Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, İtilaf devletleri Çanakkale cephesini açarak savaşı kısa sürede bitirme çabası içine girmişlerdi. Onlara göre, Çanakkale Boğazı’nı ele geçirmek İstanbul’u ele geçirmekle eşanlamlıydı. İstanbul’un düşmesi ise Osmanlı Devleti’nin savaş dışı kalması demekti. Bu da müttefiklerin işini büyük oranda kolaylaştıracak, Almanya ile daha rahat mücadele etmelerini sağlayacak, savaşı da kısa sürede kazanabileceklerdi.
İçindekiler
İtilaf Devletlerinin Deniz Harekatı
1915 yılının başından beri elde edilen istihbarat raporlarına göre düşmanlar Çanakkale önündeki adalara yığınak yapıyorlardı. Amaçları Çanakkale Boğazı üzerinden İstanbul’a bir İngiliz-Fransız saldırısı gerçekleştirmekti.
Dünyanın en güçlü donanmasına sahip İngilizler, Çanakkale’den zorlanmadan geçebilecekleri inancındaydılar. İngiltere Deniz Bakanı Churchill, donanmanın Boğaz’dan zorla geçerek İstanbul’a ulaşmasının fikir babasıydı. Bir iki yıl önce Balkan devletlerine kolayca yenilen Osmanlı Devleti’nin hemen teslim olacağını düşünüyordu. Churchill’e göre, zırhlıların büyük topları karşısında Türk askeri cepheden hemen kaçacaktı.
Dünya Savaşı’nın başında gerçekleşen Kafkas ve Mısır seferlerinin yenilgiyle bitmesi maneviyatı çökertmişti. İstanbullular, umutsuzluk içinde şehrin düşman eline geçmesinden olmuş bir şey gibi söz ediyorlardı. Hatta Türk aileleri Anadolu’ya göç etmeye başlamıştı. Hükümet Anadolu yakasında bir saat içinde hareket etmeye hazır iki özel tren bekletiyordu. Biri sultanla maiyeti, diğeriyse İstanbul’daki diplomatlar içindi. Eskişehir’e taşınılacaktı. Babıali arşivleriyle bankalardaki altınlar daha şimdiden oraya gönderilmişti. İstanbul’un polis karakollarında şehri tutuşturmak üzere tenekelerce yanıcı madde hazırlanmıştı. Sanat eserleri müze mahzenlerine saklanmış ve Ayasofya da içinde olmak üzere birtakım resmi binaların dinamitle uçurulması kararlaştırılmıştı. Şehre tam bir yenilgi ve perişanlık havası hakimdi.
İtilaf Devletleri’nin deniz harekâtı 19 Şubat 1915 tarihinde başladı, 13 Mart’a kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu. Boğazları deniz yoluyla zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce top atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edemediler. Tarih 18 Mart’ı gösterdiğinde ise İtilaf Devletleri’nin tamamı şaşıp kaldı. Çünkü koskoca bir donanma Çanakkale Boğazı’nın serin sularına gömülmüştü. Böylece İtilaf Devletleri’nin Deniz Harekâtı başarısızlığı, umutları Kara Harekâtı’na çevirdi.
Osmanlı ordularının başkomutanı Enver Paşa, Çanakkale’nin savunulması için 5.Ordu adıyla ayrı bir ordu kurmayı kararlaştırdı ve komutasını Alman General Liman von Sanders’e verdi. Sanders yeni kurulmuş olan 19.Tümen’in de kendi emrine verilmesini istedi. Yarbay Mustafa Kemal işte bu tümenin başına atanmış ve karargâhını Maydos’ta kurmuştu. Düşman saldırısı başlamadan birliklerini savaşa hazırlamak için önünde ancak iki aydan kısa bir zaman vardı.
Gelibolu Çıkarmaları
Mustafa Kemal, Gelibolu bölgesini, önceden yürütmüş olduğu harekâtlardan zaten tanıyordu. Ayrıca Batı Trablus seferinde İtalyanlarla yapılan savaşta kazandığı tecrübeleri burada kullanmak istiyordu. Ancak diğer kurmaylar deniz-kara iş birliği konusuna yabancı oldukları için kendisiyle ters düşüyordu. Neyse ki General Sanders, Mustafa’yla aynı fikirdeydi.
