Bizden önce yalnızca karanlık, su ve Büyük Tanrı Bumba vardı. Bir gün, şiddetli bir mide sancısıyla kıvranan Bumba, Güneş’i kustu. Güneş suyun bir kısmını buharlaştırınca kara göründü. Sancısı hala dinmemiş olan Bumba’nın midesinden sırasıyla Ay, yıldızlar, leopar, timsah, kaplumbağa ve en sonunda insanlar çıktı.
Orta Afrika’da yaşayan Boshongo halkına ait bu yaratılış efsanesi, diğer birçokları gibi, bugün hala kendi kendimize sorduğumuz sorulara yanıt arıyor. Neyse ki günümüzde artık bize doyurucu yanıtlar veren bir araca sahibiz: Bilim.
Holosen’e hoş geldiniz arkadaşlar. Ben Hasan. Bu videoda konuşacağımız konu, sabah trafiğinde sıkışıp kaldığınızda ya da market alışverişi yaparken aklınıza gelen o gündelik dertlerden çok daha öteye, zamanın ve mekanın ortaya çıktığı o ilk ana uzanıyor.
Bildiğimiz bütün toplumların, evrenin ve evrende yaşayan canlıların kökeniyle ilgili hikayeleri var. En eski yaratılış destanı, MÖ 1600’lü yıllara tarihlenen ve Sümerlere ait olan “Eridu Yaratılışı” olarak bilinen metin. Oysa yaratılış hikayeleri kuşkusuz bundan çok daha gerilere, en az 40 bin yıl öncesine gidiyor.
On binlerce yıl önce savanada yaşamış atalarımızdan günümüz modern insanına kadar pekçok insan hayatında en az birkaç kez bile olsa Nereden geldik? Her şey nasıl meydana geldi? Evren nasıl ortaya çıktı? gibi sorular üzerine düşünmüştür.
Bir düşünsenize şu anda etrafınızdaki her şey, bu videoyu izlemenizi sağlayan cihaz, soluduğunuz hava, bastığınız toprak, gökyüzündeki yıldızlar hatta siz bile evrenin bir parçasısınız. Uzaydaki cisimleri meydana getiren her atom hatta uzayın kendisi bile evrenin bir parçası. Hatta size daha da ötesini söyleyeyim. Evren yoksa zaman bile yok.
Peki o zaman evren bildiğimiz ya da bilmediğimiz her şeyi içeriyorsa ve her şey onunla birlikte var olduysa evrenin kendisi nasıl oldu da “hiçlik”ten fırlayıp varlık sahnesine çıktı? İşte bugün bu sorunun cevabını arayacağız. Ancak şunu söylemeliyim ki bu videoda sadece kuru bir fizik dersi işlemeyeceğiz. Zaman makinemize atlayıp Avustralya’nın kızıl topraklarında, “Rüya Zamanı”nda kıtayı şekillendiren Gökkuşağı Yılanı’nın izini süreceğiz. Oradan kuzeye, İskandinav buzullarına ışınlanıp, evreni yalayarak ortaya çıkaran kozmik inek Audhumla’yla tanışacağız. Sonra laboratuvar önlüğümüzü giyinip bu tür büyük soruların cevabını bize verebilecek elimizdeki en güvenilir aracın yani bilimin kollarına bırakacağız kendimizi. Ve en son da felsefeci kimliğimizi takınıp Leibniz’in “Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?” sorusuyla biraz beynimizi yakarız belki. Hatta belki de, tüm bu yaşadıklarımızın bir bilgisayar simülasyonu olup olmadığını bile tartışıp, gerçeklik algımızı kökünden sarsabiliriz. Ne dersiniz?
Hazırsanız, kemerlerinizi bağlayın. Filmi geriye sarıyoruz. İlk atomun bile henüz oluşmadığı, karanlığın ve ışığın henüz ayrışmadığı o ilk ana, sıfır noktasına gidiyoruz.
İçindekiler
1- Mitolojik Başlangıçlar ve Hikaye Anlatıcılığı
Bilimsel çalışmalara dalmadan önce, insan zihninin bu devasa boşluğu binlerce yıl boyunca nasıl doldurmaya çalıştığına bakmamız gerekiyor. Bildiğiniz gibi insanı diğer hayvanlardan ayıran en önemli özelliklerinden birisi, hikâye anlatma ve ortak anlamlar kurma becerisi. Çünkü biz insanlar, anlam arayan varlıklarız. Teleskoplarımız ve parçacık hızlandırıcılarımız yokken, hikayelerimiz vardı. Ve inanın bana, bu hikayeler en az kuantum fiziği kadar yaratıcı, karmaşık ve büyüleyiciydi. Karşılaştırmalı mitoloji çalışmaları bize gösteriyor ki, dünyanın neresine giderseniz gidin, her kültürün bir “kozmik yumurta”, bir “kaos”, bir “ayrışma” yani kısacası bir yaratılış hikayesi var. Bu hikayeler sadece uydurma masallar değildi; aynı zamanda atalarımızın doğayı ve varoluşu anlama çabalarının en saf haliydi.
1.1- Avustralya’nın Rüya Zamanı (Dreamtime) ve Gökkuşağı Yılanı
Mesela dünyanın en eski yaşayan kültürlerinden biri olan ve on binlerce yıllık bir sözlü geleneğe sahip Avustralya Aborjinlerine kulak verelim. Onların kozmolojisinde zaman çizgisel değil; geçmiş, şimdi ve gelecek iç içe. Bu kutsal zaman dilimine “Rüya Zamanı” (Dreamtime) diyorlar. Bu anlatıların merkezinde ise muazzam, hem yaratıcı hem de yok edici bir güç duruyor: Gökkuşağı Yılanı.
Hikaye şöyle başlıyor: Başlangıçta dünya düz, boş, sessiz ve hareketsizdi. Her şey derin bir uykudaydı. Ne dağlar vardı, ne nehirler, ne de kuş sesleri. Yeryüzünün altında uyuyan Gökkuşağı Yılanı bir gün uyandı ve yeryüzüne çıktı. Devasa gövdesiyle kıtayı boydan boya kat etti. O kadar büyüktü ki, süründüğü yerlerde derin vadiler, kıvrıldığı yerlerde nehir yatakları oluştu.
