Evrenin başlangıcından insanın evrimine kadar bir dizi konuyu ele aldık. Sıra önemli bir dönüm noktasına geldi. İnsanlığı bambaşka bir boyuta çıkaran Tarım Devrimi.

On binlerce yıl boyunca Homo sapiens, Dünya’nın bütün kıtalarına yavaş yavaş yayıldı. Gittiği her yerde yabani bitkileri toplayıp, hayvanları avlayarak yaşamını sürdürdü. Fakat bütün bunlar 10 bin yıl önce, Sapiens tüm vaktini ve enerjisini birkaç hayvan ve bitki türünün yaşamını değiştirmeye adayınca değişti.

Tarım devriminin başladığı ve tarımın yayılma hatlarını gösterir harita.

Tarıma geçiş ne zaman başladı?

Tarıma geçiş dünyanın tek bir noktasında değil farklı noktalarda birbirinden bağımsız olarak başladı. Mesela Orta Amerika’daki insanlar, mısır ve fasulyeyi Ortadoğu’daki buğday ve bezelye tarımından hiç haberleri yokken evcilleştirdiler. En eski tarım faaliyetleri MÖ 9500-8500 yıllarında güneydoğu Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu “Bereketli Hilâl” adı verilen bölgedeydi.

Bereketli Hilâl

Buğday ve keçiler yaklaşık MÖ 9000’de, bezelye ve mercimek 8000, zeytin ağaçları 5000, atlar 4000 ve üzüm 3500 yıllarında evcilleştirildi. Deve ve kaju fıstığı gibi bazı hayvanlar ve bitkiler daha da geç evcilleştirildi. Zaten MÖ 3500 civarında asıl evcilleştirme dalgası bitmişti. MS 1. yüzyılda dünyanın çoğu yerinde insanların büyük bölümü artık çiftçiydi.

Bitkiler insanları nasıl evcilleştirdi?

Şimdi önemli bir noktaya geliyoruz.

Bugün herkesin sandığının aksine insanlar bitkileri evcilleştirmedi. Bitkiler insanları evcilleştirdi.

Ne demek mi istiyorum?

Şöyle ki; akademisyenler bir zamanlar, Tarım Devrimi’nin insanlık için ileriye doğru atılmış büyük bir adım olduğunu iddia ettiler. Buna göre evrim kademeli olarak giderek daha zeki insanlar yarattı. Sonuçta insanlar o kadar akıllı hâle geldiler ki, doğanın gizemlerini çözdüler ve bu sayede koyunları evcilleştirip buğdayı ekebildiler. Ve çok kısa bir süre sonra da, bir şekilde acımasız, tehlikeli ve savaşçı avcı toplayıcı yaşamlarını memnuniyetle bırakıp, hoş ve dingin çiftçi yaşamına geçtiler.

Peki durum gerçekten böyle miydi?

Hayır.

Geçtiğimiz yüzyılda yapılan araştırmalarda Sapiens’in zamanla daha zeki olduğuna dair hiçbir kanıt bulunamadı. Avcı toplayıcılar doğanın sırlarını Tarım Devrimi’nden çok önce de biliyorlardı. Çünkü hayatta kalmaları topladıkları bitkiler ve avladıkları hayvanlar hakkında çok detaylı bilgi sahibi olmalarına bağlıydı. Arkaik dönemde yaşayan insanlar bugünün ortalama bir insanından çok daha becerikli, yetenekli ve belki de zekiydi. Bugün herhangi birimiz ormanda veya savanda bir başına yaşamaya mecbur kalsak muhtemelen çok uzun yaşayamayız.

Tarım Devrimi yeni ve kolay bir yaşam biçimi sağlamaktan ziyade, çiftçilere genellikle avcı toplayıcılarınkinden daha zor ve daha az tatmin edici bir yaşam oluşturdu. Avcı toplayıcılar zamanlarının daha büyük bölümünü, çeşitli ve insanı zihinsel olarak uyaran faaliyetlerle geçiriyorlardı, ayrıca açlık ve hastalıkla boğuşma ihtimalleri de daha düşüktü. Tarım Devrimi insanlığın elindeki toplam gıda miktarını kesin olarak artırdı ancak daha iyi bir beslenme veya daha çok keyifli zaman yaratmadı. Daha ziyade nüfus patlamasına yol açarak şımarık seçkinler yarattı. Ortalama çiftçi, ortalama avcı toplayıcıdan daha fazla çalışarak karşılığında daha kötü besinlere sahip oldu.

Tarım Devrimi tarihin en büyük aldatmacasıydı.

Peki bunun sorumlusu kimdi? Krallar mı? Yoksa rahipler ya da tüccarlar mı?

Suçlular buğday, pirinç ve patatesin de aralarında bulunduğu bir avuç bitki türüydü. Homo sapiens bu bitkileri evcilleştireceğine, bunun tam tersi gerçekleşti.

Buğday’ın gözünden Tarım Devrimi

Prof. Yuval Noah Harari – Sapiens ve Homo Deus isimli kitaplarıyla tanınmıştır.