Liman von Sanders, emrindeki askerleri Çanakkale’nin çeşitli yerlerine yerleştirdikten sonra Mustafa Kemal’in komutasında bulunan 19.Tümen’i yedek kuvvet olarak Maydos, yani bugün Eceabat olarak bildiğimiz bölgede bıraktı. Bu tümen, saldırının geleceği yöne göre kuzeye, güneye ya da batıya gönderilmek üzere hazır tutulacaktı. Mustafa Kemal burada çıkarmayı beklemeye ve tepelerin savunması için hazırlanmaya başladı.
25 Nisan 1915 sabahı düşman kuvvetleri Mustafa Kemal’in önceden tahmin ettiği iki kumluğa çıkarma yapmaya başladılar. Von Sanders burada düşmanın oynadığı bir oyuna kanarak İtilaf Devletleri kuvvetlerinin, yarımadayı en dar yerinden (Bolayır’dan) keseceklerini sandı. Bu yüzden tümenlerden birini kuzeye, Bolayır’a gönderdi. Kendi de maiyetiyle birlikte oraya gitti. Böylelikle kuvvetlerini asıl savaş yerinden uzaklaştırmış oldu.
Deniz toplarının sesleri gürlemeye başladığı zaman Mustafa Kemal kendini savaşın tam ağırlık noktasında buldu. Hemen durumun keşfi için doğu sırtından yukarıya, kuzeydeki Kocaçimen Tepesi’ne doğru bir süvari bölüğü gönderdi. Ardından tepenin batısından yukarı, Conkbayırı zirvesine doğru “küçük bir düşman kuvveti”nin ilerlemekte olduğuna dair bir rapor aldı.
Askeri durumların özünü hemen kavrayabilen Mustafa Kemal durumu anlamıştı. Bu gelen küçük düşman kuvveti falan değildi. Büyük çapta bir düşman saldırısı karşısındaydılar. Özellikle Conkbayırı Tepesi şimdi bütün Türk savunmasının kilit noktasını teşkil ediyordu. Düşman burayı ele geçirirse, yarımadanın her tarafına hakim olmuş sayılırdı. Tek bir taburun Conkbayırı’nı tutabilmesine olanak yoktu. Bunun için bütün tümen gerekliydi.
Derhal sorumluluğu üzerine alan Mustafa Kemal tümen komutanlığı yetkisini aşan bir emir verdi. Alaylarının en iyisi olan 57.Alay, bir dağ bataryasıyla birlikte Conkbayırı’na gidecekti. Bu karar cüretli bir karardı. Mustafa Kemal’in aslında düşmanın kuvveti üzerinde açık bir bilgisi yoktu. Bu sadece bir sezi, bir tahmindi. Von Sanders’in yedek ordusunun büyük kısmını savaşa sokmuştu. Eğer düşman asıl çıkarmaya başka taraftan girişseydi büyük sıkıntı olabilirdi. Ama Mustafa Kemal yanılmamıştı.
Mustafa Kemal’in Ölüm Emri
Mustafa Kemal ve alay subayları yorulan askerlerini dinlenmeleri için geride bırakıp durumu gözlemlemek için önden keşfe çıktılar. Doğudan tepeye yaklaştıkları sırada tepeden aşağı koşarak geri çekilen bir bölük askerle karşılaştılar. Bu, düşman çıkarmasını gözetlemek için gönderilmiş ileri karakol birliğiydi ve üç saattir düşmana karşı koymakta olan tek kuvvetti.
Mustafa Kemal onları durdurarak:
“Ne oluyor?” diye sordu. “Neden kaçıyorsunuz?”
Askerler:
“Geliyorlar! Geliyorlar!” diye cevap verdiler.
Mustafa Kemal:
“Kim geliyor?” diye sorunca,
“Düşman geliyor efendim. İngiliz.” cevabını aldı.
Askerler yamacın altında fundalık bir arazi parçasını gösterdiler. Bir dizi Avustralyalı burada serbestçe ilerliyordu. Düşman, tepeye, dinlensinler diye geride bırakılmış olan 57.Alay’dan daha yakındı. Bu çok kritik bir durumdu. Tepe elden gitmemeliydi.