Ancak bu mitolojide Yılan sadece coğrafyayı şekillendirmiyor, yaşamın kendisini de başlatıyor. Hikayenin en sevdiğim ve en ilginç kısmı burası: Yılan, önce yer altında uyuyan kurbağaları çağırıyor. Kurbağalar yeryüzüne çıktıklarında karınları devasa miktarda suyla dolu. Gökkuşağı Yılanı onları gıdıklıyor (evet, yanlış duymadınız, mitolojide bazen evren gıdıklanarak ve kahkahayla yaratılır!) ve gülen kurbağaların ağzından sular fışkırıyor. Bu sular, Yılan’ın devasa gövdesiyle açtığı o izleri doldurarak nehirleri, gölleri ve okyanusları oluşturuyor. Su gelince otlar yeşeriyor, ağaçlar boy veriyor ve diğer hayvanlar uyanıyor. Gökkuşağı Yılanı daha sonra tüm canlılara uymaları gereken yasaları veriyor. Yasalara uyanlar insan formuna kavuşuyor ve her birine bir totem veriliyor; uymayanlar ise taşa dönüşüyor.
Şu hikayenin yaratıcılığına bakar mısınız? 🙂
Şimdi burada duralım ve bir düşünelim. Su, hayattır. Aborjinler, suyun yaşam için ne kadar kritik olduğunu, kurak bir kıtada hayatta kalmanın sırrının su kaynaklarını bilmekten geçtiğini bu hikayeyle kodlamışlardı. Aslında böyle baktığınızda bu arkaik insanlar için ne kadar mantıklı bir hikaye değil mi? O çağda yaşayan bir insan olduğunuzu düşünün. Yüzyıllardır anlatılan bu hikaye kendinizi bilecek yaşlara geldiğinizde size de anlatılıyor. Mantıklı bulmamanız ya da “hadi canım böyle saçmalık olur mu?” demeniz mümkün mü? Değil! Çünkü ortalıkta henüz bilimsel bilgiler yok. Sadece içerisinde yaşadığınız kabile kültürü ve atalarınızın anlattığı hikayeler var.
Bir de bilimsel bir gözle baktığımızda, bu mitolojideki derinliği görebiliyor musunuz? Gökyüzünde görülen gökkuşağı, Yılan’ın bir su birikintisinden diğerine geçişinin izi. Bu, ışığın kırılması ve su döngüsü arasındaki bağlantının binlerce yıl önceki şiirsel anlatımı aslında. Bu hikayede “Büyük Patlama” yerine “Büyük Uyanış” ve “Şekillendirme” var.
1.2- Kuzeyin Buzlu Nefesi: Ymir ve Audhumla
Şimdi sıcak ve kurak Avustralya çöllerinden, kuzeyin dondurucu soğuğuna, İskandinav mitolojisine, Vikinglerin o sert dünyasına ışınlanalım. Burada hikaye çok daha vahşi, çok daha kanlı ve termodinamik yasalarını andıran bir yapıya sahip.
Vikinglere göre başlangıçta ne yer vardı, ne gök, ne de okyanus. Sadece uçsuz bucaksız, dipsiz bir boşluk vardı: Ginnungagap (yani Büyük Boşluk). Bu boşluğun bir ucunda ateşler diyarı Muspelheim, diğer ucunda ise buzlar diyarı Niflheim bulunuyordu.
İşte yaratılış, bu iki zıt kutbun, ateşin ve buzun karşılaşmasıyla başladı. Muspelheim’dan gelen sıcak hava, Niflheim’dan gelen soğuk buzla Ginnungagap’ta buluştuğunda, buz erimeye başladı. Bu eriyen damlalardan, yaşamın ilk formu, dev Ymir ortaya çıktı. Ymir, ilk buz deviydi, kaotik ve ilkel bir güçtü.
Ama Ymir yalnız değildi. Eriyen buzdan kozmik bir inek de oluşmuştu: Audhumla. Evet, İskandinav yaratılış mitinin merkezinde devasa, kozmik bir inek var! İnek deyip geçmeyin, bu inek yaşamın kaynağıydı. Audhumla, memelerinden akan dört nehir dolusu sütle Ymir’i besledi. Peki, Audhumla ne ile besleniyordu? O da tuzlu buz bloklarını yalayarak besleniyordu.
Ve işte tuhaflık ve yaratıcılık tam burada zirveye ulaşıyor: İnek o tuzlu buzları yaladıkça, buzun içinden bir şekil ortaya çıkıyor. İlk gün saçlar, ikinci gün bir kafa ve üçüncü gün tam bir adam: Buri. Buri, İskandinav mitolojisinde tanrıların atası. Bir de onun oğlu Bor var. Bor, bir dev kızıyla evleniyor ve üç çocukları oluyor: Odin, Vili, Ve.
Bu hikayenin sonu ise oldukça dramatik. Hikayenin sonunda yeni düzenin temsilcileri olan Odin ve kardeşleri, kaotik geçmişin temsilcisi olan dev Ymir’i öldürüyorlar. Ymir’in kanı o kadar çok akıyor ki, devlerin çoğunu boğuyor ve okyanusları oluşturuyor. Ve nihayet Odin ve kardeşleri, Ymir’in cesedini boşluğun ortasına taşıyorlar ve ondan dünyayı inşa ediyorlar: Etinden toprak, kemiklerinden dağlar, dişlerinden kayalar, kafatasından gökyüzü ve beyninden bulutları yapıyorlar.
Bu mitleri dinlerken aklınıza şu gelmiş olabilir: “Bunlar sadece hikaye.” Evet doğru, ancak bu hikayeler bize, insan zihninin evrensel çalışma prensibini gösteriyor: Kaostan düzen yaratma ve bulduğu her boşluğu bir şekilde doldurma ihtiyacı.
Ben burada size sadece iki mit anlattım ama bunlardan onlarca hatta yüzlerce var. Babil’in Enuma Eliş’inden Yahudi geleneğindeki Tekvin’e, Antik Yunan’ın Theogonia’sından Antik Hindistan’ın Rigveda’sına, Altay Türklerinin Yaratılış Destanı’ndan Çin’in Pangu’suna kadar dünyanın her yerinde ortaya çıkmış bir sürü mit.
Yani binlerce yıldır Avustralya çöllerinden İskandinavya’ya, Arap Yarımadasına’dan Güney Amerika’ya kadar dünyanın neresine giderseniz gidin orada bulunan insanların size anlatacak bir hikayesi mutlaka vardı. Hepsi evrenin kökeni ve canlıların ortaya çıkışıyla ilgili birbirinden ilginç mitlere sahipti ve istisnasız hepsi de anlattıkları bu söylencelerdeki bilgilerden son derece emindi.
