“Aynı düşü iki kez üst üste gördüm. Koyunlarımla bir otlaktaydım. Derken bir çocuk göründü ve koyunlarla oynamaya başladı. İnsanların koyunlarımla oynamasından pek hoşlanmam; tanımadıkları insanlardan korkarlar. Ama kendileriyle oynamaya gelen çocuklardan korkmazlar. Neden bilmem. Hayvanların, insanların yaşını bilmeleri şaşırtıcı bir şey.”

“Sözü gördüğün düşe getir,” dedi yaşlı kadın. Ateşte tencerem var. Hem zaten fazla paran da yok, bütün zamanımı alamazsın.”

“Çocuk bir süre koyunlarla oynuyor,” diye sürdürdü konuşmasını çoban, biraz sıkıntıyla. “Ve birden elimden tutuyor, beni Mısır Piramitlerine götürüyor.”

Yaşlı kadının Mısır Piramitlerinin ne olduğunu bilip bilmediğini anlamak için bir an sustu. Ama kadın sessizliğini bozmadı.

“Sonra, Mısır Piramitlerinin –yaşlı kadının iyice anlaması için bu sözcükleri tane tane söylüyordu– önünde, çocuk bana, ‘Buraya gelirsen, gizli bir hazine bulacaksın,’ diyor. Ve tam bana hazinenin yerini göstereceği sırada uyanıyorum. İki kez oldu.” (Kitap: Simyacı)

Hazinenin peşinde koşmak

Hepimiz hayatımız boyunca bir hazinenin peşinde koşarız. Bir gün o hazineye sahip olacağımız gün için koşturur dururuz. Bu büyük hazine kimimiz için gerçekten de senelerce bankada biriktirdiğimiz birikimimizin karşılığında bir ev satın almak, kimimiz için ise hayatımızın aşkını bulmak, istediğimiz işi kurmak, hayırlı bir evlat sahibi olmak ya da yıllardır aldığımız eğitimlerin, başardığımız işlerin karşılığı olarak adımızın önüne o unvanları koymak da olabilir.

İnsanın hayatta bir amacı olması güzel. Fakat kimimiz amaçlarımıza, ulaşmak istediğimiz o hazineye öylesine körkütük bağlanmışız ki etrafımızda olan biten her şey akıp giderken adeta at gözlüğüyle tek bir noktaya doğru yürüyoruz ya da koşuyoruz. Nice güzelliği kaçırıyoruz. Anı yaşamıyoruz. Ya geçmişimizde yaptığımız hatalara takılıp kalmışız ya da daha yaşayıp yaşamayacağımızın bile belli olmadığı geleceğimize…

Bakın size bu konuyla ilgili videonun başında da birkaç paragraf okuduğum Paulo Coelho’nun, Simyacı kitabından güzel bir hikaye anlatayım:

Kaşıktaki yağ

Bir tüccar Mutluluğun Gizi’ni öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir şatoya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.

Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış. Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş. Bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.

Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Gizi’ni açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş.

‘Ama, sizden bir ricada bulunacağım,’ diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. ‘Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.’

Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.

‘Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü? Bahçıvanbaşının yaratmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?’

Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabaladığından, başka bir şeye dikkat edememiş.

‘Öyleyse git, evrenimin harikalarını tanı,’ demiş ona bilge. Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.’

İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat yapıtlarına dikkat ediyormuş. Bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat yapıtlarının zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış.

‘Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?’ diye sormuş bilge.

Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş. ‘Peki,’ demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, ‘sana verebileceğim tek bir öğüt var: Mutluluğun Gizi dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.’

Hırslı değil azimli olun

Bu hayatta bazı batılı bestseller kişisel gelişim kitaplarının pompaladığı gibi herkes başaracak, sen de milyoner olabilirsin, herkes ünlü olabilir, herkes büyük iş insanı olabilir diye bir kaide yok. Hatta böyle bir dünya yok. Herkesin yetenekleri ve kapasitesi farklı. Önemli olan bizim kişilik yapımıza uygun olan hayat amacını bulmak ve onu gerçekleştirmek isterken hırs tuzağına da düşmemek. Onun yerine azimli olmak.

İkisi arasındaki farkı kısaca şöyle açıklayabiliriz:

Hırslı insan arabasıyla son gaz giderken etrafında geçtiği nice güzelliklerin farkına varamayan ve hedefine varsa bile onun keyfini süremeyecek olan bir insanken, azimli insan ise hedefine istikrarlı bir şekilde giderken arada bir gaz kesen, camdan dışardaki güzellikleri de seyreden, yolda iyi biriyle karşılaştığı zaman onu da arabasına alan ve vardığı hedefin tadını çıkarıp hemen kendisine yeni bir hedef koymak yerine bulunduğu mevkiin muhasebesini yapan insandır.

Kişisel Menkıbe

“İnsan yalnızca yolculuk yapmak istese? Ya da bir kumaş tüccarının kızıyla evlenmek istese?