Mustafa Kemal askerlere:
“Düşmandan kaçılmaz!” dedi.
Erler:
“Cephanemiz kalmadı efendim.” diye itiraz ettiler.
Mustafa Kemal:
“Cephaneniz yoksa süngüleriniz var!” dedi.
Süngü takıp yere yatmalarını emretti. Türk askerleri yere yatınca düşman da yere yattı. Böylece biraz zaman kazanılmış oldu. Mustafa Kemal geriye bir subay göndererek 57.Alay’ın son hızla gelmesini emretti.
Bu bir anlık duraksama belki de yarımadanın kaderini tayin etti. Mustafa Kemal 57.Alayı doğruca savaşa sürdü. Harekâtı kendi güvenliğine hiç önem vermeden ufuk çizgisinin üstünde yönetiyordu. 57.Alay, komutanından son kez emir alacaktı. Mustafa Kemal haykırdı:
“Ben size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum!”
Gerçekten de o çarpışmanın sonunda 57.Alay’ın neredeyse bütün erleri şehit olmuştu. Düşman tüfeklerinin açtığı ateş perdesi arasından durmadan hücum ederek Türk ordusunun tarihinde ölmezliğe eriştiler.
Ancak Türklerin açtığı ateş de bunun kadar öldürücüydü. Anzaklar ne zaman bir sırtın ardından görünecek olsalar Türk ateşiyle karşılaşarak durmak zorunda kalıyorlardı. Dağ bataryası da bir yandan onları korkunç bir şarapnel yağmuruna tutuyor, dağılmak, bodur çalıların arasına saklanmak zorunda bırakıyordu. Göğüs göğüse çarpışmalar ve mevzi değiştirmelerle savaş o kadar karışık duruma gelmişti ki, gerek Türkler gerekse Anzaklar dört bir yandan gelen kurşun yağmuru altında kimin dost, kimin düşman olduğunu kestiremez olmuşlardı.
Bu arada Mustafa Kemal yine yetkisi olmadan bir emir verdi. Arap askerlerinden kurulu ikinci bir alayı, birincisini takviye için ateş hattına sürdü. Sonra atına atlayarak Maydos’taki karargâha döndü ve Esat Paşa’ya durumu anlatarak eldeki bütün mevcutla saldırıya geçmenin gerekli olduğunu bildirdi. Esat Paşa, onun görüş ve davranışlarını yerinde bularak 19.Tümen’in geri kalan son alayını da emrine verdi ve böylece bütün Sarıbayır Cephesi Mustafa Kemal’in komutası altına girdi.
Bundan sonra birkaç saldırı daha gerçekleşti. Mustafa Kemal, elindeki kuvveti harcamış, ama düşmanı da yenmişti. Yarımadanın kilit noktası olarak görülen tepeleri tutabilmişti. Kesin görüş ve sezişi, yerinde kararları ve önderlikteki azmi sayesinde düşmana İstanbul yolunun açılmasını engellemişti.
Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal
1915 Haziranı’nda Mustafa Kemal gösterdiği başarılardan dolayı albaylığa yükseldi. İlerleyen aylarda Çanakkale’deki çarpışmalar şiddetle devam etti. Birçok komutan hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştı. Bu yaralananların yerine araziyi bilmeyen başka komutanlar atanıyordu. Her şey birbirine karışmıştı. Kimin kime komuta edeceği ya da hangi askerin kime ait olduğu bile karışabiliyordu. Herkes sorumluluğu birbirinin üstüne atmaya başlamıştı. Ayrıca düşman genel bir saldırıya geçmiş ve yaptığı çıkarmalar sonucu çok üstün duruma gelmişti.
General von Sanders kurmay başkanı aracılığıyla Mustafa Kemal’e son durum üzerindeki görüşünü sordu.
Mustafa Kemal kesin bir dille:
“Bütün dağ dizisinin elden gitmesini istemiyorsanız hemen harekete geçmemiz gerekiyor. Yoksa genel bir felaketle karşı karşıya kalacağız.” diye cevap verdi.
Buna karşılık kurmay başkanı ne düşündüğünü sordu.
Mustafa Kemal:
“Birleşik bir komuta” diye cevap verdi. Sonra daha da ileri giderek, “Tek çare, bütün birlikleri benim emrime vermektir.” dedi.