Ünlü tarihçi Yuval Noah Harari, Sapiens isimli kitabında Tarım Devrimi’ni bir de buğdayın gözünden değerlendiriyor.

Durum şöyle:

10 bin yıl önce buğday sadece Ortadoğu’nun bazı bölgelerine sıkışmış yabani bir ottu. Birden bire birkaç bin yıl içinde tüm dünyada yetişmeye başladı. En temel evrimsel hayatta kalma ve üreme kriterlerine göre dünya tarihindeki en başarılı bitkilerden biri oldu. Bugün dünya çapında buğday Britanya’nın on katı bir alanı kaplıyor.

Homo sapiens’in vücudu beli çatlayana kadar tarlalarda çalışmak için evrimleşmemişti. Geyiklerin arkasından koşmaya, elma ağaçlarına tırmanmaya uygundu, kaya toplamaya veya su kovası taşımaya değil. İnsanlar bunun bedelini omurga, diz, boyun ve bel ağrılarıyla ödediler. Dahası, bu yeni tarımsal işler o kadar çok zaman almaktaydı ki, insanlar buğday tarlalarının yakınına kalıcı yerleşimler kurmak zorunda kaldılar. Bu, onların yaşamını tamamen değiştirmişti.

Yani biz buğdayı evcilleştirmedik, buğday bizi evcilleştirdi. Evcilleştirmek (domestikasyon) Latincedeki domus (ev) kelimesinden türemiştir. Evde yaşayan ise buğday değil, Sapiens’tir.

Sefalet içinde bir yaşam

Peki nasıl oldu da buğday Homo sapiens’i pek de fena olmayan bir yaşamı, sefalet içinde bir yaşamla değiştirmeye ikna edebildi?

Bunun karşılığında ne sunuyordu?

Daha iyi beslenme sunmadığı kesindi. Unutmayın, insanlar geniş çaplı besin kaynakları yiyerek gelişen, her şeyi yiyen canlılardır. Tarım Devrimi’nden önce tahıllar insan beslenmesinin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyordu. Tahıllara dayalı bir beslenme biçimi mineral ve vitamin yönünden zayıf, sindirimi zor, ayrıca diş ve dişetlerine zararlıdır.

Buğday insanlara ekonomik bir güvenlik de sağlamadı. Köylünün yaşamı avcı toplayıcınınkinden daha güvensizdir. Avcı toplayıcılar hayatta kalmak için onlarca besin tüketirdi ve bu sayede de, zor geçen yıllarda yiyecek depolamamış olsalar bile, hayatta kalabiliyorlardı. Türlerden biri azaldığında diğerlerini toplayıp avlayabiliyorlardı.

Çiftçi toplumları çok yakın bir zamana kadar kalori almalarının çok büyük bir bölümünü az sayıdaki evcilleştirilmiş bitkiden sağladılar. Hatta çoğu bölgede buğday, patates veya pirinç gibi tek bir bitkiyle beslendiler. Eğer yağmurlar yetersiz kalır veya çekirge sürüleri ve mantarlar bu bitkileri nasıl ele geçireceklerini keşfederse, binlerce hatta milyonlarca köylü ölebilirdi.

Buğday insanlardan gelen şiddete karşı da güvence sunan bir şey değildi. İlk çiftçiler, en az avcı toplayıcı ataları kadar, hatta muhtemelen onlardan da vahşilerdi. Çiftçilerin hem daha fazla eşyası hem de tohum ekmek için toprağa ihtiyaçları vardı. Komşu kabilelerin tarım alanlarına saldırıları, karın tokluğuyla açlık arasındaki farkı belirleyebilirdi.

Tarımın nüfus artışına etkisi

Köy yaşamı ilk çiftçilere elbette bazı avantajlar da sağlamıştı. Örneğin vahşi hayvanlara, yağmura ve soğuğa karşı daha iyi korunuyorlardı. Yine de ortalama insan için dezavantajlar avantajlardan daha büyüktü.

Buğday yetiştirmek, insanlara toprak miktarına oranla çok daha fazla gıda üretme şansı verdi. Bu da Homo sapiens’in katlanarak çoğalmasını sağladı. Fakat bu bir tür kumardı. Yaban bitkileri yerini buğday tarlalarına bıraktıkça insanlar sıkış tıkış kasabalarda, salgın hastalıklardan kitleler halinde ölebiliyorlardı. Üstelik işler yolunda gitmeyip de ekinler telef olduğunda yüz binlerce insanın sonu gelebiliyordu.

Zamanla, “buğday işi” giderek daha zor ve çetrefilli hâle geldi. Çocuklar kitleler halinde ölüyor, yetişkinler de kan ter içinde kalarak yaptıkları ekmekleri yiyordu. Ancak kimse ne olup bittiğinin farkında değildi. Her nesil bir önceki gibi yaşamaya devam ediyor, sadece arada sırada bazı alanlarda küçük iyileştirmeler yapılıyordu. Çelişkili bir biçimde, yaşamı kolaylaştırmak amacıyla yapılan bir dizi “iyileştirme”, çiftçilerin boynundaki ilmeği daha da sıkılaştırıyordu.

