı, kimse duymasın diye sesini alçaltarak, “bana fırın makarnası yap Mehmet, çok canım istedi” dedi. Odadan çıkarken de tembihledi: “Bu işe doktorları karıştırmadan yolla,” dedi. Mehmet o makarnayı ağlaya ağlaya pişirdi. Mustafa Kemal’in iştahla yiyebildiği son yemekti.
Ameliyatın tehlikeli olduğunu anladığı için Atatürk, vasiyetini yazdırmak üzere sekreteri Hasan Rıza’yı çağırttı. Hasan Rıza’ya elini uzattı ve yatağın içine bağdaş kurarak oturdu. Yüksek pencerelerden Boğaz’ın Anadolu kıyısına doğru bakarak, ona nesi varsa bir listesini çıkarmasını söyledi. Vasiyetname hazırlandı.
Ardından bir noter çağırdılar. Atatürk yatağından kalktı, sakalını tıraş ettirdi. Boğaz’a bakan pencerenin önüne oturdular. Vasiyetnamesini uzattı. 5 Eylül 1938 günü yazılmış ve imzalanmış olan bu vasiyetnamenin koşullarına göre Çankaya ve içindekiler de dahil olmak üzere, bütün taşınır ve taşınmaz mallarını Cumhuriyet Halk Partisi’ne bırakıyordu. Bunları şimdiye kadar olduğu gibi İş Bankası yönetecekti. Gelirleri, belirtilen şekilde kız kardeşi Makbule ile beş manevi kızına ödenecekti. Sabiha Gökçen’e ayrıca, bir ev alabilmesine yetecek kadar para bırakmıştı. Makbule Atadan, ömrünün sonuna kadar Çankaya’daki evinde kalabilecekti. Ayrıca İsmet İnönü’nün oğullarının yükseköğrenimleri için belli bir para ayrılacaktı. Gelirin artakalanı, Türk Dil Kurumu ile Tarih Kurumu arasında eşit olarak paylaşılacaktı.
Cumhuriyet’in 15.yıldönümü yaklaşırken Atatürk yine Ankara’ya gitmekten söz etti. Meclis’te okuyacağı konuşmayı hazırlaması gerekiyordu. Ancak doktorlar, yolculuğun söz konusu olamayacağını söylediler. Trenin sarsıntısı bile tehlike yaratabilirdi. Atatürk söz dinlemiyor, ısrar ediyordu:
“Ankara’ya gidelim. Başıma ne gelecekse, orada gelsin.” dedi.
Sonra hakikati kabul etti. Artık trenden otomobile ve otomobilden Meclis’e yürüyerek gidebilecek halde bile değildi. Karnından defalarca su çekildi. Biraz rahatlamıştı.
Cumhuriyet’in 15.yıldönümü geldi. Kuleli Askeri Lisesi’nden bir grup öğrenci, vapurla Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçiyorlardı. Hep bir ağızdan, “Ata’mızı görmek istiyoruz!” diye bağırmaya başladılar. Atatürk, seslerini duyunca, yanındakilerin kendisini tutmak için uğraşmalarına rağmen, pencereye gitmekte ısrar etti. Bir iskemleye oturttular. Dışarıya, öğrencilere baktı. Gençler onu görünce, sevinçle haykırmaya başladılar. Bazıları üniformalarıyla suya atlayıp onu daha yakından görmek için saraya doğru yüzdüler. O gece bütün şehir ışıklarla donatıldı.
6 Kasım’da Atatürk, yataktan son kez kalktı. Afet Hanım’la yanında hizmet edenler onun ayağa kalkmasına yardım ettiler. Hepsine teker teker elini uzattı, onlar da bunu bir daha yapamayacaklarını anladıkları için elini öptüler. Ertesi gün doktorlar, bir ponksiyon daha yaptılar ve yine çok miktarda su aldılar. Bundan sonra canı enginar istedi. İstanbul’da bu mevsimde enginar bulunmadığı için Hatay’dan ısmarladılar. Ancak enginar gelince Atatürk’e yemek kısmet olmayacaktı.
Ertesi gün gece yarısına doğru, kriz en yüksek noktasına varmıştı. Artık son anlarını yaşadığı belli oluyordu. Doktorlardan biri ağlıyor, öteki ikisi ayaklarını ovuyorlardı. Hasan Rıza, Kılıç Ali ve İsmail Hakkı, asker gibi yatağın ayakucunda hazır ol vaziyetinde duruyorlardı. Ata’nın yüzünde hiç renk kalmamıştı. 10 Kasım 1938 sabahı, saat dokuzu biraz geçe, son kez gözlerini açtı. O gözler, bir an için yine her zamanki mavi ışığıyla, kendini bilmeden, çevresindekilere doğru parıldadı, sonra kapandı. Türklerin babası Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ölmüştü. 57 yaşındaydı.