Anafartalar Grubu Komutanı Albay Ahmet Fevzi Bey von Sanders’e bir söz vermişti. 8 Ağustos sabahı İngilizlere karşı harekete geçmeye hazır olacaklardı. Ama sonradan kararsız kaldı. Ayrıca tümen komutanlarının düşüncesine göre de bu mümkün değildi. Askerler yorgun ve açtılar. Üstelik araziyi de tanımıyorlardı. Von Sanders duruma sinirlenerek Fevzi Bey’i komutanlıktan aldı. Anafartalar kesimindeki bütün kıtaların komutasını 19.Tümen komutanı olan Mustafa Kemal’e verdi.
Mustafa Kemal artık bütün cephenin denetimini ele almıştı. Büyük bir sorumluluk yüklenmişti. Sükunetle, önce sabahleyin Conkbayırı’na yapılacağından emin olduğu saldırıya karşı gerekli önlemleri aldı. Sonra tümen komutanlığını başkasına devretti. Gece yarısı atına binerek kuzeye, Anafartalar sırtlarına doğru yola çıktı. Anafartalar henüz savaş görmemişti. Mustafa Kemal uykusuz ve yorgun geçen dört ayda ilk defa çürümüş insan cesetlerinin olmadığı temiz bir havayı soluyordu. Artık istediği gibi hareket etmekte serbestti, yapılması gereken iş kafasında genel çizgileriyle belliydi.
İlerleyen günlerde Mustafa Kemal yine günlerce uyumadan bir takım düzenlemeler yaptı. Bir sırttan öbürüne kadar bütün cephe boyunca genel bir saldırı emri verdi. Türkler bütün sırtlarda üstünlüğü ele aldılar. Mustafa Kemal’in askerleri yokuş aşağı, düşman kuvvetlerinin üstüne ölüm ve felaket saçarak ilerliyorlardı. Düşmanın maneviyatı kırılmıştı. Anafartalar böylece güven altına alındı.
Sırada yine Conkbayırı vardı. Türk askeri Mustafa Kemal’in emriyle sabaha karşı sessizce sadece süngüleriyle saldırıya geçtiler. İngiliz askerleri silaha davranmaya bile vakit bulamadan can verdiler. İngiliz komutanı Hamilton’ın cephe hattı yıkılmıştı.
Ama İngiliz topları da, Türklere tam bir karşılık verdi. Gün ağardıktan sonra, Conkbayırı’nı cehenneme çeviren bir mermi yağmuruna tuttular. Gökten şarapnel ve demir sağanakları yağıyordu. Deniz toplarının ağır gülleleri toprağa gömülüyor, sonra kocaman çukurlar açarak patlıyordu. Bütün Conkbayırı hattı koyu bir duman ve ateş tabakasıyla örtülüydü. Herkes kadere boyun eğmiş, başına geleceği bekliyordu. O ilk hücumun kahramanlarından pek azı sağ kaldı. Sırtlar ceset doluydu. Birçoğu, hâlâ hücum emri beklercesine tüfeklerine sımsıkı sarılmış olarak ölmüşlerdi.
Mustafa Kemal korkusuzca ateş altında durarak emirler veriyor ve askerlerini cesaretlendiriyordu. Bir ara bir şarapnel parçası göğsüne isabet etti. Yaverlerinden biri dehşet içinde, “Vuruldunuz efendim!” diye bağırdı. Mustafa Kemal başkaları duymasın diye eliyle yaverinin ağzını kapayarak, “Yok öyle bir şey!” diye cevap verdi. Şarapnel parçası, göğüs cebine çarparak cebin içindeki saati parçalamış ve göğsünde yalnız büyükçe bir çürük bırakmıştı. Çarpışmanın sonunda Liman von Sanders’in isteği üzerine bu saati, bir hatıra olarak ona armağan etti.
Öyle bir komutandı ki Mustafa Kemal, kendisinin her an canını vermeye hazır oluşu, emrindekileri de öyle davranmaya zorluyordu. Askerlerinin ruhunu çok iyi anlıyordu. Bu da onu iyice efsaneleştiriyordu. Birkaç gün sonra Anafartaların iki tepesini almak için yapılan bir çarpışma sırasında, yedek piyade kuvvetlerinin yetişebilmesi için biraz zaman kazanmak gerekmişti. Mustafa Kemal, bu zamanı kazanmak için süvarilerin komutanına saldırı emri verdi. Komutan, “Başüstüne” dedi. Bunun kesin ölüm demek olduğunu anlamıştı.