Tüm bu hikayelerin ortak noktası ise şu: Evren “hazır” gelmedi. Bir süreç, bir mücadele, bir ayrışma yaşandı. Ama ortada hep bir potansiyel vardı. Bu yüzden Çin’deki Pan Gu, Hinduizm’deki Brahma gibi birçok kültürde bir “Kozmik Yumurta” motifi görüyoruz. Yumurta, henüz çatlamamış ama her şeyi içinde barındıran o potansiyeli temsil ediyor. Bugün Büyük Patlama Teorisi’nin “Tekillik” olarak bize anlattığı şey de aslında, tüm evrenin sıkışmış olduğu o “matematiksel yumurta” değil mi zaten?
Ama durun oraya birazdan geleceğiz.
2- Bilimin Gözünden Evrenin Ortaya Çıkışı
Şimdi biz yaratılış efsanelerini bir kenara bırakıp bilimin gözünden evrenin nasıl ortaya çıktığına bakalım. Ama önce evren nedir onu bir cevaplayalım isterseniz.
2.1- Evren Nedir?
En temel tanımıyla evren, geçmişte var olmuş, bugün var olan ve gelecekte var olacak her şey: tüm uzay, madde ve enerji, hatta zamanın kendisi bile evrene dahil. Ama burada size bir noktayı açıklamam gerekiyor. Evren ile Gözlemlenebilir Evren aynı şey değil. Yani biz tüm evrenin tamamını görmüyoruz. Çok uzaklardaki gökcisimlerinin ışıkları bize ancak belirli bir mesafeden ulaşabiliyor. Onun ötesini gözlemleyemiyoruz. Çünkü 13.8 milyar yıl yaşındaki evrenimiz sürekli genişmeye devam ediyor. Bu yüzden astronomide sıkça gözlemlenebilir evren ifadesi kullanılıyor.
Peki evren neyden meydana geliyor? Modern kozmolojide evrenin içerikleri, gözlemlerle uyumlu standart modelde kabaca şöyle özetlenmiş: Normal (görünen) madde: ~%5, Karanlık madde: ~%27, Karanlık enerji: ~%68.
Normal madde yıldızlar, gezegenler gibi gözlemleyebildiğimiz ancak aslında evrenin sadece çok küçük bir kısmını oluşturan madde türü. Karanlık madde ise ışığı yansıtmayan veya yaymayan, ancak yerçekimsel etkileri sayesinde galaksileri bir arada tuttuğunu bildiğimiz bir madde türü. Karanlık enerji ise bunların arasında hakkında en az şey bildiğimiz kavram. Evrenin hızlanarak genişlemesine neden olduğu düşünülen, uzayın dokusuna yayılmış bir enerji türü.
2.2- Hubble’ın Evrenin Genişlemesini Keşfetmesi
Evrenin tanımını yaptık. Peki bu her şeyi içeren evren ezelden beri var mıydı yoksa onunda bir başlangıcı var mı? Gelin elimizdeki en güçlü teleskopların, bilgisayarların ve matematiksel modellerin bize anlattığı o destansı hikayeye girelim:
1920’lere kadar Einstein dahil pek çok bilim insanı, evrenin durağan, sonsuz ve ezelden beri var olduğuna inanıyordu. Ancak Amerikalı astronom Edwin Hubble, dev teleskobuyla uzak galaksilere baktığında şoke edici bir şey fark etti: Neredeyse tüm galaksiler bizden uzaklaşıyordu. Daha da önemlisi, uzaktakiler daha hızlı uzaklaşıyordu.
Bunu daha iyi anlayabilmek için klasik balon analojisini anlatayım size.
Sönük bir balonun üzerine keçeli kalemle noktalar koyduğunuzu düşünün. Bu noktalar galaksiler olsun. Balonu şişirmeye başladığınızda, noktaların hepsi birbirinden uzaklaşır. Hiçbir nokta “merkez” değildir. A noktasındaki bir karınca, B ve C noktalarının kendisinden uzaklaştığını görür. B noktasındaki karınca da A ve C’nin uzaklaştığını görür. İşte evrenimiz de tam olarak böyle genişliyor. Galaksiler uzay boşluğunda “yüzmüyor”; uzayın kendisi galaksilerin arasında genişliyor.
Anlayacağınız Hubble’ın bu keşfi bize evrenin genişlediğini kanıtladı. Bu da bizi nereye getiriyor? Evren dün, bugünkünden daha küçüktü, ve filmi sürekli geriye sararsak her şeyin bir araya geleceği o ilk ana kadar gitmemiz gerekiyor. Bilim insanları da aynen bunu yaptı. Evrenin büyüme oranını yani Hubble sabitini kullanarak filmi geriye sardılar ve genişlemenin ilk ne zaman başladığını buldular. 13.8 milyar yıl önce. Bu kadar geriye gittiğimizde sonsuz küçüklükte ve sonsuz yoğunluktaki nokta olan bir tekilliğe ulaşıyoruz. Tekillikte uzay ve zaman kavramları yok oluyor.
Tüm bu ipuçları uzay ve zamanın 13.8 milyar yıl önce, inanılmaz küçük ve sıcak bir noktanın dışarı doğru patlamasıyla oluştuğuna işaret ediyor. Astronomlar bu olaya Büyük Patlama adını vermişler. Büyük Patlama’dan doğan evren o zamandan beri genişliyor ve soğuyor.
Burada sıklıkla yanlış anlaşılan bir mevzuyu da açıklamak istiyorum. Büyük Patlama’yı, boş, karanlık bir odada patlayan bir el bombası gibi düşünmeyin. Burada odanın (yani uzayın) kendisi ortaya çıkıyor. Aslında Büyük Patlama isimlendirmesi hatalı bir isimlendirme ama teori ilk ortaya çıktığında bu şekilde isimlendirilmiş ve kafalarda bu şekilde yer etmiş. NASA bunu çok güzel özetliyor: “Bu bir patlama değil, bir “Her Yerde Genişleme”dir (Everywhere Stretch). Patlama bir merkezden dışarı doğru olur; genişleme ise her noktanın birbirinden uzaklaşmasıdır” diyor.
2.3- Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması
Hubble’ın evrenin genişlediğini keşfetmesi Büyük Patlama’nın ilk kanıtıydı. Şimdi sıra Büyük Patlama’nın ikinci (ve belki de en ikna edici) kanıtına geldi. Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işıması.
Bu kanıt 1964’te Amerika New Jersey’de bulunan Bell Laboratuvarlarında tesadüfen keşfedildi. Burada diğer uydularla haberleşebilmek için Horn Antenna isimli dev bir anten inşa edilmişti. Bu anten ses dalgalarını elektriğe daha sonra da mikrodalga ve radyo dalgası formuyla ışığa çeviriyordu.
Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki radyo astronomu, Horn Antenna isimli bu radyo teleskobuyla samanyolundaki gaz bulutlarında bulunan radyo dalgalarına bakarken, sürekli parazit karıştığını fark ettiler. Deneyde bir terslik olduğunu düşündüler. Antendeki güvercin dışkılarını temizlediler, yönünü değiştirdiler ama cızırtı gitmedi. Ses gökyüzünün her yerinden eşit geliyordu.
Parazit bir türlü gitmeyince kaynağını aramaya başladılar. Sonunda bu “gürültünün”, Büyük Patlama teorisyenlerinin yıllardır kağıt üzerinde öngördüğü, evrenin ilk zamanlarından kalan o “fosil ışık” olduğunu anladılar. Bu zamanın başlangıcının ekosuydu. Büyük patlama öyle güçlü ve öyle sıcaktı ki bu ısının kalıntılarına hala rastlanıyordu. Sürekli dünyaya ulaşan bu zayıf radyasyona bugün, Kozmik Mikrodalga Arka Plan Işıması deniyor. Hatta size ilginç bir şey söyleyeyim. Eski televizyonlarda kanallar arasında gezinirken gördüğünüz o karıncalı ekran aslında bir nevi büyük patlamadan arta kalan görüntüler.
Bu keşif, o dönem Büyük Patlama’nın en büyük rakibi olan “Durağan Evren” (Steady State) teorisini çürüttü. Çünkü Durağan Evren teorisi, evrenin genişlediğini kabul etse de geçmişte sıcak bir başlangıcı olduğunu reddediyordu. Ancak bu arka plan ışıması, evrenin bir zamanlar inanılmaz sıcak olduğunun inkar edilemez termal kanıtıydı. Özetle Hubble evrenin genişlediğini gösterdi, Arka Plan Işıması ise evrenin sıcak bir başlangıçtan geldiğini kanıtladı.
2.4- Büyük Patlama’nın Kimyasal Parmak İzi
Büyük Patlama teorisinin sacayağını oluşturan üçüncü bir kanıt daha var. Bu kanıt bize evrenin kimyasal yapısını açıklıyor. Buna Büyük Patlama Nükleosentezi deniyor. Size mantığını basitçe anlatayım.
Büyük Patlama’dan hemen sonra evren o kadar sıcak ve yoğundu ki, tüm evren kelimenin tam anlamıyla dev bir “nükleer füzyon reaktörü” gibi çalışıyordu. Ancak bu süreç çok kısa sürdü. Evren genişleyip soğudukça, yaklaşık ilk 3 ila 20 dakika arasında bu füzyon durdu. İşte o kısa “pişirme” süresinde evrenin hamurunun kimyasal içeriği belirlendi.
Teorik fizikçiler kağıt kalemi ellerine alıp hesapladıklarında şunu söylediler: “Eğer Büyük Patlama teorisi doğruysa ve evren bu sıcaklıktan geçtiyse, şu an evrende gördüğümüz maddenin kütlece %75’i Hidrojen, %25’i Helyum olmalıdır. Ayrıca çok az miktarda Lityum ve Döteryum bulunmalıdır. Daha ağır elementler (Demir, Karbon, Oksijen gibi) o an oluşamaz.”
Astronomlar teleskoplarını çevirip, spektroskopi yöntemiyle henüz kirlenmemiş en yaşlı ve uzak gaz bulutlarına baktıklarında tam olarak bu oranı buldular: %75 Hidrojen, %25 Helyum, Eser miktarda Lityum.
Peki bu neden çok güçlü bir kanıt?
Şimdi, evrendeki en temel ve bol bulunan element Hidrojen. Aslında biz şu anki bilgilerimizle kesin olarak biliyoruz ki yıldızlar da Hidrojeni Helyuma çeviriyorlar yani füzyon yapıyorlar, ancak evrenin yaşı, şu an evrende var olan o muazzam miktardaki Helyumu üretmek için yeterli değil. Yıldızlar bu miktarın ancak çok küçük bir kısmını üretmiş olabilir. E bu Helyum nereden geldi o zaman? Buradan anlıyoruz ki evrendeki Helyumun büyük kısmı, yıldızlarda değil, evrenin doğum anındaki o ilk “büyük fırın”da pişirilmiş. İşte bu oranların teoriyle birebir uyuşması, Büyük Patlama’nın “kimyasal parmak izi” olarak kabul ediliyor.
Yani yine bir özet geçecek olursak: Genişlemenin keşfi bize dinamik bir kanıt sundu, Arka Plan Işıması’nın keşfi termodinamik bir kanıt sundu, elementlerin oranı ise kimyasal bir kanıt sundu. Böylece bugün biz “Evren nasıl ortaya çıktı?” sorusuna verilebilecek en net ve kanıta dayalı açıklamaya sahip olmuş olduk: Evren 13.8 milyar yıl önce Büyük Patlama’yla ortaya çıktı.
Peki kainatın ilk hali saf enerjiden ibaretken nasıl maddeye dönüştü? Etrafımızdaki her şeyin maddeden oluştuğunu biliyoruz. Maddenin de atomlardan. Soluduğumuz hava, evlerimiz, arabalarımız, yiyeceklerimiz… Maddenin ortaya çıkışı 1905 yılına kadar bir sırdı. Sonra Albert Einstein o ünlü denklemi buldu. E=mc2. Einstein’ın denklemi bize enerjinin yani e’nin, ve kütlenin yani m’nin aynı şeyin farklı formları olduğunu gösterdi. Kütle ve enerji birbirleriyle değiştirilebilirlerdi.
Bazı bilim insanları bu denklemi sonradan tarihin en ölümcül silahını yaratmak için kullandı. Atom bombası! Bu da bize o ilk anda ne olduğuna dair bir fikir verdi. Nükleer bir patlamada, maddenin parçacıkları, devasa bir enerji yaratmak için birbirlerinden ayrılır. Büyük patlamadan sonra ise tam tersi gerçekleşti, devasa enerjinin bir kısmı maddeye dönüştü.
Yani Einstein’ın denklemi bir sonucu ortaya çıkardı. Bebek kainat büyüyüp soğudukça büyük patlamanın saf enerjisi de maddenin bizi oluşturan parçalarına dönüştü. Çevremizdeki her şey büyük patlamayla ortaya çıkan enerjinin oluşturduğu maddelerden meydana geliyor. Her molekül, her atom, her kuark.