Ya da hazine aramak istese. Dünyanın Ruhu insanların mutluluğuyla beslenir. Ya da mutsuzluklarıyla, arzuyla, kıskançlıkla. Kendi Kişisel Menkıbesini gerçekleştirmek insanların biricik gerçek yükümlülüğüdür. Her şey bir ve tek şeydir.

Ve bir şey istediğin zaman, bütün Evren arzunun gerçekleşmesi için işbirliği yapar.” (Simyacı)

Hayatınızdaki büyük taşlara öncelik verin

Peki biz gerçekten neyi istiyoruz? Hayatımızda önem verdiğimiz, vakit harcadığımız şeyler bizim gerçekten hayatımızda olmasını istediğimiz, gerçekleşmesini arzu ettiğimiz şeyler mi? En değerli kaynağımız olan zamanımızı doğru kullanıyor muyuz ki her şeye vakit yetsin? Hiç sanmıyorum.

Kavanozdaki taşlar

Bu elimde görmüş olduğunuz kavanoz hayatımızı temsil etsin. Şimdi elimde bir miktar büyük taş, biraz çakıl taşı ve kum var. Önce bu büyük taşları kavanozun içine koyuyorum. Bunlar hayatımızdaki en önemli şeyler. Ailemiz, dostlarımız, sağlığımız, kitaplarımız, başarmak istediğimiz en büyük amacımız.

Şimdi çakıl taşlarını koyuyorum. Bunlar da diğer önemli şeyler. İşimiz, evimiz, arabamız, hayatımızı devam ettirmek için yapmak zorunda olduğumuz bir takım küçük işler.

Şimdi de kumu döküyorum. Bu kum taneleri de hayatımızda bizim bolca vaktimizi alan ama aslında yapmasak da olur dediğimiz şeyler. Sosyal medyada vakit geçirmek, dizi ve film izlemek, bilgisayar oyunları, dedikodu, magazin, sürekli gündemi takip etmek gibi aklımıza gelebilecek her şey.

Kavanoz tamamen doldu. Peki sizce bu hikaye bize ne anlatıyor? Eğer zamanımızı doğru kullanırsak her şeye vakit ayırabiliriz öyle değil mi? Hayır. Bu hikaye bunu anlatmıyor.

Bu hikaye bize diyor ki eğer büyük taşları kavanozun içine önce koymazsanız bir daha asla koyamazsınız. Aynısı hayatta da geçerli. Tüm enerjini ve zamanını küçük şeylere harcarsan senin için asıl önemli olan şeylere zamanın kalmayacak. Onlara zaman ayırmadığındaysa hep pişmanlık duyan yorgun, stresli ve mutsuz bir insan olacaksın.

Evrenin ruhuna dönüş

“Peki yürekler, insanlara düşlerinin peşinden gitmek zorunda olduklarını neden söylemiyorlar?” diye sordu delikanlı, Simyacı’ya.

“Çünkü bu durumda en çok, yürek acı çeker. Ve yürekler acı çekmekten hoşlanmazlar.”

Delikanlı o gün yüreğini dinledi. Ondan, kendisini asla terk etmemesini istedi. Ondan, düşlerinden uzaklaşacak olursa göğsünde sıkışmasını ve kendisini uyarmasını, uyarı işareti vermesini istedi. Ve bu işareti ne zaman duyarsa ona dikkat edeceğine yemin etti.

Delikanlı o gece bu konuların hepsini Simyacı’yla konuştu. Ve Simyacı, delikanlının yüreğinin Evrenin Ruhu’na geri dönmüş olduğunu anladı.

“Şimdi ne yapmalıyım?” diye sordu delikanlı.

“Piramitler yönünde yürümeye devam et,” dedi Simyacı. “Ve işaretlere dikkat et. Yüreğin artık sana hazineyi gösterebilecek durumda.”

“Yoksa benim henüz bilmediğim bu mu?”

“Hayır. Senin henüz bilmediğin şudur,” dedi Simyacı: “Evrenin Ruhu, bir düşü gerçekleştirmeden önce yol boyunca öğrenilen her şeye değer biçer. Bize karşı kötü duygular beslediği için böyle davranmaz. Düşümüzü gerçekleştirmemizin yanı sıra, ona doğru ilerlerken aldığımız dersleri de iyice öğrenmemizi ister. Ama insanların çoğunluğu, işte bu anda vazgeçerler. Çölün dilinde biz bu durumu şöyle tanımlarız: Vahanın palmiyeleri ufukta görünmüşken susuzluktan ölmek!

Araştırma her zaman acemi talihiyle başlar. Ve her zaman fatihin sınavıyla sona erer.

Delikanlı ülkesinde söylenen eski bir atasözünü anımsadı: En karanlık an, şafak sökmeden önceki andır!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen adınızı buraya girin