Mustafa Kemal:
“Ne dediğimi anladınız, değil mi?” diye devam etti.
Komutan:
“Evet efendim.”dedi. “Ölmemizi emrettiniz.”
Gerçekten de süvarilerin çoğu öldü. Ama onların saldırısı, Mustafa Kemal’in beklediği gibi düşman akınını geciktirmiş ve böylece o önemli tepenin kurtulmasını sağlamıştı.
Çanakkale savaşları boyunca kan hiç durmadı. Havada çarpışmış mermilere bile rastlandı. İçme suyu yetersiz, yiyecek yok denecek kadar azdı. Tıbbi malzeme yetişmiyor, kurşun yiyen bacaklar ve kollar, iple sıkılıyordu. Yaraya ot tıkanıyordu. Ot yoksa çamur kullanılıyordu. Delikler sıvanıyordu. Kurtlanan yaralarını deniz suyuyla temizlemeye çalışan gazilerimizin feryatları, gecelerin karanlığını yırtıyordu. Manzara korkunçtu. Daracık alanda binlerce ölü beden yatıyordu. Kavurucu sıcakta iyice ağırlaşan koku, milyonlarca sineği mıknatıs gibi çekiyordu. Tuvaletler ilkel ötesiydi. Dizanteri salgını vardı. İshalle başa çıkılamıyordu.
Neyse ki bu kanlı çarpışmalar, Gelibolu seferinin son çalkantılarıydı. Conkbayırı’nın Türklere geçmesinden hemen bir hafta sonra Sir Ian Hamilton telgrafla Kitchener’e başarısızlıklarını bildirdi. Savaş kazanılmıştı. Yıllar sonra İngiliz tarihçiler Çanakkale Savaşı’nı şöyle özetleyecekti:
“Tek bir tümen komutanının üç ayrı seferde kazandığı başarıların, sadece bir savaşın gidişi üzerinde değil, bütün bir seferin akıbeti ve hatta bir milletin kaderi üzerinde bu derece derin bir etki bırakması, tarihte eşi çok az görülmüş bir olaydır.”
Doktor Tarık Nusret
Tam 109 yıl önce. Bir millet vatan müdafaasında bir çığır açmış ve emsali görülmemiş bir fedakârlık örneği sergilemişti. Türk Milleti. Peki sizce Çanakkale Savaşı’nda yokluğu en çok acı veren, olmazsa olmaz olan şey neydi? Tüfek mi? Yiyecek mi? Su mu? Battaniye mi? Evet bunların hepsi olmazsa olmazlardandı belki ama yokluğu kelimenin gerçek anlamıyla en çok acı veren şey ağrı kesicilerdi. Morfin.
Size bununla ilgili bir hikaye anlatmak istiyorum. Doktor Tarık Nusret’in hikayesini. Bakın Çanakkale Destanı hangi fedakarlıklarla yazılmış.
Cephe gerisine kurulan Sahra Hastanesi’ne her gün binlerce yaralı Mehmetçik getiriliyordu. Hatta bazen bu sayı on binleri buluyordu. 6-22 Ağustos tarihleri arasında sadece şehitlerin sayısı bile 18 bini geçmişti. Yaralıların sayısı ise 30 bini. Kurulan sıhhiye çadırları yaralılarla dolup taşmıştı. Doktorlar, sıhhiyeciler, hemşireler günlerdir uykusuz görev yapıyor, sadece yaraları sararak hizmet vermeye çalışıyorlardı. Ellerindeki az miktarda bulunan morfini sadece kurtarabilecekleri, eğer ki ameliyat edilirse yaşatabilecekleri askerlere veriyorlardı. Kurtarılması zor hatta imkânsız olan askerleri ise çadırın dışında bir alanda topluyorlar, kolu kopmuş, bacağı kesilmiş, iç organları dışarı çıkmış olanları ameliyat edemiyorlardı. Çünkü bu hem hekimlerin zamanını hem de kısıtlı imkanları tüketmek demekti. Amaç eldeki sınırlı olanaklarla, çok sayıda yaralıyı kurtarıp, askerlerin belki de yıllar sürecek olan savaşa yeniden katılabilmelerini, cepheye dönebilmelerini sağlamaktı.