Maddenin ortaya çıkışından sonra, milyarlarca yıl içerisinde devasa gaz ve toz bulutları bir araya gelerek galaksileri, galaksiler yıldız sistemlerini, yıldız sistemleri de gezegenleri meydana getirdi. Nihayet bu sonsuz sayıdaki gezegenlerin bazılarının üzerinde canlılık ortaya çıktı (en azından birinde ortaya çıktığını kesin olarak biliyoruz). Ve en sonunda evrim de devreye girince bugün bu organizmaların en gelişmiş beyne sahip türü olan bizler burada bu soruları soruyoruz işte. Bu ne biliyor musunuz? Hidrojen atomlarının 13.8 milyar yıl sonra “Ben nereden geldim?” diye soracak bir beyne dönüşmesi süreci. Bu bana Amerikalı gökbilimci Carl Sagan’ın ünlü sözünü hatırlatıyor: “Bizler evrenin kendisini anlamaya çalışan parçalarıyız.” Tüylerim diken diken oldu.
3- Felsefenin Derin Sularında Varoluş
Mitolojik hikayeler elimizde bilimsel yöntem yokken bizim için “nasıl” sorusuna şiirsel cevaplar veriyordu. Sonra bilimin ortaya çıkışıyla nasıl sorusunun gerçek cevabını bulduk. Ancak felsefe, çok daha rahatsız edici ve uykusuz bırakan bir soruyla karşımıza çıkıyor. Bu bölümde biraz zihnimizi zorlayacağız hazır olun. Çünkü filozoflar binlerce yıl boyunca evrenin sadece “nasıl” ortaya çıktığını değil, bu oluşumun arkasındaki akıl almaz nedeni (ya da nedensizliği) de sorgulamışlar.
3.1- “Evren Sadece Oradadır”: Bertrand Russell ve Kaba Gerçeklik (Brute Fact)
Önce sahnemize iki dev ismi davet edelim: Ünlü ateist filozof Bertrand Russell ve Cizvit rahibi Frederick Copleston. Çünkü 1948 yılında BBC radyosunda yaptıkları o meşhur tartışma, varoluşun en temel düğümlerinden biriydi.
Copleston, burada klasik bir argümanla geldi: “Evrendeki her şeyin bir sebebi var, o halde evrenin kendisinin de bir sebebi olmalı. Bu sebep Tanrı’dır.” dedi. Bu, bize Leibniz’in “Yeterli Sebep İlkesi”ni hatırlatıyor. 17.yüzyılın Alman filozofu ve matematikçisi Leibniz, Russell’dan çok önce, belki de felsefe tarihinin en radikal sorusunu sormuştu: “Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var?”
Leibniz’e göre, evrenin var olması bir “tesadüf” olamazdı. Çünkü evren “zorunlu” değildi; hiç olmayabilirdi. Yani, bir şey varsa, arkasında onu açıklayan bir neden de olmalıydı.
Ancak Bertrand Russell, bu argümana belki de tarihin en soğukkanlı cevabını verdi: “Evren sadece oradadır, hepsi bu.” Russell’a göre evren bir “Brute Fact” yani “Kaba Gerçek”ti. Bir açıklaması olmak zorunda değildi. Evrenin neden var olduğunu sormak, “Bütün üçgenlerin toplamı neden üçgendir?” sorusunu sormak kadar abesti.
Aslında benim anladığım kadarıyla Russell bize şunu söylüyor: “Eğer evrenin nedeni Tanrı’ysa o zaman Tanrı’nın nedeni nedir? Eğer Tanrı’nın bir nedeni olmaz o sadece vardır diyebiliyorsak evrenin bir nedeni olmaz o sadece vardır da diyebiliriz. Dolayısıyla ilk neden argümanının hiçbir geçerliliği yoktur.” Yani anlayacağınız Russell bizi şu ürkütücü ihtimalle baş başa bırakıyor: “Belki de evrenin hiçbir anlamı, amacı veya nedeni yoktur. O sadece vardır.”
Burada akıllara şu soru gelebilir. E hani Büyük Patlama teorisi bize evrenin bir başlangıcı olduğunu söylemişti. Tanrı yoksa o zaman bunu başlatan nedir?
Aslında evrenin bir başlangıcı olsa da bu başlangıç ve daha sonra yine kendi üzerine çökmesi süreci sonsuza kadar devam ediyor olabilir. Yani bir tür yoyo gibi evren sürekli kendi üzerine çöküyor ve patlıyor olabilir. Bilim insanları bu hipoteze “Büyük Sıçrama Hipotezi” adını vermişler.
Ya da bizim içerisinde yaşadığımız evren çok daha büyük bir şeyin parçası olabilir. Belki de sonsuz sayıda evrenin olduğu bir mega, hiper uzay vardır ve evrenimiz o hiper uzaydaki bir baloncuktan ibarettir. Kim bilir?
Elbette Büyük Sıçrama Hipotezi ya da Çoklu Evrenler bize Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu konusunda bir şey söylemiyor. Biz burada sadece büyük soruların üzerine düşünüyoruz. Bunu unutmayın. Bu konulara önümüzdeki bölümlerde ayrıntılı bir şekilde değiniriz belki. O yüzden siz şimdi kanalı takip edin ve bildirimleri açın isterseniz sonra da konumuza geri dönelim.
3.2- Wittgenstein ve Mistik Suskunluk
Eğer Russell’ın cevabı size çok “kuru” geldiyse, Avusturyalı filozof Ludwig Wittgenstein’a kulak verelim. O, mantığın sınırlarında dolaşan bir dahiydi. Wittgenstein, Tractatus adlı eserinde bizi sarsan şu cümleyi kurmuş: “Mistik olan, dünyanın nasıl olduğu değildir, dünyanın var olmasıdır.”
Wittgenstein’a göre, bilim bize evrenin nasıl çalıştığını (yıldızların nasıl yandığını, hücrelerin nasıl bölündüğünü falan) anlatabilir. Ama neden hiçlik yerine bir evrenin var olduğu sorusu, dilin ve mantığın sınırlarını aşar. Bu soru karşısında duyduğumuz şey bir cevap değil, bir hayret duygusudur. Bu yüzden kitabını o meşhur sözle bitirir: “Üzerine konuşulamayan konuda susmalı.” Yani Wittgenstein’a göre evrenin kökeni, hakkında konuşulacak bir problem değil, karşısında sessizce hayrete düşülecek bir gizem.
3.3- “Tanrılar Bile Bilmiyor Olabilir”: Nasadiya Sukta’nın Şüpheciliği
Şimdi Batı felsefesinden çok daha geriye, M.Ö. 1500’lere, Hindistan’a götüreceğim sizi. Rig Veda diye bilinen ve Hinduizm’in en kutsal metinleri olan dört Veda’nın ilki ve en eskisi olan bir kutsal metine bakacağız. Tarihin en eski dini metinlerinden biri.
Rig Veda’nın içinde yer alan Nasadiya Sukta (yani Yaratılış İlahisi) diye bilinen bir bölüm var. Bu ilahide insanlık tarihinin belki de en dürüst ve en tüyler ürpertici sorgulamalarından biri yapılmış.