Yanlış hesap

Şimdi burada bir duralım. Bir soru soralım türümüze.

İnsanlar bu kadar hayati öneme sahip bir konuda neden yanlış hesap yapıyorlardı?

Çünkü tarih boyunca neden hep yanlış hesap yaptılarsa, o yüzden. Kararlarının tüm sonuçlarını tahmin edememişlerdi.

Ne zaman daha fazla çaba göstermeleri gerekse, “Evet belki daha fazla çalışacağız, ama hasadımız çok daha fazla olacak! Verimsiz geçen yıllarla ilgili endişe duymayacağız. Çocuklarımız aç yatmayacak,” diye düşünüyorlardı. Aslında mantıklıydı. Daha çok çalışırsanız daha iyi bir yaşamınız olur. Onların planı da buydu.

Planın ilk kısmı iyi işledi.

İnsanlar gerçekten de daha çok çalışıyordu, ama çocuk sayılarının artacağını öngöremediler. Ürettikleri fazla buğday daha çok çocuk arasında bölüştürülüyordu. Aynı şekilde, bu insanlar çocukları daha az anne sütü ve daha fazla yulaf lapasıyla beslemenin, onların bağışıklık sistemini zayıflatacağını, kalıcı yerleşimlerin hastalıklar için harika bir üreme alanı olduğunu da anlayamadılar. Kendilerini tek bir besin türüne bağımlı kılarak aslında kuraklığın tehlikelerine daha açık hâle geleceklerini öngöremediler. Keza, ilk çiftçiler, iyi geçen dönemlerde gıda depoları yapmanın hırsızları ve düşmanları teşvik edeceğini, bunlara karşı da savunma duvarları yapmak ve nöbet tutmak gibi şeyler yapmak zorunda kalacaklarını da düşünmemişlerdi.

Tuzağa düşen insan

Azimli ve çalışkan çiftçiler, ne yazık ki, o günkü çalışmalarının karşılığı olarak ulaşmak istedikleri ekonomik güvenceye neredeyse hiçbir zaman ulaşamadılar. Her yerde ortaya çıkan yöneticiler ve seçkinler, köylülerin emeğiyle ürettiği fazla gıdayla beslenip, çiftçileri de zar zor hayatta kalabildikleri bir yaşama mahkum ettiler. El konan bu yiyecekler siyaseti, savaşları, sanatı ve felsefeyi canlandırdı. İnsanlar saraylar, kaleler, anıtlar ve tapınaklar inşa ettiler. Geç modern çağa kadar insanların yüzde 90’ından fazlası, her sabah erken kalkıp ter içinde kalana dek çalışan köylüler olarak yaşıyorlardı. Ürettikleri fazladan gıda, tarih kitaplarını dolduran küçük bir seçkin azınlığı doyuruyordu: krallar, bürokratlar, askerler, rahipler, sanatçılar ve filozoflar.

Tarihi çok az insan yazdı. Diğerleri ise tarla sürüp, su kovalarını taşıdı.

O hâlde neden planları tutmayınca insanlar çiftçiliği bırakmadılar?

Bunun sebebi kısmen, bu küçük değişimlerin birikerek toplumu nesiller boyunca değiştirmesiydi. En sonunda kimse daha önceden insanların farklı yaşadıklarını hatırlayamaz oldu. Kısmen de, nüfus artışının insanların geri dönüş ihtimalini ortadan kaldırmasıydı. Eğer tarla sürmek bir köyün nüfusunu 100’den 110’a çıkardıysa, hangi 10 kişi diğerlerinin eski güzel yaşamına dönebilmesi için kendini feda edecekti? Geri dönüş artık mümkün değildi.

İnsanlar tuzağa düşmüştü.

Tarım devrimi Sapiens’in doğayla yaşadığı uyumu bırakıp açgözlülük ve yabancılaşmaya doğru koştuğu dönüm noktasıydı.

Sonuç:

Sonunda on binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca insan bir araya geldiğinde geçinmek git gide zorlaşmaya başladı. Bu kadar insanı ortak paydada birleştirecek güçlere ihtiyaç vardı. Tarım Devrimi yeni kalabalık şehirler ve başarılı imparatorluklar yaratma fırsatını ortaya çıkarınca insanlar büyük tanrılar, milliyetler ve anonim ortaklıklar hakkında hikayeler icat ederek ihtiyaç duyulan toplumsal bağları sağladılar. İnsan evrimi her zamanki gibi salyangoz hızıyla ilerlerken, insanın hayal gücü dünyada henüz eşi görülmemiş devasa bir kitlesel işbirliği ağı yarattı.

Kaynaklar ve ileri okuma:

Hayvanlardan Tanrılara Sapiens – YUVAL NOAH HARARI

https://tr.wikipedia.org/wiki/Tar%C4%B1m_devrimi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen adınızı buraya girin