Doktor Tarık Nusret görevli olduğu cephede, gelen her yaralıyı sıhhiye çadırının hemen girişindeki bir masa üzerinde değerlendiriyor ve hayatının en zor günlerini yaşıyor, en zor kararlarını veriyordu. Sıhhiyecilere çok kötü durumda olanları çadır dışında bir açık alana götürmelerini söylüyor, ayaktan gelenleri de hemşirelerin bakımına gönderiyordu. Ameliyat edildiğinde kurtarılabilecek olanlara hemen bir ağrı kesici iğne yapıp, arkada bulunan ameliyathaneye gönderiyordu. Ama ne var ki herkesin ağrı kesiciye ihtiyacı vardı. Ölecek de olsa o bir candı. Mehmetçiğin son anlarını acı içinde kıvranarak geçirmesi herkesin canını çok yakıyordu. En çok da Doktor Tarık Nusret’in. Ama yapamazdı herkese ağrı kesici yapamazdı. Çünkü ilaç çok azdı.
Sürekli olarak doktorun önüne yaralı askerler konup, kaldırılıyordu. Sırada bir sürü asker sedye üzerinde beklediğinden dolayı hızlı bir şekilde muayene yapılıyordu. Bu sırada doktorun önüne 16-17 yaşlarında yaralı bir asker daha getirildi.
Doktor Nusret: “Bu yaralıyı da arkaya götürün” dedi.
Ağır yaralı askerlerden biriydi. Bacaklarından biri kopmuş, bağırsakları dışarı çıkmış çok kötü durumda olanlardan biri.
Görevliler tam kaldıracakken asker kısık, inleyen bir sesle: “Baba, baba benim dedi. Ben Tahsin!”
Doktor Nusret, masada ağır yaralı bir şekilde yatan, yüzü gözü toprağa ve kana bulanmış askerin yüzüne dikkatlice baktı. Dehşete düştü. Masada yatan öz oğlu Tahsin’di. Doktor aylardan beri cephede olduğu için evden haber alamıyordu. Savaşın getidiği ağır kayıplar her gün binlerce yeni askerin cepheye çağrılmasına neden oluyor ve eli silah tutan her genç adam seferberliğe katılıyordu. Doktor Nusret de oğluyla aynı cephede savaştığını o anda öğreniyordu. Oğluna doğru eğilerek ona sarıldı, hıçkırıklara boğuldu. Ciğerparesine son bir defa ümitsizce baktı. Sırada bekleyen yaralılar her geçen dakika artıyordu bu yüzden kaybedecek zaman yoktu. Sıhhiye erlerinden birini çağırarak emir verdi:
“Oğlumu arkaya götürün, ağacın gölgesine yatırın” dedi. Morfini yapmadı.
Doktor görevine devam ederek arkadan gelen yaralılarla ilgilenmeye başladı. Sıhhiyeler doktorun oğlunu alarak bir gölgeye yatırdılar. Masaya hemen bir yaralı Mehmetçik daha yatırıldı. Sonra bir tane daha ve bir tane daha…
Aradan biraz zaman geçmiş ve doktor görevini diğer meslektaşına devretmişti. Hemen arkaya ağır yaralı askerlerin olduğu bölgeye gitti. Ağacın gölgesinde yatmakta olan oğluna doğru yaklaşıp baktı. Çoktan şehit olmuştu. Doktor oğlunun cansız bedenine sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Diyeceği tüm sözler boğazına düğümlendi. Oğluna veda edememiş, son anlarını acı çekmeden yaşaması için gereken ağrı kesiciyi bile yapmamıştı. Yapamazdı çünkü biliyordu ki ameliyat edilse bile yaşamazdı. Onun görevi elinde az bulunan ağrı kesiciyi hayatta kalabilecek olanlara kullanmaktı. Evladı da olsa vatanın her şeyden daha mühim olduğu tartışılmazdı.
Kaynaklar ve İleri Okuma:
Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu – LORD KINROSS