İlahi, filozofların bile zor cesaret edebildiği bir şüphecilikle başlıyor: “O zaman ne varlık vardı ne de yokluk… Ne ölüm vardı ne de ölümsüzlük…” Şair burada evrenin bir yaratıcı tarafından yapılıp yapılmadığını sorguluyor ve ilahiyi şu sarsıcı dizelerle bitiriyor:
“Bu yaratılış nereden geldi, Yaratıcı onu yaptı mı, yapmadı mı? En yüksek göklerdeki gözetleyici (Tanrı) bunu bilir… Ya da belki o bile bilmiyordur.”
Düşünebiliyor musunuz? Binlerce yıl önce yazılmış kutsal bir metin, Tanrıların bile evrenin kökenini bilmeyebileceğini, belki de evrenin Tanrılardan önce var olduğunu fısıldıyor. Bu, “acaba evren kendi kendini mi doğurdu?” sorusunun antik çağdaki bir yankısı.
3.4- Schopenhauer ve “Kör İrade”
Peki ya gerçekten de evrenin arkasında akıllı bir tasarımcı ya da yüce bir amaç yoksa? Ya evrenin arkasındaki güç, sadece aç, kör ve doyumsuz bir arzuysa? Alman filozof Arthur Schopenhauer’la tanışın. Schopenhauer’a göre evrenin özü “İrade”ydi.
Ama bu, bilinçli bir irade değildi. Bu; kayaları yerinde tutan, ağaçları güneşe doğru iten, kaplanı avına saldırtan ve bizi sürekli bir şeyler istemeye (daha çok para, daha çok aşk, daha çok yaşam) zorlayan kör bir yaşam enerjisiydi. Schopenhauer’a göre evren rasyonel bir yer değildi; bitmek bilmeyen bir çabanın, arzunun ve dolayısıyla ıstırabın sahnesiydi. Bizler de, bu devasa kozmik iradenin etten kemikten kuklalarıydık. Schopenhauer’a göre “Evren neden var?” sorusunun cevabı şuydu: “Çünkü bu İrade, var olmaya doymuyor.”
3.5- Sartre ve Varlığın “Bulantısı”
Felsefe turumuzu, 20. yüzyılda, bir parkta oturup ağaç köküne bakan Jean-Paul Sartre ile bitirelim. Sartre’ın Bulantı isimli bir romanı var. Belki okumuşsunuzdur. O romandaki baş karakterin adı ise Antoine Roquentin. Roquentin bir gün bir parkta otururken karşısındaki kestane ağacının köküne bakar ve aniden dehşet verici bir şey fark eder: O kökün orada olması için hiçbir sebep yoktur.
Ağaç oradadır, siyah ve yumruludur, ama varlığı “gereksizdir” (contingent). Sartre buna “Olumsallık” der. Evrendeki hiçbir şeyin (ne ağacın, ne taşın, ne de insanın) var olmak için zorunlu bir sebebi yoktur. Her şey “fazlalıktır”. İşte bu sebepsizlik hissi, insanda bir “Bulantı” yaratır. Ama bu bulantıyı fiziksel bir mide rahatsızlığı olarak düşünmeyin. Bu, varoluşsal bir tiksinti hissi.
Sartre’a göre, Varoluş özden önce geliyordu. Yani, bir masa yapılmadan önce kafada tasarlanır (özü vardır), ama insan ve evren önce “pat” diye var olur, sonra kendine bir anlam (öz) yaratmaya çalışır. Yani bu düşünceye göre bizler, sebepsizce var edilmiş ve kendi anlamını yaratmaya mahkum edilmiş varlıklarız. Gerçekten çok ama çok düşündürücü.
3.6- Panpsişizm: Ya Evrenin Kendisi Bilinçliyse?
Son olarak, günümüz felsefesinde popülerleşen çılgın ve metafizik bir hipoteze değinmek istiyorum: Panpsişizm.
Panpsişizm yüzyıllarca “mistik” bulunup kenara itilmişti. Ancak son yıllarda nörobilim ve kuantum fiziğindeki tıkanıklıklar yüzünden tekrar masaya getirildi. Philip Goff gibi modern filozoflar, maddenin en temel yapı taşlarının (yani elektronların, kuarkların) bile çok ilkel bir “deneyim” veya “bilinç” kırıntısına sahip olabileceğini savunuyor. Haydaaa… Toplanın olay var arkadaşlar.
Şimdi, “Birleşim Problemi” olarak bilinen bir problem var. Bu problem bize diyor ki: Trilyonlarca küçük atom altı parçacık nasıl birleşip benim tek bilincimi oluşturuyor?
İşte Philip Goff bu soruyu aşmak için, bilincin beyinde sonradan oluşan bir sihir değil; evrenin hamurunda en başından beri var olan bir fenomen olduğunu savunuyor. “Belki de evren, ölü bir mekanizma değil, baştan aşağı “hisseden” devasa bir organizma.” diyor. “Kozmopsişizm” denen bu görüşe göre, evrenin kendisi tek ve devasa bir bilinç olabilir ve bizler onun parçalanmış kişilikleri olabiliriz.
Hatta Goff bu fikri bir adım öteye taşıyıp, “İnce Ayar Problemi” olarak bilinen ve evrendeki fizik kurallarının neden yaşama bu kadar uygun olduğunu soran problemi de buna bağlıyor.
Bildiğiniz gibi, kütleçekim kuvveti veya elektronun kütlesi çok az farklı olsaydı, evren bugün bildiğimiz şekliyle var olamazdı. Ve bizler burada bu soruları soramazdık. Goff’un “Failli Kozmopsişizm” (Agentive Cosmopsychism) teorisine göre, her şey kör bir şans eseri oluşmadı. Evren başlangıçtaki o kaotik anda, yaşamın ve bilincin (yani değerin) ortaya çıkabileceği en iyi fiziksel sabitleri “tercih eden” bilinçli bir faildi. Yani bu hipoteze göre evren, kendi varoluşunu deneyimlemek için bizi birer “duyu organı” olarak geliştirmiş olabilir.
Goff’un bu hipotezi benim aklıma hemen panteizm görüşünü getiriyor. Bildiğiniz gibi Panteizmin temel mottosu şu: “Tanrı ve Evren birdir.” (Deus sive Natura). Yani panteizmde Tanrı, evreni dışarıdan yaratan bir heykeltıraş değil, evrenin bizzat kendisi. Goff’un teorisine baktığımızda da şunları görüyoruz: Evrenin kendisi bilinçlidir. Evrenin bir amacı vardır ve bu değeri maksimize etmektir. Evren, fizik kanunlarını “seçme” yeteneğine ve iradesine sahiptir.