Ölümünün hemen ardından matem halindeki Dolmabahçe Sarayı tek el silah sesiyle irkildi. Hemen alt kata koştular. Salih Bozok kanlar içinde yerde yatıyordu. Ata’nın ölümüne dayanamamış intihar etmişti. Selanik’ten arkadaştılar. Atatürk Samsun’a çıktığından beri yaveriydi. Birbirlerine çok yakındılar.
Canından çok sevdiği Atatürk gözlerini son kez kapadığında elini öpmüş, hiç konuşmadan odadan çıkmış, alt katta tabancasını göğsüne dayayıp tetiğe basmıştı. Ama ölmedi. Yaşattılar. Ameliyat edildi.
Canlı cenaze gibi yaşamaya devam etti. İki yıl dayanabildi. Kalbi kahrından kendi kendine durdu.
1938 Kasım’ında bütün Türkiye neye uğradığını anlamamış gibi acı bir sessizliğe gömülmüştü. Çocuklar başlarındaki fiyonkları, kurdeleleri çıkardılar. Sokaklarda kadınlar ağlaşıyor, Ata’nın siyah tüllere bürünmüş resimleri önünde dua ediyorlardı.
Naaşı tahnit edilerek, merasimle Dolmabahçe Sarayı’ndaki muayede salonunun, yaldızlı kubbesi altına konuldu. Tabutu, Türk bayrağına sarılmıştı. Altı meşale yanıyor, kara, deniz ve hava kuvvetlerinden dört subay, yalın kılıç, katafalkın etrafında nöbet tutuyorlardı. Üç gün, üç gece böyle kaldı. Bu süre içinde, yüz binlerce yurttaş, bitip tükenmez bir insan seli halinde, tabutun önünden sessizce, saygıyla eğilerek geçiyor, ağlıyorlardı. Yavaş sesle, “Atam… Atam…” diyerek hayatını kaybeden Ata’ları için dualar ediyorlardı. Matem öylesine büyüktü ki 17 Kasım’da yaşanan izdihamda 11 kişi hayatını kaybetti.
Sonuç:
Atatürk gerçekten de büyük bir devrimciydi. Tarih boyunca hiçbir lider bu kadar kısa sürede böyle büyük dönüşüm sağlayamadı. Yaklaşabilen bile yok. İngilizlerin ünlü tarihçisi Arnold Toynbee, şaşkınlıkla, saygınlıkla ve kıskançlıkla durumu şöyle ifade ediyordu:
“Bir an için tahayyül ediniz ki, Batı dünyasında Rönesans, Reformasyon, 17’nci yüzyıl sonundaki bilim ve düşünce ihtilali, Fransız Devrimi, sanayi devrimi, hepsi birden sadece bir insanın ömrünün içine sığdırılmıştır!”
Kemal Atatürk, yeni bir Türkiye yaratmıştı. Sağlam bir temel atmıştı. Ülkesini ortaçağdan çağımızın eşiğine, hatta bundan bir adım ileriye taşıyarak modern bir ülke kurdu. Kendisi henüz hayattayken bile Afganistan ve İran gibi ülkelerin aydın yöneticileri Atatürk çizgisinde modern bir devlet yaratma girişiminde bulundular. Ancak bağnaz dini güçler sebebiyle bu devrimler gerçekleştirilemedi.
O, bir babanın çocuğunu eğitmesi gibi halkını halka rağmen eğitmiş, yol göstermişti. Gerideki boşlukları doldurup ülkeyi yeni alanlarda daha ileriye götürmek ise kendisinden sonra yerine geçeceklere düşen bir görevdi.
Atatürk kendisinin ölümünden sonra bile ülkesi üzerine çökecek karanlık güçlerin zaman zaman geri dönebileceğini çok iyi biliyordu. Bunu öngörebiliyordu. Bu yüzden büyük eseri Nutuk’u, ülkenin istikbalini inşa edecek olan gençlere seslenerek söyle bitirdi:
Gençliğe Hitabe
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini (bağımsızlığını), Türk Cumhuriyet’ini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin (geleceğinin) yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî (iç) ve haricî (dış) bedhahların (düşmanların) olacaktır.
Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini (olanak ve koşullarını) düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait (elverişsiz) bir mahiyette (nitelikte) tezahür edebilir (görünebilir). İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili (temsilcisi) olabilirler.
Cebren (zorla) ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten (koşullardan) daha elîm (acıklı) ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet (sapkınlık) ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin (istilacıların) siyasî emelleriyle tevhit edebilirler (birleştirebilirler). Millet, fakr ü zaruret (yoksulluk) içinde harap ve bîtap (yorgun ve bitkin) düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait (durum ve koşullar) içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur!
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Nutuk – MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu – LORD KINROSS
Tek Adam 1-2-3 – ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR
Atatürk ve Demokratik Türkiye – HALİL İNALCIK
Atatürk, Modern Türkiye’nin Kurucusu – ANDREW MANGO
Büyük Kardeşim Atatürk – MAKBULE ATADAN
Mustafa Kemal – YILMAZ ÖZDİL