Eğer bir varlık bilinçli, iradeli ve her şeyi kapsayan bir yapıdaysa, teolojide buna “Tanrı” denir. Goff buna “Tanrı” demek yerine “Evren” demeyi tercih etse de, tanımladığı şey Panteist bir Tanrı tanımıyla neredeyse birebir örtüşüyor.
Madem aynı şey, neden Goff buna “Panteizm” demiyor da “Kozmopsişizm” diyor? Buradaki fark, duygu ve tapınma noktasında. Şöyle anlatayım.
Panteizm evrene bir “kutsallık” atfeder. Spinoza veya Einstein gibi panteistler, evrenin bu düzeni karşısında huşu duyarlar. Kozmopsişizm ise daha soğuk ve teknik bir açıklamadır. “Evren kutsaldır, ona tapalım” demez; “Evrenin temel yapı taşı bilinçtir, bu bir fiziksel zorunluluktur” der. Yani Goff konuya bir din adamı gibi değil, bir fizikçi veya matematikçi soğukkanlılığıyla yaklaşır.
Sonuç olarak Goff’un bu modern teorisi, aslında 17. yüzyıl filozofu Spinoza’nın fikirlerinin, günümüz Kuantum Fiziği ve İnce Ayar argümanlarıyla güncellenmiş halidir de diyebiliriz.
4- Bir Simülasyonun İçinde Yaşıyor Olabilir miyiz?
Videonun başından beri size bir sürü şey anlattım. Ancak bu başlıkların arasında belki de sizi en çok düşünmeye sevk edecek olan kısım burası.
Farkındaysanız bilgi okyanusunun derinliklerine daldıkça sorularımız azalmıyor daha da artıyor. Evrenin nasıl ortaya çıktığını artık az çok biliyoruz. Peki, bu evren “gerçek” mi? Yoksa birilerinin bilgisayarında çalışan bir kod yığını mı?
4.1- Nick Bostrom’un “Simülasyon Argümanı” ve Üçleme
Oxford filozofu Nick Bostrom, 2003 yılında “Simülasyon Argümanı”nı ortaya atarak bu felsefi şüpheyi istatistiksel bir olasılık hesabına dönüştürdü. Bostrom, şu üç önermeden birinin mutlaka doğru olması gerektiğini savunuyordu:
1- Medeniyetler teknolojik olarak olgunlaşmadan yani simülasyon yapacak seviyeye gelmeden yok olurlar. Olaya bizim açımızdan bakacak olursak simülasyon evrenler yaratacak teknolojilere ulaşamadan kendimizi nükleer savaşla veya iklim kriziyle yok edeceğiz.
2- Teknolojik olarak olgunlaşan medeniyetler, atalarının simülasyonlarını yapmaya ilgi duymazlar. Belki etik bulmazlar, belki sıkıcı bulurlar.
3- Biz neredeyse kesinlikle bir bilgisayar simülasyonunda yaşıyoruz.
Şimdi, Bostrom’un mantığı şöyle: Eğer gelecekte süper güçlü bilgisayarlarımız olursa ve atalarımızın (yani bizim şu anki halimizin) simülasyonlarını yaparsak, “sanal” insan sayısı, “gerçek” insan sayısından milyarlarca kat fazla olacaktır. Tek bir “gerçek” evrene karşılık, milyarlarca “simülasyon” evren yaratılabilir. İstatistiksel olarak, rastgele seçilen bir bilincin (yani sizin) o tek gerçek evrende olma ihtimaliniz, samanlıkta iğne aramak gibidir. Çok büyük ihtimalle o milyarlarca simülasyondan birinin içindesiniz.
4.2- Bilimsel İtiraz: Evrenin Pikselleri ve Algoritmik Olmayan Gerçeklik
Simülasyon teorisi size korkutucu gelmiş olabilir. Ancak hemen korkmayın. Bilim dünyasında bu teoriye karşı çıkan güçlü sesler de var. Bu fizikçilerin “Simülasyonda değiliz” derken masaya koydukları temel bilimsel itirazlar şunlar:
1- Kuantum çoklu cisim problemi
Bu argümana göre klasik fizikte nesneleri simüle etmek kolaydır. Ancak Kuantum Mekaniğinde parçacıklar birbirine dolanık haldedir. Simülasyona eklediğiniz her yeni elektron için, bilgisayarın hafızasını üstel olarak artırmanız gerekir. Dolayısıyla sadece birkaç yüz elektronun kuantum etkileşimlerini tam olarak simüle etmek için gereken bilgisayar belleği, gözlemlenebilir evrendeki toplam atom sayısından daha fazladır. Sonuç olarak evrenin tamamını bırakın, bir metal parçasını bile atomik düzeyde kusursuz simüle etmek, fiziksel olarak imkansız bir donanım gerektirir.
2- Sürekli yani analog uzaya karşı kesikli yani dijital uzay
Bilgisayarlar 0 ve 1’lerle çalışır, yani kesiklidir, dijitaldir. Arada boşluklar vardır. Ancak şu ana kadar yaptığımız en hassas ölçümler, evrenin yani zaman ve mekanın kesikli değil, sürekli yani analog olduğunu gösteriyor. Eğer evren bir simülasyonsa, çok küçük ölçeklerde “karelenmeler” veya hatalar görmemiz gerekirdi. Ancak fizikçiler uzayın dokusuna ne kadar yakından bakarsa baksın, pürüzsüz bir akış görüyorlar. Yani bu argüman bize diyor ki sonsuz derecede pürüzsüz bir şeyi, sonlu bir bilgisayarda simüle edemezsiniz.
3- Hızlı hesaplama kısıtı yani gecikme sorunu
Bu argümana göre ise evrenin bazı süreçleri o kadar hızlı gerçekleşir ki, bu süreçleri simüle edecek bir bilgisayarın “işlemci hızı”, evrenin kendi hızından daha yavaş kalamaz. Nobel ödüllü fizikçi Frank Wilczek’e göre; evreni simüle etmek için, evrenin kendisinden daha karmaşık ve daha hızlı bir evrene ihtiyaç vardır. Bu da simülasyon argümanını gereksiz kılar. Çünkü simülasyonu yapan evren, bizimkinden daha karmaşık olmak zorundaysa, “bizim evrenimiz basittir, o yüzden simülasyondur” mantığı çöker.
Özetle: Bu fizikçilere göre; evren, bir bilgisayarın içine sığdırılamayacak kadar yoğun, karmaşık ve analog bir yapıdadır. Evreni taklit etmenin tek yolu, evrenin kendisini (birebir aynı atomlarla) yeniden inşa etmektir ki bu da ona “simülasyon” demeyi anlamsız kılar.
Ama yine de bugün bildiklerimiz ve sahip olduğumuz teknoloji bizim düşünme biçimimizi kısıtlıyor olabilir. Kuantum bilgisayarlar gibi bazı teknolojiler bana her zaman şunu dedirtiyor: “Gelecekte kim bilir daha ne teknolojiler icat edeceğiz.” Yani demem o ki siz yine de bu teoriyi aklınızın bir köşesinde tutun.
Gerçi şu an bir simülasyonun içerisinde yaşıyor olsak bile bu bizim için ne ifade ederdi? Yani gerçeklik dediğimiz şey nedir ki? Evren çok gelişmiş bir uzaylı ırkının bilgisayarında simüle ediliyor olsaydı bile bizim için bir şey değişir miydi? Yine aynı şeyler için endişelenir, aynı şeylerden mutluluk duyar ve aynı soruları sormaya devam etmez miydik?
Sanırım bu konu başka bir bölümü hak ediyor. Belki gelecek videolardan birinde bu konuyu daha derinlemesine ele alabiliriz. Bildirimleri açmayı unutmayın arkadaşlar!
Sonuç:
Bugün sizlerle inanılmaz bir yolculuk yaptık. Avustralya’nın kızıl çöllerinde Gökkuşağı Yılanı’nın su yollarını takip ettik, Vikinglerin buzlu dünyasında dev bir ineğin evreni yalayarak ortaya çıkarmasına şahit olduk. Sonra bilimin güven veren kollarına bırakıp kendimizi, 13.8 milyar yıl önceki o ilk kıvılcıma, Büyük Patlama anına gittik.
Ancak zihnimizdeki belki de en derin izi, filozofların o cesur soruları bıraktı. Russell’ın soğukkanlılığı, Leibniz’in mantığı, Wittgenstein’ın sessiz hayreti, Nasadiya Sukta’nın dürüst şüpheciliği ve Sartre’ın varoluş sancısı…
Tüm bu farklı hikayeler – ister mitolojik, ister bilimsel, ister felsefi olsun – tek bir ortak paydaya sahip: Merak.
Bizler, uyanan evreniz. Bizler, kendi kökenini sorgulayan yıldız tozlarıyız. 13.8 milyar yıl önce o “sıfır” anında pişen hidrojen atomları, milyarlarca yıl boyunca yıldızların kalbinde yandı, süpernovalarda dövüldü, uzay boşluğunda savruldu, bir araya gelip gezegenleri oluşturdu ve bugün, tam şu an, sizin damarlarınızda dolaşan kanı, beyninizde bu cümleleri anlamlandıran nöronları oluşturdu.
Ama şunu unutmayın. Evrenin nasıl ortaya çıktığı sorusu, sadece geçmişle, taşla, toprakla ilgili değil. Bu, bizim kim olduğumuzla ilgili. Belki de Leibniz haksızdır; belki de “hiçlik” diye bir şey yoktur, sadece sonsuz bir “oluş” vardır. Belki de Philip Goff haklıdır ve evren, kendi varoluşuna uyanan devasa bir bilinçtir.
Cevap ne olursa olsun, arayışın kendisi büyüleyici. Öyle değil mi? Carl Sagan’ın dediği gibi, “Bizler evrenin kendini bilme yöntemiyiz.”
Bu video hoşunuza gittiyse beni Youtube Katıl butonu üzerinden desteklemeniz çok önemli. Bir video yapmak çok emek istiyor ve burada kullandığım görseller ve müzikler için telif ücreti ödemem gerekiyor. Dolayısıyla videoların sürdürülebilir olması size bağlı. 🙂
Bir sonraki videodaya kadar, bu günlerde akşam dışarı çıktığınızda gökyüzüne bakmayı unutmayın. Çünkü baktığınız o karanlıkta, sadece yıldızları değil, kendi geçmişinizi, kendi başlangıcınızı da görüyorsunuz.
Hoşça kalın, merakla kalın!
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Bilimsel Temeller ve Büyük Patlama (Big Bang)
-
NASA Space Place:(https://spaceplace.nasa.gov/big-bang/)
-
NASA Science:(https://science.nasa.gov/universe/the-big-bang/)
-
NASA Goddard: Universe Expansion Animations
-
ESA (Avrupa Uzay Ajansı):(https://www.esa.int/kids/en/learn/Our_Universe/Story_of_the_Universe/The_Big_Bang)
-
Space.com: Universe History & Future
-
Space.com:(https://www.space.com/13320-big-bang-universe-10-steps-explainer.html)
Felsefe: Varlık, Hiçlik ve Kozmoloji (Leibniz & Wittgenstein)
-
Stanford Encyclopedia of Philosophy: Nothingness & Leibniz
-
Sean Carroll (Caltech):(https://www.researchgate.net/publication/323003852_Why_Is_There_Something_Rather_Than_Nothing)
-
Dialnet:(https://dialnet.unirioja.es/descarga/articulo/8882201.pdf)
-
Wikipedia:(https://en.wikipedia.org/wiki/Tractatus_Logico-Philosophicus)
Panpsişizm ve Bilinç (Philip Goff)
-
Aeon Essays: Panpsychism is crazy, but it’s also most probably true
-
Philip Goff Official: Popular Articles & Philosophy
-
Scientific American (Youtube):(https://www.youtube.com/watch?v=fPGf6qmLXS8)
-
APA Blog: Philip Goff’s Pan-Optimism
-
Mind Matters:(https://mindmatters.ai/2020/01/scientific-american-explores-panpsychism-respectfully/)
Simülasyon Teorisi, Matrix ve Kuantum İtirazlar
-
Simulation Argument (Resmi Site):(https://simulation-argument.com/)
-
Nick Bostrom:(https://simulation-argument.com/simulation/)
-
UBC News (Bilimsel İtiraz):(https://news.ok.ubc.ca/2025/10/30/ubco-study-debunks-the-idea-that-the-universe-is-a-computer-simulation/)
-
Internet Encyclopedia of Philosophy:(https://iep.utm.edu/brain-in-a-vat-argument/)
-
Wikipedia:(https://en.wikipedia.org/wiki/Simulation_hypothesis)
-
Medium:(https://vahidhoustonranjbar.medium.com/the-simulation-hypothesis-is-really-platos-cave-d2ee12697cc9)
-
SRF Kultur (Youtube):(https://www.youtube.com/watch?v=zO0sSJB1TrI)





















